İŞTE BU BİZİM HİKAYEMİZ...
Rahmetli dedem Recep Öden ailesinin tek çocuğuymuş. Osmanlı döneminde, henüz Bulgaristan’da yaşadıkları günlerde dedemi medrese eğitimi için Türkiye’ye göndermişler. İzmir’de eğitim görmüş. Arapçayı anında Türkçeye çevirebilecek düzeyde öğrenmiş, biraz da Farsça biliyormuş. Bunların yanında müfredatta hangi dersler varsa onları da görmüş.
O dönem okuma yazma bilenlerin üst düzey memur olabildiği zamanlarmış. Eğitimini bitirdikten sonra Bulgaristan’daki ailesinin yanına dönmüş. Baba mesleği olan saraçlığa başlamış. Sanayinin henüz gelişmediği günlerde gerek binek olarak gerekse günlük işlerde hayvanlar kullanıldığından saraçlık dönemin geçerli mesleklerinden biriymiş.
Evlenmiş, aile kurmuş ve çocukları olmuş. Bulgaristan’da baskı ve sıkıntılı günler başlayınca mal mülk ne varsa geride bırakıp sadece günlük eşyalarını bir at arabasına yükleyerek Türkiye’ye kaçmışlar. Yolda arabaları dereye devrilmiş ve yanlarında getirdikleri ne varsa onları da kaybetmişler.
Devlet dedem ve ailesini Sivas’ın Şarkışla ilçesine yerleştirmiş. Hayvan ve arazi vermiş ama dedem hayatında hiç çiftçilik yapmadığı, yardım edecek yaşta çocukları da olmadığı için bu işi sürdürememişler. Bir dönem orada kaldıktan sonra daha iyi iklim şartlarına sahip, o zaman Söke’ye bağlı bir köy olan Didim’e taşınmışlar.
Devlet bugün Tavşanburnu kampının olduğu yeri ve yolun üst tarafındaki bir tarlayı onlara vermiş. Dedem Didim’de küçük bir dükkân açıp saraçlık mesleğine devam ediyormuş. Ailenin en büyük çocuğu olan babam ve ninem bakabildikleri kadar tarla ve hayvanlara bakıyorlarmış. Koyacak ağılları olmadığı için geceleri mandalarını Tavşanburnu kampının önündeki minik adaya çıkarıyorlarmış.
Didim’deki hayatlarından da pek memnun değillermiş. Ninem çocuklara ancak bakabildiğinden bütün iş babama kalıyormuş. Arazi zaten verimsizmiş. Üstüne zorlukla yetiştirdikleri ürünler olgunlaşmaya başladığında yaban domuzları gelip ne varsa darmadağın ediyorlarmış. Babam gündüz tarla ve hayvanlarla uğraşıyor, gece elinde dolma tüfekle tarlada nöbet tutuyormuş. Kısacası henüz delikanlılık döneminde olan babam da işlerin hakkından gelemez durumdaymış.
Nazilli’de fabrikanın açıldığını duymuşlar. Arazileri ve hayvanları bırakıp Nazilli’ye gelmişler. O zamanlar fabrikada günlük nakliye işlerinde hayvanlar kullanılıyormuş. Yaşı ileri olmasına rağmen dedemi saraç olarak işe almışlar. Garaj ve itfaiye binasının yanında ağaçtan yapılmış bir kulübede nakliye arabalarının hayvan koşumlarının yapımı ve bakımı ile uğraşıyormuş.
Babam dokumada, halalarım iplikte çalışmaya başlamışlar. Kısa bir süre ninem de çalışmış. O zamanlar ailede ne kadar çok kişi fabrikada çalışıyorsa onlara lojman önceliği veriliyormuş. Herkes çalışıyor, ev kirası yok, elektrik ve su fabrikadan, bir öğün yemek var. Fabrika demir somya, battaniye gibi demirbaş eşyalar da vermiş. Nazilli’de özledikleri hayata kavuşmuşlar.
Dedemin medreseden arkadaşları o sıralar önemli makamlara gelmişler. Dedemi de bulundukları yerlerde memuriyete geçmeye ikna etmeye çalışıyorlarmış. Didim’den de “Recep Aga gelsin mallarının tapularını alsın” diye köy bekçisini göndermişler.
Dedem Nazilli’de rahata kavuşunca artık yeni maceralara girmeye gerek duymamış. Arkadaşlarının tekliflerine kulak asmamış. Didim’deki tarlaların ve arazilerin tapularını da “Tapuyu alırsam bizi Didim'de ikamete mecbur ederler” diyerek gidip almamış. O zamanlar henüz turizm başlamamış, yerleşim bölgelerinden uzak deniz kıyısındaki arazilerin de pek değeri yokmuş. Bu yüzden kayıplarını önemsememişler.
Yıllar sonra değerleri artınca pişman olup ellerindeki tahsis belgeleriyle arazileri almak için girişimlerde bulunmuşlar ama ya yeterince uğraşamadılar ya da belgeleri yetersiz bulunduğu için arazileri alamadılar. Zengin olma hayallerimiz de böylece suya düşmüş oldu.
Devlet de o araziyi başkalarına vermemiş. Tatil kampı yapmış. 1987 senesinde gidip bir zamanlar dedeme ve ailesine ait olan o kampta para ile çadır kurarak üç beş gün kamp yaptık.
Babamın en küçük kardeşi Halil amcam Sivas’ta doğmuş. Bulgaristan sürecini yaşamamış. O da askerden önce katlamada, askerlikten sonra dokuma makine bakım bölümünde çalışmış. Dedem emekli olunca, Sümerbank oturdukları lojmanı amcama tahsis etti. Amcamlarda 1980’li yıllara kadar da orada oturdular.
Babam dokumada çalışmış. Annem de o sıralarda dokumanın bobin kısmında çalışıyormuş. 1953 yıllarında tanışıp evlenmişler. Önce ablam doğmuş. Ben ise Sümerbank lojmanlarına yerleştiklerinde doğmuşum.
Aile hikatemiz babamdan dinlediğim haliyle Bulgaristan’dan Sivas’a, Sivas’tan Didim’e, Didim’den Nazilli’ye... Sıkıntılardan, mutluluğa doğru böyle uzayıp gitmiş.
Babamdan sonra ablam ve ben de Sümerbank’ta çalıştık. Rahmetli eşim de şehirdeki Sümerbank satış mağazasında memurdu.
Yazdıklarımdan da anlaşılacağı gibi hayatımız hep Sümerbank ve çevresinde geçti. Sahip olduğumuz ne varsa hepsini Sümerbank’a borçluyuz. Allah yapanlardan razı olsun, çalışıp ebediyete intikal edenlerin hepsine rahmetiyle muamele etsin. Yaşayanlara sağlıklı uzun ömürler versin.
Ben hâlâ Sümerbanktan kopamadım. Havalar güzel olduğunda her gün yürüyüş yapıyor, fabrikanın önünden geçip, Sümerpark’ta dolanıp havasından nasipleniyorum. Günden güne durumları daha kötüleşen binalara uzaktan bakarken, çocukluk günlerim, çalıştığım dönemler, mesai arkadaşlarım gözümün önüne geliyor; bazen gülüyor, bazen hüzünleniyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder