29 Aralık 2020 Salı

HEY GİDİ KOCA ÇINAR.


Bugün Sümerpark'ta yürüyüş yaparken eski bir dosta rastladım. Yardım sandığının arkasındaki tek katlı memur lojmanlarının misafirhaneden tarafına yakın ilk lojmanın bahçesinde yaşardı. Tanışıklığımız bundan elli beş yıl kadar önceye dayanır. Postaneye, yardım sandığına, Kaptan amcaya gazete almaya giderken önünden geçerdim. O zamanlar güçlüydü, heybetliydi. Bana tepeden bakardı...

Şimdi ise perişan halde ölümü bekler gibi...
Önce insanların sonra böceklerin hücumuna uğrayıp, çürüyen bedeninden uzayan  incecik kollarıyla hayata tutunmaya çalışıyordu. Bir zamanlar on beş, yirmi metreyi bulan dev gövdesi kırk santim kadar kalmıştı. Fabrika kapandıktan sonra ne saldırılar gördü, kaç balta yedi kim bilir?  

Oysa o seksen yaşlarında koca bir Çınar'dı, çok zulüm görmese kolay, kolay bu hallere düşmezdi. Yer yüzünde iki bin beş yüz yaşında soydaşları yaşarken bir Çınar için seksen yaş nedir ki?

Hava kararırken, yolu fazla uzatmadan kestirmeden geçivereyim demiştim. Eski dostum birden karşıma çıktı. Onu öyle ölümü bekler gibi görünce eski günler, gözümde canlandı. Akşam, akşam hüzünlendirdi beni...  İlhan Öden







9 Aralık 2020 Çarşamba

SANAYİ MUSİKİSİNİN ORKESTRASI

ESKİ DOKUMA SALONU

Atatürk'ün fabrikamızı açış töreninden bahsederken, Atatürk salona girince fabrika müdürümüz Fazlı Turga'nın el işaretiyle hazırda bekleyen dokumacıların aynı anda bütün tezgâhları çalıştırmasıyla ortaya çıkan gök gürültüsü gibi sese, Atatürk'ün  "İşte bu sanayinin musikisi" yanıtı hep anlatılır. Bugün sizlere işte bu musikiyi oluşturan orkestrayı kısaca anlatmak istiyorum. 

 Bu salonda 950 dokuma tezgâhı vardı. Günde 24 saat, haftada 6 gün durmaksızın çalışırlardı. Hepsi aynı anda çalıştığında müthiş bir gürültü oluşurdu. Bu ses herhangi bir değerle ölçülemeyecek kadar şiddetliydi. Salonda çalışanları yutar ses ile sessizliği ayırt edemeyecek kadar içine çekerdi.

 Makinalar çalışırken ipliklerin kopmaması için ortam 40 dereceye ısıtılır, nemlendirilirdi. Bu salonda çalışanlar için dışarıdaki hava durumu, mevsimler ve gece-gündüz kavramlarının anlamı yoktu.

 Ne tepedeki fıskiyelerden havaya püsküren su zerrecikleri, ne sıcaklık, ne gürültü, ne de yeraltından salona yayılan yüksek gerilimli elektrik kablolarının oluşturduğu manyetik alan, salondaki üretim yarışını durdurmaya yeterdi.

 Yüzlerce işçi daha çok üretmek, dolayısıyla daha fazla kazanmak için bazen yemeğini bile salonda yiyerek bu sonsuz yarışı sürdürürdü.

 Bu salonda kazanılan ekmek parasının her kuruşu helal, akıtılan alın terinin her damlası zemzem suyu kadar kutsal ve temizdi.

Belgeler, kayıtlar fabrikaya ilk girişte dokumada başlayıp fırsatını bulup başka kısımlara geçenleri, zor şartlara dayanamayıp çıkış yapanları yazıyor, gösteriyor. 

Bende bu salonda birkaç yıl çalıştım. Rahmetli babam 33 yıl çalışmış. Bizden önceki nesil usta, dokumacı ve masuracıların çoğu çalışma hayatlarının hemen hepsini bu salonda geçirmiş. Bu vesileyle aramızdan ayrılan postabaşı, komple, ekip ve ayar ustası, dokumacı, masuracı, revizyoncu, çözgücü, nakliyeci, silici, patlakçı, yağcı tüm dokuma çalışanı vefat etmiş büyüklerimizi saygıyla yâd edelim. Yattıkları yerler nur, mekânları cennet olsun...  Sevgiyle kalın. İlhan Öden

 


9 Kasım 2020 Pazartesi

BİR GÖÇMEN ÇOCUK GÖZÜYLE SÜMERBANK.

   
Babaannem, babam ve halalarım, hepsi Sümerbank'lı, iki halamın fabrika şeref defterinde takdirnameleri var.

Babam ve ailesi; Bulgaristan’ın Stara Zagora (Eski Zağra), annem ve ailesi Yunanistan’ın Kos adasından (İstanköy) 1940 yıllarında gizlice, sınırı geçip mülteci olarak Türkiye kaçmışlar.

  Çeşitli olaylar, sıkıntılar yaşadıktan sonra Nazilli’ye gelip Sümerbank Basma fabrikasına sığınmışlar. Fabrika onlara kucak açmış, iş vermiş, lojman vermiş, yetmemiş, karyola, yatak, battaniye gibi eşyalar vermiş. Sadece benim ailem değil tabi ki. O yıllarda Nazilli’ye balkanlardan ve 12 adalardan yüzlerce göçmen aile gelmiş. Öyle ki lojmanlar zor durumdaki göçmenleri barındırmaya yetmemiş.

 Fabrika "Basmamı basar satarım, kazancıma bakarım” dememiş. İmkânlarını seferber etmiş kısa zamanda göçmenleri barındırmaya yetecek sayıda bugünün prefabrik yapılarına benzeyen, “Baraka” olarak isimlendirdiğimiz lojmanları yapmış.

 Göçmenler, iyi giyinen, o zamanki Aşağı Nazilli halkına göre daha eğitimli daha bilgi ve görgülü, bazıları 2-3 lisan bilen modern insanlarmış. Geldikleri dönemlerde yerli halk tarafından “Yarım gâvur” diye isimlendirilip, dışlanmışlar. 

 Onlar dışladıkça, Sümerbank daha sıkı sarılmış. Meslek sahibi göçmenler fabrikada önemli görevler almışlar, atölyelerde usta olmuşlar, sanatlarını, yeteneklerini en iyi şekilde Sümerbank için kullanmışlar. Zaman içinde saygı duyulan önemli kişiler olmuşlar. 

Sümerbank çalışanlarına, iş vermiş, aş vermiş, bugün sahip oldukları her şeyi vermiş. Göçmenlere de yattık yerden maaş ve çadır yerine, "onurlu bir yaşam" vermiş. 

  Neden Sümerbank’ı bu kadar seviyorsunuz?
 Neden bu kadar önemsiyorsunuz?

 Bu soruların cevabı işte yukarıda yazdıklarımda gizli… 
 Biz, Atatürk'e, Cumhuriyete, Sümerbank’a herkesten daha çok şey borçluyuz. Ödemeye çalışıyoruz. İlhan ÖDEN

3 Kasım 2020 Salı

BİR PROFESYONEL FUTBOLCUNUN GÖZÜYLE NAZİLLİ SÜMERBANK VE SÜMERSPOR.


    1950-55 yılları Nazilli Sümerspor ile maçımız var, fabrikanın önüne geldik devasa bir kapı, iki tarafında üniformalı muhafızlar. Büyük kapıdan içeri girerken tam karşımızda bir Atatürk büstü var. Gür kaşları çatık, bize bakıyor. İster istemez etkileniyor, yürüyüşümüz değişiyor, kıyafetlerimize hafiften çeki düzen veriyoruz.

    Fabrika futbol sahası iki yüz metre kadar içeride. Biraz yürüyeceğiz... Önümüzde adeta cam gibi düzgün beton bir yol. Böylesi büyük şehirlerde bile yok. Karşıda bir hastane, şaşırıyoruz. Gürültüyle çalışan makinelerin arasından geçeceğimizi zannederken, kendimizi her tarafı güller, çiçekler, yemyeşil yaban mersinleri ve büyük çam ağaçları arasında adeta minik bir cennette buluyoruz.

