4 Temmuz 2026 Cumartesi

SÜMERSPOR FUTBOL ANILARIM.

 


1975 ile 1982 yılları arasında Sümerspor'da futbol oynadım. O zaman Nazillispor profesyonel liglerden düşmüş kulüp kapatılmıştı. Nazilli'de amatör futbolun tavan yaptığı yıllardı. Nazilli merkezinde sadece iki kulüp faaliyetteydi. Sümerspor ve Pamukspor.

İki kulüp arasında müthiş rekabet vardı. O zamanlar şehir stadyumunda ortada beton tribün yanlarında portatif iki ahşap tribün vardı. Pamukspor-Sümerspor maçlarında stadyum tıklım tıklım dolardı. Toprak zemin üzerinde, kösele kramponların kullanıldığı, yağmurlu havalarda ayakkabıların 2 kilo, futbol topunun 5 kilo ağırlıklara ulaştığı, futbolun sert oynandığı kemik seslerinin tribünlerden duyulduğu günlerdi. İddialı maçlar oynanmasına rağmen ufak tefek tartışmalar dışında ne sahada ne de tribünlerde taraftarlar arasında kavga gürültü olmaz, kimse galip gelen takımın sevincinden rahatsız olmazdı. Zaten iki kulübün oyuncuları birbiriyle tanışan aynı ortamlarda yaşayan kişilerdi. O yıllarda takımlarda askerlik gibi gizli bir disiplin vardı. Kıdemli oyuncular, genç oyunculara ağabeylik yapardı. Maçlarda bile kafamıza göre oynayamazdık. Ben defansta oynuyordum ve orada oynamak pek hoşuma gitmiyordu. Okul takımlarında orta saha ve forvet oynadığımdan ne zaman kendimi kaptırıp ataklara katılmaya çalışsam çok geçmeden büyüklerden "Adamını bırakma" ya da "Yerini kaybetme" uyarıları gelir, hevesim kursağımda kalırdı. Verilen görevin dışında işlere kalkışmak pek kolay değildi.

Aynı disiplin rakip takımlara karşı da geçerliydi. Gol attığında, şimdiki gibi hoplayıp - zıplamak karşı takıma, seyirciye hareket çekmek, aşırı sevinmek bunlar ayıp şeylerdi. Genç oyuncuların rakip takımın kıdemli oyuncularına bacak arası yapması bile kendi takımının büyükleri ve hocalar tarafından hoş karşılanmazdı. Çok zorda kalmazsak kaleciye geri pas bile atamazdık, o zaman kaleciler geri paslarında topu elle tutabiliyorlardı o yüzden sıkışınca topu kaleciye atmak, korkaklık sayılırdı, seyirciler kaleciye geri pası yapanlara "yuh" çekerdi. Yerler zımpara gibi olduğundan golden sonra tribünlere koşup, kaymak falan zaten mümkün değildi.O dönemde ve bizden önceki dönemlerde futbol oynayan ağabeylerimiz anlattıklarımın çoğunu bizzat yaşamışlardır.

Amatördük diğer kulüpleri bilmem ama biz tam amatördük, harçlık verirlerse alırdık, pazarlık, para istemek yoktu. Duruma göre ihtiyacı olanlara hissettirilmeden yardım edilirdi. Bizim için Sümerspor en büyük kulüptü, 8-10 yaşlarından beri bir gün Sümerspor forması giymeyi hayal ettiğimiz için ilk on birde sahaya çıkmak, kaliteli forma, ayakkabı ve diğer malzemelere sahip olmak bile büyük lütuftu. Malzemelerimize gözümüz gibi bakardık, bir ayakkabıyla sezonu bitirirdik, 2. ayakkabı çok nadir alınırdı. Ayakkabı dedim de aklıma geldi. Kösele kramponlar Derby yapışkanla yapıştırılır, küçük çivilerle sağlamlaştırılırdı. Hiç unutmam bir gün antrenmanda benimle ikili mücadeleye girenlerin hepsi kan revan içinde kalmıştı. Hoca antrenmanı durdurdu ayakkabılar kontrol edildi. Benim kramponun burnuna yakın yerinden bir çivi çıkmış farkına varılıncaya kadar bütün takımı doğramışım. 
Her sene mutlaka şehir stadyumunda sezon açılışı yapardık, koç kesilir alnımıza kanı sürülür üstünden atlayıp sahaya çıkardık. Akşama kesilen koçun etinden kavurma yapılır, sporcular, yöneticiler hep beraber yerdik. Kısa da olsa Karacasu yaylası kamplarımız olurdu topla çalışmalara başlamadan önce yaylada kros yapardık, yine her yıl mutlaka Aydınspor'la hazırlık maçı yapardık. Amatör halimizle o yıllarda süper lig kapısından kıl payı dönen Aydınspor'a kafa tutardık.

Beton tiribün ,sıcak susuz soyunma odaları, kuruyken zımpara, ıslakken balçık tarlası sahalarda spor hayatımızın en güzel günlerini yaşadık. Şimdi gençler şanslı her kategoride takımlar var, sadece Nazilli'de birbirinden güzel 5-6 çim saha var. O günlerden hatırladıklarım bunlar. Kamplarda yaşadıklarımı, acı, tatlı diğer anılarımı, başka yazılara bırakayım.  Sevgiyle kalın.

Not: Hangi kulüpten olursa olsun aramızdan ayrılan sporcu arkadaşlarımızın, Nazilli futbol camiasında iz bırakan antrenör, hakem,maskot, amigo ve yönetici büyüklerimizin mekanları cennet olsun. O güzel günleri birlikte yaşamamıza vesile olan takım ve rakip takımlarda oynayıp halen dostluklarımız devam eden sporcu kardeşlerimize selamlar olsun. İLHAN ÖDEN

22 Haziran 2026 Pazartesi

GÜNDÖNDÜ

 


GÜNDÖNDÜ

Bizim çocukluğumuzda, Nazilli Sümerbank lojman bahçelerinin olmazsa olmazıydı Ayçiçekleri.
Herkes dikerdi; bazıları tepsi gibi kocaman olurdu.
Yazlık fabrika sinemasına gitmeden önce bir tanesini koparıp bıçakla üçgen dilimlere ayırır, arkadaşlarla bölüşürdük.
Çekirdeklerini, kelledeki yuvalarından tek tek çıkarır, çiğ çiğ yerdik. Kenardakiler dolgun olurdu, ortalara geldikçe tazecik, yumuşak.
Siyah olanlar dudaklarımızı, parmaklarımızı boyardı.
Ama en güzeli neydi bilir misiniz?
Sabahları doğuya dönerdi o dev çiçek kafaları, akşama kadar usul usul güneşi takip edip batıya dönerdi.
Belki de bu yüzden biz, onlara “Ayçiçeği” değil, Gündöndü derdik.
Çekirdekten öte, çocukluğumuzun aydınlığa bakan yüzüydü o… İlhan ÖDEN

20 Mayıs 2026 Çarşamba

NAZİLLİ SÜMERBANK MAHKEMESİ


FABRİKA İÇİ ADALET

YARGIÇLAR
Osman Kalfa (Dokuma ustası)
Mehmet Bayraktar (İplik)
Mehmet Yelkovan (Dokuma ustası)

(Osman Kalfa ile lojmanlarda yan yana oturduk. Mehmet Yelkovan ise yengemin babası olurdu.  Mehmet Bayraktar Lojmanlardan tanıyorum Öğretmen Ertürk Bayraktar'ın babası) Hepsi de yıllar önce rahmetli oldular.

SANIKLAR
Hüseyin Akçın - Cevdet Şigay - Sanık Balcıoğlu - Gani Yurduşen - H. Can - M. Uygunoğlu

SAVUNMA ŞAHİTLERİ
Celal Ülkü ve Muhlis Mete

SANIK ALEYHİNE ŞAHİT
Ali Usta

Mahkeme başkanı Osman Kalfa, yargılamanın “Yasalara göre değil, kalplerinde oluşacak hissiyata göre”, yani vicdanen yapılacağını belirterek oturumu açar.

Sanık Hüseyin Akçın’ın yüzüne sendika tüzüğünün ilgili maddeleri ve ihraç kararları okunur, ardından savunması istenir.

Hüseyin Akçın yazılı savunmasını okur ve sözlü olarak da kendisine yöneltilen suçlamaları kabul etmediğini ifade eder.

Daha sonra söz alan Ali Usta, bazı toplantılarda Ali Şigay’ın:
“Beni başkan seçin, ben onlar gibi Balkan ülkelerinden gelmedim.” dediğine şahit olduğunu anlatır.

Sanık lehine konuşan Muhlis Mete ise, Ali Şigay’ın sendikaya büyük emek verdiğini, onun kaybedilmesinin sendika için önemli bir eksiklik olacağını söyleyerek affedilmesi yönünde görüş bildirir.

