30 Mart 2026 Pazartesi
ANKARA TAVA
29 Mart 2026 Pazar
BUNU SEN YAZMAMIŞSIN !
1970-71 öğretim yılıydı. Sümer Ortaokulu ikinci sınıftaydım. Okulumuz henüz mezun vermemişti. Öğretmen kadrosu yeni, yeni oluşturuluyordu, 5-6 kadrolu öğretmenimiz vardı, bazı derslerimize başka okulların öğretmenleri giriyordu. O zamanlar okullarda Türkçe dersine ek olarak "Dil bilgisi" dersi de okutulurdu. Dil bilgisi dersine de, Türkçe öğretmenimiz girerdi. Türkçe öğretmenimiz o yıl okulumuza atanmış, genç bir öğretmendi. İlk dönemin ortalarına doğru öğretmenimiz, istediğimiz konuyu seçerek kompozisyon yazabileceğimiz bir yıllık ödevi verdi. O zamanlar yıllık ödev yazılı sınav gibi ders ortalamasını etkiliyordu. Bende çok emek verip, öğretmenimin dikkatini çekecek, evimizde kafeste beslediğimiz iki saka kuşunu anlatan güzel bir ödev hazırlamıştım... Kuşlarımızın kafes kapısı sürekli açıktı, içine yemini, sularını koyardık, istedikleri zaman çıkıp dolaşıp, acıktıklarında ya da akşam saatlerinde kafeslerine dönerlerdi. Herhangi bir eğitim yoktu. Kafesin kapısını iyi kapatmadığımız bir gün kaçıp, dönmüşlerdi. Biz de o günden sonra kafesin kapısını hiç kapatmamıştık. Saka kuşlarında görülen alışılmadık bir durumdu. Bunu biraz süsleyip, hikayeye dönüştürmüştüm. Gururla öğretmenimize verdim... Bir sonraki derste, ondan övgü beklerken,hiç beklemediğim bir şey yaptı. Sınıfta herkesin içinde bana...
Güzel şeyler yazabilmek için kaç yaşında olmalıydım?
— "Ben yazdım öğretmenim" dedim. — "Yalan Söyleme!" dedi. Yazdığımı ona nasıl ispat edebilirdim? Bilemedim... Sınıfta ağladım. Herkes beni yalan söyleyip, yakalandığım için ağlıyor zannetti... Daha çok ağladım...
O gün, beni inciten sözler, farkında olmadan hayatım boyunca sürecek "iyi yazabileceğimi, ispatlama ve rahmetli annemin bana güvenini boşa çıkartmama" çabasının başlangıcı oldu. Geçen gün emekli öğretmen Ali Baykal arkadaşım bir yazımın atına, "Bildiğim kadarıyla sen meslek lisesi mezunusun ama güzel yazılar yazıyorsun." benzeri bir yorum yazmış. Okuyunca bunları yazma ihtiyacı hissettim. Bizim dönemimizde meslek liselerinde Edebiyat dersi vardı. Sadece mantık, felsefe gibi dersler yerine meslek dersleri görüyorduk. Bir şeyler, yazma hikayem işte böyle başladı. Öğretmenimin şüpheyle baktığı kelimeler, yıllar sonra sizlerin gönüllü ve beğenerek okuduğunuz yazılara dönüştü. Yaklaşık onbeş yıldır gerek blog sayfamda, gerek sosyal medyada yazıyorum. Yazdıklarımı okuyan, paylaşan arkadaşlarım var. Sayenizde tanımadığım insanlara kadar ulaşıyor.
27 Mart 2026 Cuma
TEVFİK ULU (iz bırakanlar)
"Camgöz Erol, Can abi,Haşkeş Cavit, Arap Ahmet, Kırık Ali, Odun Yusuf, Rüzgar Yalçın,Arap Ali, Nail abi, Hasköylü, Kaktüs Erol, Satış Yılmaz, Kepçe Hüseyin, Hostes Ömer... hepsi gittiler" dedik
25 Mart 2026 Çarşamba
TERZİ ABİDİN (İz bırakanlar)
TERZİ ABİDİN
23 Mart 2026 Pazartesi
SAÇLARINI BAĞLA
18 Mart 2026 Çarşamba
NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR...
Bu görüntüyü yapay zeka ile oluştırdum. Gerçek olması için herşeyimi verirdim.
Telefonlar, mesajlar bir ölçüde işe yarasa da, özlediğimiz bayram mutluluğunu yaşatmıyor.
"Yaşımız ilerledi de ondan mı?" diye düşünüyorum ama çocuklarda da ve gençlerde de "Yüze yansıyan bayram sevinci" göremiyorum.
Oysa çocukluğumuzda böyle miydi? Yeni kıyafetlerimizi,yeni ayakkabılarımızı çoraplarımızı, yatağımızın yanına koyar öyle uyurduk. O zaman "yeni" sözcüğünün anlamı vardı. Yeni şeyleri ancak bayramlarda görürdük.
Artık yeni kavramı önemini yitirdi. Zaten her gün genelde yeni kıyafetler giyiyoruz. Hatırlıyorum, bayram heyecanından ya dudağım uçuklardı ya da gözümde arpacık çıkardı.
Ramazan bayramının ilk, Kurban bayramının ikinci günü öğle yemeği mutlaka Recep dedemlerde yenirdi. Çocukları, eşleri, torunları hepimiz toplanırdık kalabalık olduğumuzdan iki uzun masa kurulurdu.
Rahmetli babaannem (Leyla Ninem) her bayram aynı yemekleri hazırlardı. Et sulu tel şehriye çorbası-etli kuru fasulye-pilav ve salata ya da cacık. Leyla Ninem vejeteryan değildi ama asla kurban eti yemezdi. 20 kişilik, bazen daha fazla sofralar kurulurdu.
Rahmetli Recep dedem sofra duasını okunmadan çatala kaşığa elimizi süremezdik.Yemekten sonra Leyla Ninem harçlıklarımızı dağıtırdı. (Dedemin eli biraz sıkıydı, Ninemin harçlıkları dolgun olurdu) Bu bayram ritüeli 1975 yıllarına kadar devam etti.
Bayram böyle başlayınca haliyle arkası da aynı şekilde devam ederdi. Komşular diğer akrabalar ziyaret edilir eller öpülür harçlıklar toplanırdı. Harçlıkların bir kısmıyla önceden almayı planladığımız şeyleri alırdık artan kısmıyla da ya bakkaldan çikolata, ciklet gibi şeyler alır ya da her bayram kurulan, bayram yerlerine gider, dönme dolaplara ,atlı karıncalara binerdik.
Biraz büyüdüğümüzde bayram yerlerinde kurulan çadırlara ve başka yaramazlıklara paramızı kaptırdığımız da oldu. Köylerden gelenlerle, yerli ahaliden oluşan müthiş kalabalıklar olurdu. Aynı kalabalıkla bayram yeri en az dört gün, eğer hafta sonu birleşirse daha fazla aynı hareketlilikle devam ederdi. Şimdi bayram yeri kuruluyor mu? Onu bile bilmiyorum.
Bayramın gelmesini,bizden ve çocuklardan daha çok bekleyen başka birileri de vardı.
Nazilli esnafları...
Sümerbankta çalıştığımız dönemlerde, asıl bayramı onlar yapardı. Maaşları, bir de üzerine bayram ikramiyesini de aldık mı...
Çarşı Bayram ederdi...
Sümerbank'ın, Sümerbanklının, kıymetini bilemediler ...
Neyse.
Şimdi bu muhabbetlere girip bayram önü canımızı sıkmayalım...
Bu konuyu başka zaman tüm detaylarıyla konuşuruz.
Yazdıklarıma benzer şeyleri sizlerde yaşamışsınızdır. Hepsini yazmaya kalksak roman gibi bir şey olur. Onun için fazla uzatmadan bitireyim.
Artık ben dede oldum, sevgili eşim aramızdan erken ayrıldı. Yaşadığı günlerde yukarıda anlattığım bayram heyecanının benzerlerini evimizde yaşardık.
Rahmetli misafir ağırlamayı çok severdi. Telaş birkaç gün önceden başlar, bayram temizlikleri yapılır, kıyafeter hazırlanır, arife günü de stresi zirve yapardı.
Kabir ziyaretleri, alişveriş derken gece geç saatlere kadar koşuştururdu, o zamanlar ayak altında dolaşmaz, yapabileceğimiz iş varsa yapıp, yardım etmeye çalışırdık.
Eşim için, Ramazan ya da Kurban bayramı olmasının hiç bir önemi yoktu. Mutlaka akşamdan misafirlere ikram etmek için, bir kaç tepsi cevizli ev baklavası, kalbura bastı ya da başka bir tatlı yapar, börekleri, yaprak sarmalarını ve herkese bir parça kızarmış bonfileyi, bayram kahvaltısına mutlaka yetiştirirdi.
Eşim henüz 58 yaşındayken melek olup uçup gitti, çocuklarımız evlendiler, çalışmak için başka şehirlere gittiler.
Artık evimizde bayram sofraları kurulmaz oldu...
Aile büyüklerimizin çoğu da vefat edip aramızdan ayrıldılar, Mekanları Cennet olsun.
Artık ben misafir olarak çocuklarımın yanına gidiyorum, onlarla ve torunlarımla bayram coşkusunu paylaşmaya, yaşamaya çalışıyorum.
Duygularımı yazıp, İçimi döktüm, biraz rahatladım.sizlere de hüznümden bir parça bulaştırdım. Kusuruma bakmayın artık. Hepinize coşkulu bayramlar...
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN
"Yazımda bahsettiğim,dedem,ninem, halalarım,eniştelerimin (Allah başımızdan eksik etmesin) amcam Halil Öden dışında hepsi vefat ettiler hatta torunlardan bile aramızdan ayrılanlar oldu. Bu vesileyle hepsini rahmetle anıyorum."
17 Mart 2026 Salı
AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN, LAFA BAKILMAZ.
SUNAR AKKAN
Sunar beyi 1970’li yıllarda Nazilli’de ilk görev aldığı günlerden hatırlıyorum. O zamanlar ortaokul öğrencisiydim. Fabrika sinemasında ya da bahçede düzenlenen sosyal faaliyetlere ailemle birlikte katıldığımda görürdüm.
Orta boylu, sık gördüğümüz otoriter yöneticilere pek benzemeyen, güler yüzlü, aydın ve bilgili olduğu daha ilk bakışta anlaşılan bir insandı.
Nazilli’de görev yaptığı yıllarda, Nazilli Sümerspor Kulübü’nün faaliyetlerine son verilmesinde, Sunar Bey’in etkili olduğu, hatta kulübün onun özel çabasıyla kapatıldığı konuşulurdu.
Ben de küçük bir Sümerspor hayranı olarak bu söylentileri duydukça bir yandan öfkelenir, bir yandan da böyle centilmen ve aydın birinin bu düşüncede olamayacağı hissiyle, çelişki yaşardım.
Kapatılan Sümerspor kulübü, fabrika dışında “Nazilli Sümerspor Gençlik Kulübü” adıyla yeniden kuruldu. Birkaç yıllık çabanın ardından yine Aydın liglerinde başarılı mücadelesine devam etti.
Benim Nazilli Sümerspor formasıyla sahalara çıkmaya başladığım yıllar da işte bu döneme rastlar.
Üç sezon futbol oynayıp namağlup şampiyonluk yaşadıktan sonra, daha yetenekli olduğumu düşündüğüm voleybola yöneldim. On bir yıl takım kaptanlığı yaptım. Arkadaşlarımla birlikte Sümerspor’la pek çok başarıya imza attık.
Aydın ve bölge şampiyonalarında Nazilli Sümerspor formasını şerefle taşıdık. Peş peşe 12 kez Aydın şampiyonu olduk ve Türkiye Voleybol Federasyonu Kupası’nda yarı finale kadar yükseldik.
Belki de bu başarıların da etkisiyle, yıllar sonra Sümerspor yeniden Nazilli Basma Fabrikası ile resmi bağlarını kurdu ve tekrar “fabrika takımı” hüviyetini kazandı.
İşte bu yıllarda il dışı bir şampiyonaya katılmak için yolumuz Manisa’ya düştü. Böyle turnuvalarda genellikle en yakın Sümerbank tesislerinde konaklardık. Bu nedenle Manisa Mensucat Fabrikası’nın misafiri olduk.
Turnuvalar genellikle çevre illerin şampiyonları arasında tek devreli lig usulüyle oynanır, dört gün kadar sürerdi.
Manisa’da bizi alışık olmadığımız güzel bir sürpriz bekliyordu. Manisa Mensucat’ın genel müdürü Sunar Akkan, bizi makamında kabul edecekti.
Daha önce bazı turnuvalarda Nazilli’de görev yapmış Sümerbanklılarla karşılaşmıştık ama ilk kez bir fabrika müdürü seviyesinde resmi bir kabul gerçekleşecekti.
Tüm sporcular ve yöneticilerle birlikte Sunar Akkan’ın makamına gittik.
Bizi sıcak bir şekilde karşıladı. İkramlarda bulundu. Nazilli fabrikasının kendisinde özel bir yeri olduğunu, Nazilli’de güzel günler yaşadığını ama bazı konularda yanlış anlaşıldığını anlatan samimi bir sohbet yaptı.
Bir saatten fazla yanında kaldık.
Ben de takım kaptanı olarak hem bu kabul için hem de sosyal tesislerde bizi misafir ettikleri için kendisine teşekkür ettim. Bizi tek tek tokalaşarak uğurladı.
Yanından ayrılırken yıllardır içimde büyüyen o çelişki de ortadan kalkmıştı. Çünkü Nazilli’yi ve Sümerspor’u sevmeyen birinin böyle bir yakınlık göstermesi mümkün değildi. Bize böyle bir jest yapma mecburiyeti de yoktu.
Güler yüzünden ve tavırlarından samimiyeti açıkça anlaşılıyordu.
Aradan yıllar geçti.
Sunar Akkan, Sümerbank Genel Müdür Yardımcısı oldu.
O yıllarda Nazilli Basma Fabrikası’nda yeni bir uygulama başlatılmıştı. İşçilerin çalıştıkları bölümlerde bulunan soyunma dolapları ve odaları işletme dışındaki yeni bir binaya taşınmış, binanın çevresi ise insan boyunun iki katı yüksekliğinde kalın kafes tellerle çevrilmişti.
Fabrika yeni haliyle adeta bir “Nazi kampını” andırıyordu.
İşe biraz geç kalan işçiler bekçiler tarafından içeri alınmıyor, mesai içinde acil izin almak zorunda kalanlar banyo yapamadan gitmek zorunda kalıyor, kadın işçiler ise gerektiğinde dolaplarına ulaşamıyordu.
Bu sıkıntı yaklaşık iki yıl sürdü.
Bir gün Sümerbank Genel Müdür Yardımcısı Sunar Akkan’ın Nazilli Basma Fabrikası’na geleceğini duyduk.
Karşılama hazırlıkları yapıldı. Yıllar sonra yeniden Nazilli’ye geldi. Fabrikayı gezdi ve gitti.
Görünürde pek önemli bir gelişme olmamıştı.
Ama…
Ertesi gün fabrikanın işletme bölümünü çevreleyen tel örgülerin son günüydü.
Stadyum tel örgülerinin iki katı yüksekliğindeki direkler, kapılar ve dikenli teller canavar makineleriyle dilim dilim doğranıp, kamyonlara yüklendi ve hurdalığa gönderildi. Fabrikadaki “Nazi kampı" bir günde ortadan kalkmıştı...
Hikaye böyle…
Sunar Akkan’ı daha yakından tanıyanlar, elbette onun hakkında çok daha güzel şeyler yazacaktır.
Benim hayat çizgim onunla yalnızca birkaç noktada kesişti. Ama çevresinde olup bitenleri dikkatle izleyen, gözlemci biri olarak şunu söyleyebilirim:
Sunar Bey, iyi adamdı.
Bilirsiniz,“Adam” olabilmek kolay değildir.
Meşhur hikâyede anlatıldığı gibi "Hem vezir hem adam" olabilmek ise çok daha zordur.
Sevgiyle kalın. İlhan ÖDEN