    Kafamız karışıyor. Sol tarafta büyük bir salon, acaba içeride neler var? Derken önümüze bir yazlık sinema çıkıyor. Biraz içeri giriyoruz, bir paten pisti yolumuzu kesiyor, sağ tarafa bakıyorum bir tenis kortu, basketbol, voleybol sahaları, hepsinin zemini kırmızı topraktan…  İleride Amerikan bar gibi bir yer var. Önünde masatenisi, bilardo, langırt masaları... Pikapta bir Zeki Müren şarkısı, yan tarafta şık bayanlar oturmuş, ortası kadın heykelli havuza karşı kahvelerini içiyorlar. İlerde bir Aslan başı var ağzından havuza su akıtıyor... 

    Maç yapmaya gelirken "Türkiye'nin en iyi zeminli futbol sahasında top oynayacağımızı biliyordum ama daha sahaya varmadan, kafamda buranın her köşesinin çok farklı ve benzersiz olduğu fikri oluştu. Yürüyoruz, karşıdaki istasyona üç vagonlu yeşil bir tren yanaşıyor. Saat on dört kırk beş… Trenden inen telaşlı kişiler işe yetişmek için hızlı adımlarla fabrikanın olduğu yöne doğru yürüyorlar, bazıları sol tarafta zincirle basitçe kapatılmış stadyum kapısından içeri giriyorlar. Sanırım, şehirden maçı izlemeye gelenler.

    Elimizde spor çantalarıyla içeri giriyoruz. Sümerspor'lu yöneticiler kapıya yakın kalenin arkasında bizi karşılıyorlar. Samimi ve güler yüzlü bir karşılama. Sonuçta bir dostluk maçı oynanacak... Saha kenarında büyük okaliptüs ağaçlarının gölgesinde, yine okaliptüs ağaçlarının sağlam kerestelerinden yapılma basit bir tahta tribün var. Stadyumda hiç boş yer yok, tribünün arkası bile tamamen dolmuş. Futbol alanı ile seyirciler arasında bir engel yok, önlerinden geçerek soyunma odalarının olduğu spor salonuna doğru yürüyoruz. Bizi alkışlayıp, sevgi gösterilerinde bulunuyorlar. Bazıları da "sizi yeneceğiz" gibi esprili laflar atıyorlar. Bir kaç delikanlı seyircilere fabrikanın gazoz imalathanesinde şişelere basılan gazozlardan satıyor. "Maç başlayınca bize bu şişelerden atarlar mı?" gibi bir korku aklımızın kenarından bile geçmiyor. 

    Spor salonun tüm duvarlarına Nazilli Sümerspor'un çeşitli müsabaka ve şampiyonalarda kazandığı kupalarla dolu vitrinler sıralanmış. "Bu kadar kupa bizim kulüpte bile yok" diyorum içimden. Soyunma odasının arkasındaki banyoda devasa bir termosifon var fabrikanın atık ağaç takozlarıyla yakılmış gürül gürül yanıyor. Belli ki bizi adam akıllı terletecekler. 

    Soyunduk, maçtan önce zemini kontrol etmek için dışarı çıktık. Futbol sahasının içinde bir itfaiye aracı su püskürterek fırıl fırıl dönüyor. Her yer çamur olacak diye ödümüz kopuyor. Meğer burada maçtan önce toz olmasın diye mutlaka sahayı sularlarmış. Futbol sahasının zemini geçirgen olarak yapıldığından asla çamur olmazmış. Bunu öğrenince seviniyoruz.

    Artık maç başlayacak yavaş yavaş, seremoniye hazırlanıyoruz. Sümerspor'lu sporcular  Lacivert, Beyaz formalarını giymişler. Formaları yeni, ayakkabıları boyalı… Sahaya çıkmak için birlikte sıra oluyoruz, sporcularla ara sıra göz göze geliyoruz hepsi canavar gibi belli ki idmanlılar, kolay maç olmayacak. Hakemler geliyor, koşarak sahaya çıkıyoruz. Dizilip seyircileri selamlıyoruz. O da ne? Fabrika bandosu İstiklal marşını çalıyor. Seyirciler hep birlikte istiklal marşını söylemeye başlıyor. Bizde onlara eşlik ediyoruz...

    Rakip en az bizim kadar güçlü seyirci ve maç boyunca susmayan bandonun desteğiyle maça asılıyorlar. Biz gol attıkça onlar karşılık veriyorlar. Maçta sertlik yok centilmence bir mücadele oluyor. İlk devreyi tamamladık.

    Devre arası itfaiye yine sahayı sulamaya başladı, bando da saha kenarında çalıp, seyircileri coşturmaya devam ediyor. Bize çay ve serin su ikram ettiler, meğer fabrikanın bir de buzhanesi varmış. Suları, satılan gazozları o buzlarla soğutuyorlarmış. 

    Biz ilk yarıda giydiğimiz terli formalarla, ikinci yarı için sahaya çıktık, Sümerspor'lu futbolculara yeni forma giydirmişler. Kıskanmadık desem yalan olur. Neyse ikinci yarı başladı rakip yine aynı disiplinle mücadele ediyor. Gözüme batan iki, üç genç oyuncu var ki onların ayarında oyuncu bizim takımda bile yok.

    Maç yine karşılıklı pozisyonlarla dengeli bir şekilde devam ediyor. Artık son dakikalar yaklaştı. Sümerspor tek farkla önde... Maç böyle bitecek diye düşünürken tartışmalı bir penaltı oldu. Gole çevirdik. Maç berabere bitti. Burada hakemler centilmenlik gereği, misafir takımlara biraz esneklik yaparlarmış.

    Sonuçtan iki takım da memnun bir şekilde ve seyircilerin alkışları arasında soyunma odasına gittik. Banyodaki dev termosifonun gövdesi kor gibi kıpkırmızı olmuş. İki takım değil, dört takım daha gelip yıkansa yetecek kadar sıcak su var.

    Duşumuzu aldık, giyindik bizi fabrikanın tabldotuna götürdüler, Sümerspor'lu yöneticiler ve sporcularla birlikte bir yemek yedik. Yemekleri fabrikanın aşçıları yapıyormuş, Menü de, mercimek çorbası, dalyan köfte ve künarlı, kuş üzümlü pilav var. Daha önce dalyan köfte hiç yememiştim, tadı damağımda kaldı.

    Sonra fabrikanın bahçesine geçtik, fabrikanın orkestrası, alçak beton bir sahnede caz parçaları çalıyordu. Dikkatimi çekti gündüz bizimle maç yapan Sümerspor'lu sporculardan biri orkestrada piyano çalıyordu, çok şaşırdım.

    Yöneticiler ve Sümerspor’lu sporcularla sohbet ettik. Fabrikada hafif işlerde çalıştıklarını, ortamdan ve ücretlerinden memnun olduklarını söylediler. Biz de çoğu profesyonel kulüpte böyle bir ortamın olmadığından bahsettik. Çay, kahve ve dondurma ikram ettiler. Gecenin sonunda terli formalarımızı, havlu ve çoraplarımızı yıkanmak üzere fabrika çamaşırhanesine bıraktık. Bizi fabrikanın karşısındaki misafirhaneye götürdüler. Demir somyalı, bembeyaz nevresimleri olan iki yataklı küçük odalara dağılıp yattık. Nazilli'ye gelirken hiç düşünmediğimiz, bir Avrupa ülkesinde bile göremeyeceğimiz şekilde ağırlanmıştık.

    Ertesi sabah fabrika müdürü takımımızı makamında kabul etti, bizleri onurlandıran  bir konuşma yapıp teşekkür etti. Müdür Bey’e memnuniyetimizi belirtik. Misafirperverlikleri için teşekkür ettik. Bize yine fabrika lokalinde kahvaltı ikram ettiler. Çamaşırhanede yıkanıp ütülenmiş malzemelerimizi teslim aldık.

    Otobüsümüze doğru ilerlerken, kafamızda getirdiğimiz "Küçük kasaba " imajından eser kalmamıştı. Nazilli'de beklemediğimiz kadar iyi ağırlanmış, beklemediğimiz kadar güçlü ve büyük bir kulüple maç yapmıştık. Daha sonra o gün bize karşı oynayan oyunculardan birkaçı Beşiktaş, Galatasaray, Altay, Göztepe, Fenerbahçe gibi büyük profesyonel takımlara transfer olup milli takım seviyesine kadar yükseldiler.

    Nazilli'den böyle olumlu izlenimlerle ayrılırken; Burada yaşadıklarımı başka birinden duysaydım kesinlikle inanmazdım. Anadolu'nun  ortasında bir Fabrika'nın neleri değiştirebileceğini görerek ve yaşayarak öğrenmiş oldum.

Not: Yukarıdaki yazımı, Sümerspor'lu sporcu ağabeylerimden, Sümerbank'lı büyüklerimden ve ailemden öğrendiklerimin üzerine, gözlemlerimden edindiğim izlenimleri ekleyerek yazdım. 

İlhan Öden  
Nazilli Sümerbanklılar derneği kurucu başkanı

22 Temmuz 2020 Çarşamba

ALMANLARIN SÜMERBANK MERAKI

Bu ay blok sayfamı Sümerbank'ın çalışma prensiplerini anlatan güzel bir örneğe ayırdım. 

31 Mayıs 2020 Pazar

ÇÖPÇÜLER...



Küçükken,büyüyünce ne olacaksın? Diye sorduklarında "Çöpçü" olacağım derdim. İkide bir sorarlar. Ben çöpçü olacağım dedikçe , hoşlarına gider kahkahalarla gülerlerdi. Onlar öylesine söylediğimi zannediyorlardı ama ben gerçekten kafaya koymuştum çöpçü olmayı... 

Bu kararı verdiğimde 5 yaşlarındaydım. Lojmanlarda oturuyorduk. Arka sıra apartmanların kanala bakan tarafında sıra halinde dikilmiş büyük dut ağaçları vardı. Sokakları süpüren çöpçüler mola verdiklerinde o dut ağaçlarının gölgesine uzanır,sigara içer,sohbet ederlerdi.

Ya çok sık mola veriyorlardı ya da molaları çok uzun sürüyordu ki. Bende böyle bir izlenim bırakmışlar... 
O zaman kesin karar vermiştim. Çöpçü olacaktım. Biraz çalışıp sonra akşama kadar dut ağaçlarının altında yatacaktım.

Maalesef şartlar hayalimdeki mesleği yapmamı engelledi. 
Çöpçü olamadım,dut ağaçlarının altında doya doya yatamadım... 

İşte böyle...
Keşke lojmanlar yıkılmasa, ağaçları kesilmeseydi.Belki arada bir yine dutların altına oturup, gözlerimizi kapatıp, o mutlu,kaygısız çocukluk günlerimize kadar uzana bilirdik. 
Sevgiyle kalın. İlhan Öden.

6 Mayıs 2020 Çarşamba

BENİM BABAM FABRİKATÖR.



Ailemin hemen hepsi Nazilli Sümerbank’ta çalıştı. Ben de lojmanlarda doğdum; çocukluğum, gençliğim, hayatımın en güzel günleri oralarda geçti. Fabrikanın sunduğu tüm imkânlardan faydalandım. Sonra çalışma hayatı derken ömrümün neredeyse tamamı fabrikanın içinde ya da çevresinde geçti.

Öylesine benimsemiş, öylesine sahiplenmiştim ki, söz fabrikadan açıldığında farkında olmadan “bizim fabrika” demeye başlamıştım. Evde konuşurken de aynı ifadeyi kullanıyordum.
Gerçi hâlâ da öyleyim ya…

Sabah giyinip kuşanıp işe gider, iş çıkışı duşumuzu alır, pırıl pırıl tertemiz eve dönerdik. Yirmi dört saat sınırsız sıcak su vardı; bazen günde iki kez bile yıkandığımız olurdu.Hal böyle olunca, ilkokul birinci sınıfa giden oğlum fabrikayı gerçekten bizim sanmaya başlamış.

Bir gün öğretmeni sınıftaki çocuklara sırayla babalarının ne iş yaptığını soruyormuş. Sıra bizim oğlana gelince, ne bilsin çocuk, gururla: “Benim babam fabrikatör” demiş.

Öğretmeni Emine Baştürk’tü; bizim gibi Sümerbank lojmanlarında büyümüş ablalarımızdandı.  Ailemizi de yakından tanır, kim olduğumuzu gayet iyi bilirdi.

Biraz gülmüşler…

Sonra olay bizim kulağımıza da geldi. Biz de güldük. Aklımıza geldikçe hâlâ gülüyoruz.
Eminim Sümerbank çalışanlarının çoğu da benim gibidir.  
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN


26 Nisan 2020 Pazar

BİZDE G*TE, G*T DERLER...




1970–1971 öğretim yılının son günleriydi. Okulumuzun inşaatı henüz tamamlanmadığı için Sümer İlkokulu ile aynı binayı paylaşıyorduk. Sabahları ilkokul öğrencileri, öğleden sonraları ise Sümer Ortaokulu öğrencileri aynı sınıflarda ders yapıyordu.

Öğretmenlerimiz yazılı sınavları bitirmişti. Dersleri zayıf olan arkadaşlarımıza son bir şans vermek için “kurtarma sözlüleri” yapıyorlardı. Biz Orta 2. sınıftaydık. Dersimiz fen bilgisi… Öğretmenimiz ise aynı zamanda sınıf öğretmenimiz olan Ayfer Yüzbaşıoğlu’ydu. O yıl okulumuza yeni başlamış, genç ve idealist bir öğretmendi.

Ayfer Hanım, fen bilgisi zayıf olan arkadaşlarımızdan İsmail Eksen’i sözlüye kaldırdı.

— “Tavuğun sindirim sistemini çiz, organların isimlerini de yaz,” dedi.

İsmail’in gözleri bir anda parladı. Belli ki soru çalıştığı yerden gelmişti. Hiç tereddüt etmeden tebeşiri eline aldı. Bir çırpıda tavuğun sindirim sistemini tahtaya çizdi.

Gagadan başlayarak ince çizgili oklarla organların isimlerini yazmaya başladı:
Yemek borusu… taşlık… bağırsaklar…

Her şey tamam gibiydi. Noktayı koyacak, işi bitirecekti ama son organın adı olan “anüs” bir türlü aklına gelmiyordu.

Gözleri yalvarırcasına ön sıradaki arkadaşlarımızı taradı. Ama Ayfer Hanım öğretmen masasında oturduğu için kimse yardım edemiyordu.

Alnında boncuk boncuk terler birikti. Bekledi… düşündü…
Yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmişti ama tam sınıfı geçecekken anüste takılıp kalmıştı.

Hocamız makul bir süre bekledi. Sonra İsmail’le göz göze geldiler.

— “Hadi oğlum,” dedi Ayfer Hanım.

İsmail, “ya battık ya çıktık” hesabı son darbeyi indirdi.
İnce bir çizgi çekti, ucuna bir ok yaptı ve organın adını herkesin günlük hayatta söylediği gibi yazdı:

GÖT

Bir anlık sessizlik oldu.
Herkes şaşkınlıkla birbirine baktı.

Önce birkaç kıkırdama…
Sonra sınıf bir anda patladı!

Ayfer Hanım dahil herkes gülmekten yerlere yatıyordu.
İsmail utanmış, kıpkırmızı olmuştu ama öğretmenimiz tam not verdi.
İsmail Eksen fen bilgisi dersinden sınıfı geçti.

Bu da bizde güzel bir okul anısı olarak kaldı. İLHAN ÖDEN



23 Nisan 2020 Perşembe

MAKARAM "KARA" BAĞLAR...

EREĞLİ SÜMERBANK İMALATI MAKARALAR

Makaralar beni çocukluk günlerime götürdü...
Biz "Şeytan uçurtması ya da kıvırtma" derdik. Şimdiki çocuklar bilmez. Defterimizin ortasından iki yaprak koparır,hemencecik yapı verirdik. Basit bir şeydi ama çok güzel uçardı. Güzel uçması için de kaldırabileceği ince hafif iplikler isterdi. Bizde annemizin dikiş kutusundaki bu makaraların birinden biraz iplik alır uçurtmamıza bağlardık. İşimiz bitse de artık o iplikler geri gelmez, telef olur giderdi. Annelerimizden bu yüzden çok azar işitirdik ama yine de yapacağımızdan geri kalmazdık.


Şeytan Uçurtması
Hele durun bakalım! Makaralarla işimiz daha bitmedi...
Gözlerimiz hep annelerimizin dikiş kutularındaki makaraların üzerindeydi. Kargıdan araba yapmak için boşalmalarını dört gözle beklerdik. O zamanlar oyuncaklarımızı  hep kendimiz yapardık. Neler yaptığımızı da başka bir yazımda anlatırım. Biz kargıdan arabamıza geri dönelim.

Bu makaraların birde daha küçükleri vardı. Bulursak onlardan iki tane,bulamazsak, bunları tam ortadan keser arabamıza tekerlek yapardık. Ortasına ince bir mil,kalınca bir kargıdan şase,telden bükme yuvarlak direksiyon,yandan da bir vites kolu taktık mı işlem tamamdı.


Az kalsın unutuyordum.Havalı olsun diye 
bir de bayrak takardık. O zamanlar bisikletlere takılan üçgen bayraklar vardı. O bayraklardan bulmaya çalışırdık,bulamazsak milli bayramlarda sınıflarımızı süslediğimiz kağıt bayraklardan mutlaka bulur, anten gibi uzattığımız telin ucuna  takardık.

O zaman annemiz Fabrika fırına, yardım sandığına ,gazeteciye,manav Cemal amcaya gönderse bile, gitmek hiç zor gelmezdi. Kargıdan arabamıza atlar Sümerbank lojmanlarının düzgün beton yollarında,mahsusçuktan değiştirdiğimiz her vitese,her ara gazına, ağzımızla uygun motor sesi gibi sesler çıkararak, bayrağımızı dalgalandıra dalgalandıra giderdik...


İşte böyle... Makara beni,belki sizi de alıp, 50 sene öncesine kadar götürdü...


"Makaram sarı bağlar,kız söyler gelin ağlar" 
diye  bir türkü vardı,bilirsiniz. O türküdeki gelin hala ağlıyor mu bilmem ama biz Sümerbank çocuklarının göz yaşları dinmiyor, kolay kolay dineceğe de benzemiyor...  Muhabbetle kalın.  İlhan Öden

19 Nisan 2020 Pazar

BİLİN İSTEDİM...

BİLİN İSTEDİM
Bu arkadaşın adı Hristodoulos Onguras 1941 yılında Yunanistanın Samos (Sisam) adasından Nazilli Basma fabrikasında çalışmaya gelmiş.

Bunun gibi kadın-erkek-çocuk çok sayıda farklı ülkelerden gelen başka yabancı işçiler de var. Şimdi bırakın elin yabancısının Nazilli'ye gelip çalışmasını, Nazilli'nin gençleri bile çalışmak için başka şehirlere gidiyor.

Hristodoulos Onguras 'ın fabrika sicil kaydı.

3 Nisan 2020 Cuma

MASKE'den SÜMERBANK'a



Fotoğraftaki ürün Sümerbank üretimi Polis kıyafetidir. 1990 ve öncesinde devlet kurumlarının,ordunun,belediyelerin,memurların bu gibi tüm ihtiyaçları devlet adına Sümerbank tarafından üretiliyordu."Devlet ihtiyaçlarını kendi belirlediği fiyattan ve kaliteden kendi fabrikalarından alıyordu" ihale yok,aracı yok,hile yok,tüm yurtta herkese aynı fiyattan satılıyordu.


Fabrikalar kapatılıp üretim durduruldu. Bu gibi ürünlerin ihaleleri özel şirketlere verildi. Şimdi bu işlerden kimler,ne kazanıyor,devlet karlı mı? Zararlı mı çıktı? O konulara hiç girmek istemiyorum.

Lafı şuraya getireceğim;
Bugün Sümerbank fabrikaları açık olsaydı bulmakta sıkıntı çektiğimiz,en kaliteli ve en ucuz tıbbi maskeleri ve diğer ihtiyaç maddelerini üretir.Hem ülkemizin hem de dünyanın ihtiyacını karşılardı. Biz de "Talep arttı,fiyatı 10 katına çıkarıyorlar" diye fırsatçılardan şikayet etmezdik. İlhan Öden

27 Ocak 2020 Pazartesi

Babamla sohbet...

Rahmetli babam Nazilli basma fabrikasında dokuma ustasıydı. İşini seven ve kendini geliştirmeye çalışan biriydi. Çalıştığı yıllarda Northrop dokuma tezgahlarının batarya ve roper cihazları üzerinde yaptığı değişikliklerle,üretime katkı sağladığı için iki kere ikramiye ile ödüllendirilmişti.

Aile toplantılarında bile fabrikadaki çalışmalarından, o gün yaşanan olaylardan ve tezgah arızalarından konuşur,çözümler konusunda arkadaşlarıyla fikir alışverişlerinde bulunurlardı. Günlük yaşantılarının her diliminin merkezinde fabrika ve dokuma salonu vardı.Yaş haddinden zorunlu emekli edilinceye kadar, tam 33 yıl Nazilli Sümerbank'a hizmet etti.
Askerlik dönüşü Dokuma makina bakımda işe başladığımda birkaç yıl bende babamın çalıştığı Northrop dokuma tezgahlarının tamir ve bakımında çalıştım. Beraber olduğumuzda ne yapar eder sözü hep dokuma salonuna,dokuma tezgahlarına getirir,eski günlerde yaşadıklarından bahseder, sohbet ederdik. Bana tezgah arızalarıyla ilgili bildiklerini,deneyimlerini adeta o anları tekrar yaşar gibi heyecanla anlatırdı...

1985-86 yıllarında Northrop tezgahlar üretimden kaldırılıp yerine  Dornier dokuma tezgahları getirildi. Artık yeni tezgahlarda çalışmaya başlamıştık. Babamla dokuma salonu sohbetlerimiz devam ediyordu ama şekli değişmişti. Artık  eski tezgahlar ile yeni tezgahlar arasındaki benzerlikleri ya da  farklılıkları konuşuyorduk.
 Eskiden o anlatıyor,ben dinliyordum,artık ben anlatıyordum o merakla dinliyordu.
Yeni tezgahlarda teknolojik bakımdan eski tezgahlara göre önemli değişiklikler vardı. Her gidişimde bir yolunu bulup sözü yine dokuma tezgahlarına getiriyor, sorular sorup yeni tezgahlardaki teknolojik gelişmeleri öğrenmeye anlamaya çalışıyordu.
Eski tezgahlarda friksiyon dişlisi, yeni tezgahlarda kavrama sistemi var diye başlar, kavrama sisteminin,friksiyon dişlisine göre üstünlüklerinden bahseder,atkı ipliği koptuğunda mekiğin yuvada kaldığını,çözgü ipliği koptuğunda tezgahın iplik geçirme pozisyonunda durduğunu anlatırdım. Hayretle dinlerdi.
Başka bir gün atkı çatalını sorar, masuranın üzerinde metalden yüzük olduğunu,atkı ipi azalınca elektrikli sistemin bu yüzük vasıtasıyla devreyi tamamlayıp masura değiştirdiğini anlatırdım.

Bu gelişmeleri anlattıkça sanki hala çalışıyormuş da işi kolaylaşmış gibi mutlu olurdu.

Ara sıra futboldan,siyasetten bahsetsek de...
Babamı en mutlu eden sohbetler bunlardı. Bende onu mutlu etmek için bıkmadan, sıkılmadan  anlatırdım.
Sağlık durumu izin verse kesinlikle yeni tezgahları görmeye giderdi. 

Mesleğini seven,işini gerektiği gibi yapmaya çalışan ve bunun için yarışan örnek bir nesil... 
Bir daha asla o salonda çalışamayacağını bildiği halde hala öğrenme çabasındaki bir nesil...

Nazilli Basma fabrikası 20 Mayıs 2002 tarihinde kapatıldı.
Babam fabrika kapatıldıktan 15 gün sonra,6 Haziran 2002 tarihinde vefat etti...
Sanırım artık konuşulacak bir şey kalmamıştı... İlhan ÖDEN