Celal Ülkü ise yaklaşık 45 dakika süren oldukça duygusal bir savunma yapar:
“Ali Şigay da herkes gibi fani bir insan. Düşünmeden hata yapmış olabilir. Ancak hatasını telafi edip arkadaşlarının sevgisini ve saygısını yeniden kazanabilir.”

Mahkeme kurulunda Ali Şigay’ın samimi olduğuna dair bir kanaat oluşsa da; çeşitli mazeretler ileri sürerek katılmayan sanık ve tanıkların da dinlenmesi gerektiği düşünülür ve duruşma, 26 Eylül 1948 Pazar günü saat 10.00’da yapılacak ikinci oturuma ertelenir.

Evet…
Fabrika sendikasının yayın organı olan SENDİKA YOLU gazetesinin 22 Eylül 1948 tarihli haberi o günleri, böyle anlatıyor.

Mahkemenin nasıl sonuçlandığını bilmiyorum.
Açıkçası sonucu benim için çok da önemli değil. Asıl önemli olan; insanların problemlerini kendi içlerinde, adil ve demokratik bir şekilde çözmeye çalışmaları.

Bu olay, NAZİLLİ SÜMERBANK tarihinin, başka bir özelliğini yansıttığı için paylaştım.
Nazilli Sümerbank'ın pek bilinmeyen,  ilklerinden biri…

Sevgiyle  kalın. İLHAN ÖDEN

13 Mayıs 2026 Çarşamba

MİLLİ BAYRAMLAR (Geçmiş zaman notları)

MİLLİ BAYRAMLAR

Eski Nazilli’de milli bayramlar, bu günlerdeki gibi sadece takvimdeki resmî tatil günü değildi. O gün geldi mi, şehir bir başka uyanır, sabahın erken saatlerinden itibaren sokaklar, caddeler, meydanlar kalabalıklarla dolardı. Bayram, izlenen bir tören değil; hep birlikte yaşanan bir şenlik, paylaşılan coşkuydu.

Şehir stadyumu daha tören başlamadan tıklım tıklım dolar, tribünlerde yer bulamayanlar ayakta beklerdi. Stadyumda yer bulamayan kalabalık, belediye meydanına doğru uzanır, stadyumla belediye meydanını bağlayan caddenin iki tarafında, Nazillililerden oluşan bir insan duvarı yükselirdi. Alkışlar, marşlar ve dalgalanan bayraklar eşliğinde kortej ilerlerken, şehrin tamamı tek yürek olur, atardı.

Bu kalabalığın içinde gönüllü çocuklar, boyunlarında asılı Türk Hava Kurumu kumbaralarıyla dolaşır, kuruma yardım toplarlardı. Kumbaraya para atanların yakasına küçük kâğıt rozetler iğnelenirdi. O rozet, yalnızca bir teşekkür işareti değil; dayanışmanın, katkı sunmanın ve cumhuriyet kurumlarına saygının ve bağlılığın simgesiydi.

Bayram yerinde  başka çocuklar da olurdu. Onlar ellerinde zor taşıdıkları toprak testilerle kalabalığın arasında dolaşır, susayanlara soğuk su satarak kendi harçlıklarını çıkarırlardı.

İlkokullar, Cumhuriyet bayramı ve 23 Nisan için bir hafta,10 gün önceden provalara, ortaokul ve liseler 19 Mayıs için aylar öncesinden hazırlıklara başlarlardı. Liselerin ve özellikle öğretmen okulunun insan kuleleri, ateş çemberinden atlama gösterileri, şimdi yazarken bile gözlerimde canlanıyor. 

Belediye bandosu eşiliğinde şehri dolaşan fener alayı, coşkuyu  geceye taşır, bayram şenliği tüm şehri kucaklar, tanıdık, tanımadık herkes aynı coşkunun parçası olurdu.

Milli bayramlar; bayraklar da asılmasa, bayram olduğunun bile farkında olmayacağımız, sıradan günlere dönüştü. 
Umarim çok geç olmadan, yitirdiğimiz değerlerin farkına varırız.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

11 Mayıs 2026 Pazartesi

🎭 SÜMER TİYATROSU

 

🎭 SÜMER TİYATROSU & KEŞANLI ALİ DESTANI

1972 yılının ilk aylarında, Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası çalışanları ve yakınlarından oluşan “SÜMER” amatör tiyatro grubu kuruldu. Hedefleri büyüktü: Türk tiyatrosunun başyapıtlarından, büyük usta Haldun Taner’in kaleme aldığı Keşanlı Ali Destanı’nı sahnelemek.
Tiyatro grubuna her türlü destek ve organizasyon kolaylığı dönemin basmahane müdürü Cafer Nasuhbeyoğlu tarafından sağlandı. Oyunun sahneye konulması, dekorların hazırlanması, kostümlerin temini ve sahne aksesuarları ise Basma-Gravür servisinden İlhan Duyal Bey’in gayretiyle karşılandı.
Çalışmalar, oyuncuların mesai saatleri dışında kalan istirahat zamanlarında yürütülüyordu. Vardiya düzeni nedeniyle çoğu zaman uykusuz, yorgun ve bitkin olmalarına rağmen; hastalık, uykusuzluk ve yorgunluk gibi engellere aldırmadan, büyük bir özveri ve disiplinle provalar tamamlandı. SÜMER tiyatro grubu, dinlenme saatlerinden severek ayırdıkları zamanlarda bu çalışmayı adeta bir gönül işi olarak sürdürdü.


Gruptaki bazı kişiler tiyatroya yabancı değildi. Okul yıllarında çeşitli oyunlarda rol almış olanlar, daha önce sahne deneyimi yaşamamış arkadaşlarına rehberlik ediyor; replik ezberinden sahne duruşuna kadar her ayrıntıda destek oluyorlardı.
8 Temmuz 1972 günü, Nazilli Sümerbank yazlık sinemasında oturulacak tek bir boş sandalye dahi yoktu. Dekorlar, soyunma odaları ve organizasyon kusursuzdu. Oyun, amatör bir ruhla fakat profesyonel bir ciddiyet ve performansla, en küçük bir hata olmadan tamamlandı. Yazlık sinemayı dolduran protokol, misafirler ve Sümerbank mensupları oyuncuları dakikalarca ayakta alkışladı.
O günlerde 14 yaşında bir izleyici olarak, daha önce Nazilli Sümerbank salonlarında birçok profesyonel tiyatro topluluğunu izlemiş olmamıza rağmen, bu oyunun bizde bıraktığı etki çok daha derin oldu.
Sümer tiyatrosu ertesi gün aynı yerde bir temsil daha verdi. Ardından Sümerbank Manisa Fabrikası ve Kuşadası Sümerbank Kampı’nda birkaç temsil daha gerçekleştirildi.

Ne yazık ki 1973–74 yıllarında televizyonun hayatımıza girmesi ve sinema sektöründeki değişim rüzgârı, bu tür güzel çalışmaların devamını zorlaştırdı. Kısa süre sonra Sümerbank’ın yazlık ve kışlık sinemaları da faaliyetlerini durdurdu.
Bu hatıra, Sümerbank’ın yalnızca üretim yapan bir fabrika olmadığını; çevresine kültür, sanat ve sosyal hayat kazandıran bir yaşam alanı olduğunu gösteren kıymetli bir tanıklıktır.
Çocukluk yıllarımdan kalan böyle güzel anılarımı sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.Elimden geldiğince Sümerbank'ın sadece bir fabrika olmadığını,çevresine neler kazadırdığını "Sümerbank'ı tarihten sildik", "Devlet bez dokumaz" diyenlerin aslında halkı nelerden mahrum ettiklerini anlatmaya devam edeceğim.
Sevgiyle kalın. İlhan ÖDEN

9 Mayıs 2026 Cumartesi

BAHAR TEMİZLİĞİ (Sümerbank anıları)


Bahar Temizliği ve Lojman Hayatı

LOJMANLARDA BAHAR TEMİZLİĞİ

Yaz günleri yaklaşıp, havalar ısındığında… Nazilli’deki Sümerbank lojmanlarında gözle görülür bir hareketlilik başlardı. Kış boyunca ertelenen işler birer birer gün yüzüne çıkar; badana, boya ve kapsamlı temizlik hazırlıkları başlardı.


1970’li yıllara kadar, lojmanlarda oturanların badana ve boya işleri Sümerbank tarafından karşılanırdı. Bunun için fabrika müdürlüğüne bir dilekçe verilirdi. Ardından İnşaat Bakım Şefliği’nden bir ustabaşı gelir, evin badana ihtiyacını kontrol ederdi. Eğer gerekli görülürse süreç hemen başlardı. Eşyalar evden çıkarılır, fabrikadan gelen ekip, tekerlekli tulumba ile lojmanın içini ve dışını bir günde boyardı.

Badana ve boya bittikten sonra, ev adeta baştan aşağı bir temizlikten geçerdi.Halılar çamaşır iplerine asılır, kalın sopalarla hiç toz kalmayıncaya karar dövülürdü.

Annelerimiz, lojman odalarının ahşap rabıta ile kaplı tabanlarını "kostikli su" ve şimdilerde unutulmuş bir temizlik aracı olan “tahta fırçası” ile ilk günkü renklerine dönesiye kadar fırçalardı.

Badana günü, eşyalar dışarıda olduğundan, boyalar kuruyana kadar bir günlüğüne lojman bahçesinde kurduğumuz cibinliklerde uyurduk. O gece, yıldızların altında uyumak, çocuk aklımızda adeta küçük bir kamp macerası gibiydi.

Temizlik tamamlanınca sıra, yıl boyunca kullanıla, kullanıla sertleşmiş, pamukla doldurulmuş yatak, yorgan ve minderleri güneşlendirmeye gelirdi. Eski yumuşaklıklarına kavuşmaları için sokaklarda "Pamuk atıcı geldi hanımlar, pamuk atıcı..." diye bağırarak dolaşan seyyar hallaçlara pamuklar attırılırdı.

Pamuk atıcı, lojmanın ya da bahçenin uygun bir yerine yayını kurar, elindeki tahta tokacı kulağa hoş gelen ritmik vuruşlarla işine başlardı.

Ortaya çıkan o tanıdık ses bütün mahelleyi dolanırdı: “Zap, zap, zap. bızzz… zap, zap,zap.”

Biz çocuklarda hallacın etrafında toplanır, havada uçuşarak adeta dans eden pamuk parçacıklarını hayranlıkla izlerdik.

Pamuk atıcı mahalleye bir kez geldi mi, mutlaka komşulardan da başka yeni müşteriler çıkar; günlerce lojman sokaklarında sadece iki notadan oluşan "yay ve tokmak senfonisi" yankılanırdı.

Bahar temizliklerinden, beynimin kıvrımlarında hala dolaşan, yazarken tekrar yaşadığım, çocukluk anılarımdan kalan kırıntılar, bunlar…
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN


8 Mayıs 2026 Cuma

SALATALIKÇILAR (Geçmiş zaman notları)

SEYYAR SALATALIKÇILAR

Çocukluğumuzun kavurucu yaz günlerinde sokak aralarında dolaşan seyyar satıcıların kendine has bir yeri vardı. Kimi dondurma satar, kimi kar helvası… Ama bir de salatalıkçılar vardı ki, hem serinletir hem susuzluğu giderirdi.


1970’li yıllardan önce satılan salatalıklar, bugünküler gibi bir karış boyunda değildi. Neredeyse 35–40 santimetre uzunluğunda, iri mi iri salatalıklar olurdu. Satıcı, muşamba kaplı arabasına özenle dizdiği salatalıkların üzerine ara sıra su döker, onları hem serin tutar hem de canlı gösterirdi. Salatalık soyulmaya başladığında etrafa yayılan o taze koku, daha ilk anda insanın içini ferahlatırdı.

Almak isteyen olunca satıcı, elindeki bıçakla salatalığı ustalıkla soyar, ardından uzunlamasına artı (+) şeklinde yarar, içine tuz serper ve müşteriye uzatırdı. O tuzlu, sulu, katır kutur ses çıkaran salatalığı oracıkta yemek, yaz sıcağında bulunmaz bir nimetti.

Elbette her salatalık tatlı çıkmazdı. Bazıları acı olur yenmezdi ama oldukça çok alıcısı olurdu. Satıcı hemen başka bir salatalık soyar acı çıkanla değiştirirdi.

Bugünden bakınca insan şaşırıyor. O zamanlar hijyen konusuna bugünkü kadar dikkat edilmezdi. Satıcının eldivensiz elleri, sokağın tozu, arabanın üstü… Bunların hiçbiri müşterinin umurunda olmazdı. Hatta o yıllarda ameliyata giren doktorların bile tek kullanımlık steril eldiveni zor bulduğu düşünülürse, bu durum pek de yadırganmaz.

Sokaklarda bu salatalıkçıları en son 1985’li yıllarda gördüğümü hatırlıyorum. Belki sonrasında da satan olmuştur, ama ben rastlamadım. Bugün aynı şekilde satılsa, doğrusu ben alıp yemem. Alan olur mu, bilmem. Çünkü artık serinlemek için çok daha farklı ve hijyenik seçenekler var.

Yine de bunları yazmak gerek. Bilmeyen gençler öğrensin ki, bir zamanlar yaz sıcağında serinliğin ve ferahlığın adresi, sokak aralarında dolaşan bir seyyar salatalık arabasıydı.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN