13 Mart 2026 Cuma

SARAYKÖY'LÜ BİR KAMYON ŞOFÖRÜ





Nazilli Sümerbank konusuna ilgi duyan herkes fabrikanın, şirin treni Gıdı gıdı'yı bilir. Peki, "Gıdı gıdı'nın ilk makinisti kimdir?" diye sorsam kaç kişi bilir? Kızı Serpil Özen ile tanışmadan önce bende  bilmiyordum. Bu yazımda size Gıdı gıdı treninin ilk makinisti Sarayköylü kamyon şoförünü "kızından aldığım bilgilerle" hikayeleştirerek anlatacağım... 

                                                      X       X       X

Bir varmış,bir yokmuş evvel zaman içinde,Kalbur saman içinde, develer tellal,pireler berber iken... Sarayköy'de narin yapılı, Saffet isminde genç bir kamyon şoförü varmış...

Osman oğlu Saffet Özen, aslında 1327 doğumlu fakat resmi kayıtlara 1324 olarak geçirilmiş. Sarayköy Bala Mahallesi kütüğüne kayıtlı, ilkokulu Sarayköy'de bitirmiş, arkasından da Motor Sanat okulunu...

Sarayköy'ü traktörle tanıştıran adam olarak tanınıyor. Annesi genç yaşta vefat edince, babası başka bir hanımla evleniyor. Genç Saffet, Sarayköy’den ayrılıp Nazilli'deki teyzesinin yanına yerleşiyor.

1930 lu yıllar...

Okuma yazma bilenin kâtip, memur olarak dolgun maaşla hemen işe yerleştiği zamanlar.

Saffet tahsilli ama gözü makine ve motorlardan başka bir şey görmüyor. Kamyon şoförlüğü yapıyor. Güzel paralar kazanıyor. Meslek sahibi genç ve yakışıklı delikanlının evlenme zamanı. 

Teyzesi aracı olup, iyi huylu, terbiyeli, güzel bir komşu kızı ile Saffet'i evlendiriyor. Yıl 1934. Saffet 23 eşi henüz 19 yaşında.

Kamyon şoförlüğü zor, üstelik evden ayrılıp uzaklara gitmek de var. Yeni evli Saffet'e en çok da bu zor geliyor.

O sırada Nazilli basma fabrikasının temeli atılıp inşaatı başlamış. Hummalı bir çalışma var. Bir zamanlar insanların geçmeye bile korktukları bataklık arazide, çevrede yaşayanların o zamana kadar hiç görmediği koca koca binalar ardı ardına yükseliyor...

Fabrikaya bir lokomotif alınacak, Alamanya’ya siparişi verilmiş bile. Şehirdeki demiryolu istasyonuyla bağlantıyı sağlayacak, fabrika  inşaatına malzeme taşıyacak, raylar üstünde hareket eden büyük vinçlere manevra yaptıracak...

Lokomotif geliyor ama kim kullanacak? Haber Saffet Özen'e kadar ulaşıyor.

Saffet içinden "İşte bu tam benim işim" diyor ve hemen gidip yetkililere başvuru yapıyor. Fabrika kayıt defterine 76. sırada kaydı yapılıp, makinist olarak işe kabul ediliyor. Yıl 1936.

Saffet sevinçli lokomotif "gıcır gıcır" üzerinde etiketleri bile duruyor ama onu kullanmaktan önce yapılacak çok iş var. Demiryolu, istasyon ve lokomotifin bakımı... Hepsi onu bekliyor.

O sırada fabrika inşaatında çalışan taşaron şirket amaleleri dışındaki bir avuç Sümerbank işçisine, çok daha fazla sorumluluk ve görev düşüyordu.

Herkes her işe koşuyor,akşam olunca katran ve makine yağlarına bulanmış,yorgun şekilde evlerine dönüyorlardı.  Yapılacak çok iş vardı. Yoruluyorlar ama ortaya çıkan eserin büyüklüğünü gördükçe yorgunlukları uçup gidiyordu.

Tarih 9 Ekim 1937. Nazilli Basma Fabrikası Atatürk tarafından "altın anahtarla" açılıyor. Fabrikaya binlerce yeni işçi alınıyor...

Tabi ki en baştan beri çalışanların fabrika için özel önemi var. Saffet de onlardan biri, üstelik "Motor Sanat okulu" mezunu. Fabrikaya makinist olarak girmiş,Tren İstasyonunun, 657 'ye bağlı amiri olmuştu.

 Ara sıra trenci üniforması giyiyordu ama o amirliği hiç bir zaman masa başında oturmak olarak görmedi. Üzerinden yağlı lacivert tulumları hiç çıkarmadı... Sümerbank onun özverili çalışmasını "Takdirname" ile belgeleyip, fabrika şeref defterine de  kaydederek, ödüllendirdi.

Saffet Özen, bilgiye önem veren, kendini geliştirmek için sürekli okuyan, Arapça, Farsça, Fransızca bilen, felsefe ve edebiyatla ilgilenen, sportmen, çevresine ışık veren aydın biriydi. Kendisinden yardım isteyen üniversite öğrencilerinin tezlerine yardım edebilecekcek kadar da kültürlüydü.

Ölümle sonuçlanan 9 doğumdan sonra nihayet ilk çocuğunu kucağına aldı. Yavrusu henüz 3 yaşında iken baş makinist, kansere yakalanmıştı. İdrar yollarında tümör vardı. İzmir’de ameliyat oldu. Neyse ki hastalık henüz vücudunu sarmamıştı. Artık 3 ayda bir İzmir'e  sağlık kontrolüne gitmesi gerekiyordu.

Ameliyattan sonraki dönemde evi Yukarı Nazilli'de olduğu için, fabrikanın tahsis ettiği ambulansla işe gidip gelmeye başladı.1963 yılında işe daha kolay gidip gelebilmek için evini satıp fabrika lojmanlarına taşındı. Arka sıra 9. apartmanda ancak dokuz ay oturabildiler.

Hastalığı nüks etmişti. Hemen İzmir'e gidip 2. ameliyatı oldu. Hastanede 2 ay yattı,emekliliğini istemek zorunda kaldı. Birlikte geçen 28 yıl sonunda Gıdı gıdı' dan ayrılmak çok zor gelmişti. Daha kolay tedavi olabilmek için bir ev satın alıp İzmir'e  yerleştiler.

Gıdı gıdı ve Nazilli Sümerbank aklına geldikçe kendini tutamayıp ağlıyordu. Bazen Gıdı gıdı ile ilgili bilgisine gerek duyulduğunda, Nazilli'den bazı çalışanlar danışmak için İzmir'e gelirlerdi. O zaman aniden başka biri olu verirdi.

Hele bir keresinde Gıdı gıdı için 2 günlüğüne Nazilli'ye götürüldüğünde öyle mutlu olmuştu ki. Sağlığı izin verse o an  işe 
yeniden başlayabilirdi.

Sümerbank ve Gıdı gıdı ile dolu hayatı 27 Haziran 1975 günü ani bir kalp kriziyle sona erdi. Gıdı gıdı’nın ilk makinisti Saffet Özen'in 
hüzünlü hikâyesi  artık bitmişti...

Eminim ki pek çoğunuzun dedesi, babası, annesi buna benzer hikayeler yaşamıştır. Biz Sümerbanklılar fabrikamızdan ayrılsak da, emekli olsak da hatta fabrika kapatılsa da içimizde daima Sümerbank sevgisiyle yaşarız.

Hatta bazı geceler rüyalarımızda da olsa, gizli gizli gider fabrikamızda çalışırız...
Sevgiyle kalın.
 İlhan ÖDEN



11 Mart 2026 Çarşamba

SÜMERBANK KREŞİ ve FABRİKANIN KÜÇÜK MİSAFİRLERİ


Fabrikanın Küçük Misafirleri

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası çevresinde oluşan yaşam, adeta küçük bir şehir düzeni gibiydi.
Lojmanları, sineması, spor sahaları, sağlık birimleri ve kreşiyle fabrika; çalışanlarının sadece emeğini değil, hayatını da paylaşan bir kurumdu.

Bu yaşamın en sevimli ve en sıcak köşelerinden biri ise Sümerbank kreşiydi.

Ülkemizde kadınların fabrikalarda çalışma hayatına katılmaları ilk kez Sümerbankla başlamıştı. Çok sayıda kadın çalışan olunca da, annelerin çocuklarını düşünmeden daha verimli çalışmaları için fabrikalarda kreş ihtiyacı doğmuştu.

Bakmayın "kreş" yazdığıma, Sümerbank için çocukların bakıldığı bu yerleri adı "yuva" idi.

1975 yıllarına kadar fabrikada kreş kelimesi hiç kullanılmazdı. Sümerbanklılar için çocuklarını bıraktıkları yerin adı "Çocuk yuvasıydı"

Resmi yazışmalarda bile ismi böyle geçerdi.

Annelerin doğum sonrası "süt izinleri" bitince çocuklar yuvada kalmaya başlardı. Anneler de bebeklerinin güvenli bir yerde olduğunu bilmenin rahatlığıyla işlerinin başına geçerlerdi.

Kreş odalarında bakıcı hanımlar bebekleri kendi çocukları gibi kucaklarına alır, besler, uyutur ve temizlerdi. Arada, ağlayan bir bebeğin sesi, o sessiz düzeni kısa süreliğine bozar ama hemen ardından yeniden sakinlik hâkim olurdu.

Bazı bakıcı hanımların çocukları da yuvada kalır anneleriyle aynı ortamda büyürlerdi. Yuvada bakıcı hanımlardan başka kadrolu hemşireler, öğretmenler de vardı. Onların çocukları da diğer çocuklarla aynı ortamda ve şartlarda büyüdüler. Diğer çocuklara göre biraz daha şanslıydılar.

Fabrikanın ilk dönemlerinde kreş, nizamiye kapısının, sonradan personel servisi olan sol tarafındaki tek katlı uzun bölümündeydi. Rahmetli annenannem Fatma Germeli o binada bakıcı olarak çalışmıştı. Revir ve sağlık birimleri de nizamiyenin diğer yanında sonradan tahakkuk servisi olarak kullanılan tarafındaydı.

Annem ben doğmadan işten ayrılmış, yuvada hiç kalmadım ama verem ve diğer aşılarımı orada olduğumu hatırlıyorum. Bugün ana sağlık kurumlarında yapılan aşıları o zamanlar Sümerbank fabrikası sağlıkçıları yapıyordu.

Çocukların tahteravalli, minik dönme dolap ve merdivenli kaydıraklarından oluşan oyun alanları fabrikanın dışında, sonradan yıkılan gazete bayii Kaptan amcanın kulübesinin hemen arkasındaydı. Kreş çocukları oyun saati geldiğinde, bakıcılar eşliğinde çam ağaçlarının altındaki bu oyun alanında oynarlar, tekrar fabrika alanındaki kreşe dönerler, kreş çocukları gidince oyuncaklar bize kalırdı.

Sonradan fabrika içine modern bir kreş binası yapıldı. Revir ve kreş aynı çatı altında buluşmuştu. Kaptan amcanın kulübesinin arkasındaki oyun aletleride yerinden sökülüp, yeni binanın bahçesine monte edilmişti. Yakın zamana kadar oradaydılar hala oradalar mı? Bilmiyorum.

Önceki yazılarımda bahsetmiştim, yazımı ilk kez okuyanlar için bir kez daha kısaca yazayım. Revir ve kreşin aynı binada olması, herhangi bir acil durumda fabrika hekimi ve hemşirelerin anında müdahalesi için önemliydi.

Annelerinin süt izni bitip, fabrikada çalışmaya başladığı anda kundakta kreşe alınan çocuklar, kıyafet giymeye başladıklarında, kreşe geldiklerinde üzerlerindeki kıyafetleri çıkarılır, Nazilli basma fabrikasının kumaşlarından özel olarak dikilen kıyafetler giydirilirdi. Çocukların, mama, ilaç, yemek hatta bebeklerin bezleri bile Sümerbank tarafından bedelsiz verilirdi.Çocuklar annelerinin işten çıkış saatinde üzerlerindeki Sümerbank kıyafetleri çıkarılır kreşe geldikleri kıyafetleri giydirilir annelerine teslim edilirlerdi. Çocuklar okula başlayıncaya kadar fabrika kreşinde hem bakılıyor hem de eğitiliyorlardı. Süt çocuklarının anneleri, molalarda çalıştıkları kısımlardan bebeklerinin yanına gelip emzirebiliyorlardı.

Bebeklikten çıkıp biraz büyüyen çocuklar bakıcılar nezaretinde yaş gruplarına uygun oyuncaklarla oynuyor, daha büyük çocuklar öğretmen eşliğinde ana sınıfı gibi eğitim çalışmalarına başlıyorlardı.

Bir kere yuva çocuklarının fabrikadaki yıl sonu etkinliklerini annemle birlikte izlemiştim. Şiirler okuyup,müsamere gibi küçük temsiller yaptıklarını hatırlıyorum.

23 Nisan çocuk bayramlarının şehir stadyumunda yapılan kutlamalarına okulların dışında sadece Sümerbank kreş çocukları katılır, ilk sırada tören geçitini Sümerbank çocukları yaparlardı. Fabrika araçlarıyla stadyuma götürülen çocuklar, tören sonunda tekrar fabrika araçlarıyla kreşe dönerlerdi.

1990 yıllarına kadar kreşte bir hekim,iki hemşire,bir sağlık peroneli, bir öğretmen ve üç ayrı vardiyada çalışan çok sayıda bakıcı vardı.

4-5 yaşlarına gelen çocuklar ise kreşin küçük oyun alanında birbirleriyle tanışıp, konuşmayı, paylaşmayı ve sosyalleşmeyi öğrenir, doğum günlerini bile kreşte kutlarlardı. Sonradan anlaşmalı hekim sayısı ikiye çıkarıldı.

Dokuma tezgahlarının ritmik ninnisiyle uyuyup, annesine sinmiş, emek, pamuk ve kumaş kokularını içine çekerek büyüyen çocuklar farkına varmadan, Sümerbank'ın bir parçası olurlardı. Sümerbank için çocuklar en az çalışan anneleri ve babaları kadar değerliydi.

O günlerden geriye sadece birkaç fotoğraf, birkaç anı ve anlatılan hikâyeler kaldı ama o fotoğraflara baktığımda bebekliğine şahit olduğum çocukların, bugün onları hatırladığım yaşlarda çocuklara sahip, cumhuriyeti, ülkesini seven bireyler olduklarını, yüreklerinde Sümerbank sevgisinden kırıntılar taşıdıklarını biliyorum. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

9 Mart 2026 Pazartesi

KUŞADASI SÜMERBANK KAMPI

 

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası yalnızca basma üreten bir tesis değildi.
Çalışanlarının hayatına dokunan, onların sağlığını, sosyal hayatını ve hatta tatilini düşünen bir kurumdu..
Aslında her şey sağlık için başlamıştı.
Yıllar önce, çalışma şartlarına rağmen sağlık sorunu yaşayan işçiler için yaylalarda kurulan çadır kampları vardı. Temiz hava, iyi beslenme ve dinlenme ile işçilerin toparlanması amaçlanıyordu. Karacasu ve Buldan yaylalarında kurulan bu kamplar, Sümerbank’ın çalışanlarına verdiği değerin en somut örneklerinden biriydi.
Zamanla bu anlayış değişti.
Kuşadası’nda, o yıllarda bataklık sayılan Karaova mevkiinde geniş bir arazi satın alındı. Arazi, tarıma ve kullanıma elverişli bir arazi değildi.
Hemen yanındaki Antik çağdan kalma Roma hamamından kaynayan, kükürtlü ve ılık sular arazinin ortasında kollara ayrılarak denize dökülüyordu. Açılan kanal ile aslında şifalı olan bu su ve çamuru çevreye yayılmadan denize yönlendirilip, arazi kurutulması sağlandı.
İlk başlarda yine sağlık ve dinlenme amaçlı, çadırlar, doğal malzemelerden, çardak tipi küçük kulübeler, daha büyük ama yine doğal malzemelerden basit yapılarla kamplar kuruldu...
Önceki kamplardaki sistem aynen devam ediyor, kamptaki işlerin çoğunluğu Sümerbank araç, gereç desteğiyle, kampçılar tarafından yapılıyordu.
Çevrede henüz turizme yönelik yapılaşma başlamamıştı, kampçılar bazı ihtiyaçlarını yakındaki, sonradan Ömer Camping'e dönüşecek olan, Ömer Ağa'nın çiftliğinden alıyorlardı.
Ama Sümerbank insanı çalışkandı.Nazilli fabrikasının bahçıvanları, ustaları, işçileri el birliğiyle o boş araziyi zamanla çok başka bir yere dönüştürdü.
Ağaçlar dikildi.
Yollar açıldı.
Kulübeler çoğaldı.
Daha sonra derme çatma kulübeler, arazinin doğal yapısına uygun tek katlı küçük binalara dönüştü.
Antik Roma hamamının, yaralara ve cilt hastalıklarına karşı etkili şifalı sularıyla doldurulan havuzlar yapıldı.
Kamp hayatı oldukça hareketliydi. Kuşadasına, çevredeki tarihi alanlara geziler düzenlenirdi. Plaj, yüzme havuzu, spor alanları, çocuklar için oyun alanları... Hepsi onlar içindi.
Hem tatil yapıyor hem de, pişecek yemeklerin malzemelerinin hazırlanmasına yardım ediyorlardı. Kısacası disiplinli düzenin bir parçasıydılar.
Zamanla, bostanların,şeftali bahçelerinin arasından, Kuşadası'nın, Kalamaki'ye doğru uzanan sahiline turizmin kapılarını ilk açan, modern tesislerden biri olan Sümerbank tatil köyü ortaya çıktı.
Başlangıçta sadece Nazilli Sümerbank çalışanları ve ailelerinin yararlandığı bu kamp, zamanla, tek katlı minik prefabrik konutlarla ülkenin dört bir yanındaki Sümerbank çalışanlarına açıldı.
Artık, kampın güvenlği, aşçılar, kampın, elektrik, su tesisatı tamirat ve bakımı gibi tüm ihtiyaçları, genelde Nazilli basma fabrikasından ihtiyaç olduğunda diğer Sümerbank fabrikalarından gelip, periyodik olarak değişen personel tarafından yapılıyordu.
Gazinolarda garsonluk, çaycılık, meydancılık gibi işlerde çalıştırılacak gençler bile özellikle Sümerbanklı ailelerin çocuklarından seçiliyor, yasaların gerektirdiği sigorta ve eleman çalıştırmayla ilgili resmi işlemler derhal başlatılıyordu.
Sümerbank sayesinde, kampta çalışan bu gençler erken yaşta sigortalı işe girmenin avantajlarından yıllar sonra çok faydalandılar.
Sümerbank kampı kullandığı sürece çevreye zarar vermemeye ve gereksiz yapılaşma yapmamaya özellikle dikkat etti.
Binalar bile çok fonksiyonlu kullanıyordu. Kışın depo olarak kullanılan bina yazın disko oluyordu...
Deniz kıyısında,palmiye ve çam ağaçlarının gölgesinde kurulu, cennetten bir köşe gibi çimlenip, çiçeklendirilmiş bakımlı alanla donatılmış, bu kamp; o yıllarda birçok Sümerbanklı için belki de hayatlarında gördükleri ilk tatil yeriydi.
Ama her güzel hikâyenin sonu gibi bunun da sonu geldi. Sümerbank kapatılınca kampın kaderi de değişti.
Tesis Aydın İl Özel İdaresine devredildi. Satış süreci başladığında Sümerbank çalışanlarının vakfı ve Teksi Sendikası kampı satın almak için girişimde bulundu. Ancak bu girişimler dikkate bile alınmadı.
Önceki yıllarda kampın bir bölümünün işleten, Diana Turizm şirketi, ihleyle tesisin tamamını satın aldı.
Orası artık Ephesia Resort Hotel olarak faaliyet gösteriyor.
Belki hala deniz aynı, sahil aynı, güneş ve rüzgâr aynı…
Ama oranın hafızasında hâlâ Sümerbank çalışanlarının anıları, çocukların kahkahaları ve gazinoda akşam serinliğinde yapılan sohbetler var.
O günleri yaşayan sümerbanklılar için,Kuşadası Sümerbank Kampı, sıradan bir tatil yeri değil…
Kendileriyle her şeyini cömertçe paylaşan büyük bir kuruma duyulan saygının ve minnetin, çok gerilerde kalan, hatırasıydı...
Bu vesileyle kampın yapımında, toprağında, fidanında, yemeğinde, emeğinde hizmeti olup rahmete intikal edenleri rahmetle analım.
Sevgiyle kalın… İLHAN ÖDEN
ÖNEMLİ NOT: Kuşadası sümerbank kampı tüm Sümerbanklıların yararlandığı, kamp dönemleri dışında, fabrika, banka ve mağaza şubelerinin personelleri için düzenlenen eğitim seminerlerine de ev sahipliği yapan bir tesis olmasına rağmen, masraflarının tamamı Nazilli Basma fabrikasına bilanço ediliyordu.
Belki işçi kampları döneminden gelen bir uygulamanın devamı olduğu için, genel müdürlükçe böyle düşünülmüş olabilir ama özelleştirme sürecinde Nazilli Basma Fabrikasının "Zarar eder" görünmesinde bu otuz yıllık kamp masraflarının ağır yükünün etkisi olmadı mı?
Kamp, Diana turizme kiraya verildiğinde kira geliri Nazilli basma fabrikasına mı verilmişti ?
Ne fark eder, bir cepten öbür cebe sonuçta aynı yere gidiyor diyeceksiniz ama diğer fabrikalardan pek fatkı olmamasına rağmen. Nazilli fabrikasının "sürekli zarar eden bir işletme" gibi gösterilmesinin belki de sebebi buydu. "Madem gelirler merkeze , giderler de herkese olmalıydı" Bu adaletsizliği yazmasam da olmazdı.

5 Mart 2026 Perşembe

SEFER TASI, FABRİKA ve RAMAZAN

BEN ve ABLAM

1970’li yıllardan önce, Ramazan aylarında Nazilli Basma Fabrikası’nda güzel bir uygulama vardı. Oruç tutan çalışanlara iki seçenek sunulurdu.

İsteyenler, öğleyin yiyemedikleri yemeğin ücretini maaşlarına ek olarak alırlardı. Buna halk arasında “çiğden ödeme” denirdi. İsteyenler ise iftar vakti fabrikaya gelip öğleyin yiyemedikleri yemekleri sefer taslarına koydurup evlerine götürebilirlerdi.

Lojmanlarda oturan çalışanların çoğu ikinci seçeneği tercih ederdi. Çünkü evde yapılan yemeklerin yanına, fabrikanın Bolulu aşçılarının yaptığı o nefis yemekleri ekleyip ailece yemek bambaşka bir mutluluktu.

Her gün çalışanlara bir yemek fişi ve bir de ekmek fişi verilirdi. Yemekhaneden yemek alma işi ise genellikle çocuklara düşerdi.
Bizim evde bu görev ablamla bana aitti.
İftardan yarım saat kadar önce fabrikaya gider, yemeklerimizi sefer tasına koydurur, sonra koşarak eve getirirdik.

Ben çocukken biraz huysuz sayılırdım. Annemden başkasının yaptığı yemekleri kolay kolay yemezdim. Ama fabrikanın o muhteşem yemekleriyle tanışmam işte böyle oldu.
Bir süre sonra fark ettim ki o yemekler gerçekten başkaydı.

Dalyan köfte…
Yanında püreli dana rosto…
Tas kebabı…
Kadınbudu köfte…
Ankara tava…
İzmir köfte…
Çiftlik kebabı…
Macar kebabı…
Dana Güveç...
Adını daha önce hiç duymadığım yemeklerdi bunlar.

Bir de bildiğimiz yemekler vardı elbette:
Etli kuru fasulye, çoban kavurma, soğanlı yahni, etli nohut, kıymalı yumurta, etli bezelye, pirinç ve barbunya pilaki,bulgur pilavı,etli bezelye,havuç kızartma…
Ama inanın, evde yediğimiz aynı yemekler bile orada pişince sanki ilk defa yiyormuşuz gibi gelirdi.

Tatlılar ve diğer lezzetler de cabasıydı:
Peynirli ve kıymalı börekler…
Çeşit çeşit çorbalar…
Üzüm hoşafı…
Tulumba tatlısı…
Revani…
Tel Kadayıf...
Keşkül...
Peynir tatlısı…
Tahin helvası…
Kayısı kompostosu…
Baklava…
Ve yaz kış ayda en az iki kez yapılan, üstü kavrulmuş susam ve cevizlerle süslü o kocaman kazanlarda pişen aşureler…

Şimdi biri çıkıp
Amma da abarttın İlhan!” diyebilir.
Ama bizim kuşak ve öncesi…
Sümerbank çocukları buna şahittir.
Fabrika sinema salonunun altındaki eski yemekhaneye doğru inen merdivenlerden daha ilk adımı attığımızda, o yemeklerin kokusu bizi sarar, iştahımız kabarırdı.

1970’lerden sonra bu uygulama kaldırıldı. Ramazan ayında oruç tutan çalışanların yemek ücretleri doğrudan maaşlarına eklenmeye başlandı.

Bizim gibi lojmanlarda büyüyen ve sonra fabrikada çalışmaya başlayanlar ise emekli olana kadar, hatta fabrikanın kapanışına kadar o yemekleri yemeye devam etti.

Emekli olduktan sonra, özlediğim bazı yemekleri evde yapmayı denedim. Mesela "kadınbudu köfte"
Ama ne yaptıysam o eski lezzeti yakalayamadım.

Acaba aşçıların eli mi lezzetliydi?
Kullanılan malzemeler mi başkaydı?
Yoksa o dev kazanlar, o büyük ocaklar mı veriyordu o tadı?
Bilemedim…

Şunu söyleyebilirim:
Fabrika yemeklerinden en az sevdiğim yemek olan bulgur pilavını bile bugün özlüyorum.
Demek ki bazı tatlar sadece mutfakta değil, hatıralarda pişiyor.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN 

4 Mart 2026 Çarşamba

İŞTE BU BİZİM HİKAYEMİZ...


Fotoğraftaki herkes Nazilli Sümerbank çalışanı.
 Maalesef öndeki amcam Halil Öden dışındakilerin hepsi vefat ettiler. Mekanları Cennet olsun.


İŞTE BU BİZİM HİKAYEMİZ...

Rahmetli dedem Recep Öden ailesinin tek çocuğuymuş. Osmanlı döneminde, henüz Bulgaristan’da yaşadıkları günlerde dedemi medrese eğitimi için Türkiye’ye göndermişler. İzmir’de eğitim görmüş. Arapçayı anında Türkçeye çevirebilecek düzeyde öğrenmiş, biraz da Farsça biliyormuş. Bunların yanında müfredatta hangi dersler varsa onları da görmüş.

O dönem okuma yazma bilenlerin üst düzey memur olabildiği zamanlarmış. Eğitimini bitirdikten sonra Bulgaristan’daki ailesinin yanına dönmüş. Baba mesleği olan saraçlığa başlamış. Sanayinin henüz gelişmediği günlerde gerek binek olarak gerekse günlük işlerde hayvanlar kullanıldığından saraçlık dönemin geçerli mesleklerinden biriymiş.

Evlenmiş, aile kurmuş ve çocukları olmuş. Bulgaristan’da baskı ve sıkıntılı günler başlayınca mal mülk ne varsa geride bırakıp sadece günlük eşyalarını bir at arabasına yükleyerek Türkiye’ye kaçmışlar. Yolda arabaları dereye devrilmiş ve yanlarında getirdikleri ne varsa onları da kaybetmişler.

Devlet dedem ve ailesini Sivas’ın Şarkışla ilçesine yerleştirmiş. Hayvan ve arazi vermiş ama dedem hayatında hiç çiftçilik yapmadığı, yardım edecek yaşta çocukları da olmadığı için bu işi sürdürememişler. Bir dönem orada kaldıktan sonra daha iyi iklim şartlarına sahip, o zaman Söke’ye bağlı bir köy olan Didim’e taşınmışlar.

Devlet bugün Tavşanburnu kampının olduğu yeri ve yolun üst tarafındaki bir tarlayı onlara vermiş. Dedem Didim’de küçük bir dükkân açıp saraçlık mesleğine devam ediyormuş. Ailenin en büyük çocuğu olan babam ve ninem bakabildikleri kadar tarla ve hayvanlara bakıyorlarmış. Koyacak ağılları olmadığı için geceleri mandalarını Tavşanburnu kampının önündeki minik adaya çıkarıyorlarmış.

Didim’deki hayatlarından da pek memnun değillermiş. Ninem çocuklara ancak bakabildiğinden bütün iş babama kalıyormuş. Arazi zaten verimsizmiş. Üstüne zorlukla yetiştirdikleri ürünler olgunlaşmaya başladığında yaban domuzları gelip ne varsa darmadağın ediyorlarmış. Babam gündüz tarla ve hayvanlarla uğraşıyor, gece elinde dolma tüfekle tarlada nöbet tutuyormuş. Kısacası henüz delikanlılık döneminde olan babam da işlerin hakkından gelemez durumdaymış.

Nazilli’de fabrikanın açıldığını duymuşlar. Arazileri ve hayvanları bırakıp Nazilli’ye gelmişler. O zamanlar fabrikada günlük nakliye işlerinde hayvanlar kullanılıyormuş. Yaşı ileri olmasına rağmen dedemi saraç olarak işe almışlar. Garaj ve itfaiye binasının yanında ağaçtan yapılmış bir kulübede nakliye arabalarının hayvan koşumlarının yapımı ve bakımı ile uğraşıyormuş.

Babam dokumada, halalarım iplikte çalışmaya başlamışlar. Kısa bir süre ninem de çalışmış. O zamanlar ailede ne kadar çok kişi fabrikada çalışıyorsa onlara lojman önceliği veriliyormuş. Herkes çalışıyor, ev kirası yok, elektrik ve su fabrikadan, bir öğün yemek var. Fabrika demir somya, battaniye gibi demirbaş eşyalar da vermiş. Nazilli’de özledikleri hayata kavuşmuşlar.

Dedemin medreseden arkadaşları o sıralar önemli makamlara gelmişler. Dedemi de bulundukları yerlerde memuriyete geçmeye ikna etmeye çalışıyorlarmış. Didim’den de “Recep Aga gelsin mallarının tapularını alsın” diye köy bekçisini göndermişler.

Dedem Nazilli’de rahata kavuşunca artık yeni maceralara girmeye gerek duymamış. Arkadaşlarının tekliflerine kulak asmamış. Didim’deki tarlaların ve arazilerin tapularını da “Tapuyu alırsam bizi Didim'de ikamete mecbur ederler” diyerek gidip almamış. O zamanlar henüz turizm başlamamış, yerleşim bölgelerinden uzak deniz kıyısındaki arazilerin de pek değeri yokmuş. Bu yüzden kayıplarını önemsememişler.

Yıllar sonra değerleri artınca pişman olup ellerindeki tahsis belgeleriyle arazileri almak için girişimlerde bulunmuşlar ama ya yeterince uğraşamadılar ya da belgeleri yetersiz bulunduğu için arazileri alamadılar. Zengin olma hayallerimiz de böylece suya düşmüş oldu.

Devlet de o araziyi başkalarına vermemiş. Tatil kampı yapmış. 1987 senesinde gidip bir zamanlar dedeme ve ailesine ait olan o kampta para ile çadır kurarak üç beş gün kamp yaptık.

Fabrikada motorlu araçlar kullanılmaya başlanınca dedemin saraçlık işi sona ermiş. Zaten geç yaşta işe başladığı için iyice yaşlanmış olduğundan, o zamanlar lojmanlarda henüz banyo olmadığı için lojmanlar arasındaki fabrika hamamına sorumlu olarak verilmiş. Orada yaş haddinden emekli oluncaya kadar çalışmış.

Babamın en küçük kardeşi Halil amcam Sivas’ta doğmuş. Bulgaristan sürecini yaşamamış. O da askerden önce katlamada, askerlikten sonra dokuma makine bakım bölümünde çalışmış. Dedem emekli olunca, Sümerbank oturdukları lojmanı amcama tahsis etti. Amcamlarda 1980’li yıllara kadar da orada oturdular.

Babam dokumada çalışmış. Annem de o sıralarda dokumanın bobin kısmında çalışıyormuş. 1953 yıllarında tanışıp evlenmişler. Önce ablam doğmuş. Ben ise Sümerbank lojmanlarına yerleştiklerinde doğmuşum.


Aile hikatemiz babamdan dinlediğim haliyle 
Bulgaristan’dan Sivas’a, Sivas’tan Didim’e, Didim’den Nazilli’ye... Sıkıntılardan, mutluluğa doğru böyle uzayıp gitmiş.

Babamdan sonra ablam ve ben de Sümerbank’ta çalıştık. Rahmetli eşim de şehirdeki Sümerbank satış mağazasında memurdu.

Yazdıklarımdan da anlaşılacağı gibi hayatımız hep Sümerbank ve çevresinde geçti. Sahip olduğumuz ne varsa hepsini Sümerbank’a borçluyuz. Allah yapanlardan razı olsun, çalışıp ebediyete intikal edenlerin hepsine rahmetiyle muamele etsin. Yaşayanlara sağlıklı uzun ömürler versin.

Ben hâlâ Sümerbanktan kopamadım. Havalar güzel olduğunda her gün yürüyüş yapıyor, fabrikanın önünden geçip, Sümerpark’ta dolanıp havasından nasipleniyorum. Günden güne durumları daha kötüleşen binalara uzaktan bakarken, çocukluk günlerim, çalıştığım dönemler, mesai arkadaşlarım gözümün önüne geliyor; bazen gülüyor, bazen hüzünleniyorum.

Yürürken,düşünüyorum. Sümerbank bu ülkeye, Nazilli’ye ne kötülük yapmış?
Bu kinin, vurdumduymazlığın, vefasızlığın, üstüne serpilmeye çalışılan ölü toprağının sebebi ne? 
Anlamaya çalışıyorum. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN 





3 Mart 2026 Salı

SÜMERBANK CAMİİ


SÜMERBANK CAMİİ

1958 yılında Sümerbank lojmanlarında doğmuşum. Camimiz ise ben doğduktan bir yıl sonra açılmış. Bu bakımdan camiyle tanışıklığımız, Sümerbank çalışanı olmadan çok önce başladı. Benim için camimiz; fabrika kompleksi içindeki hastane, okul, kütüphane gibi diğer sosyal ünitelerden çok farklı değildi. Fabrikanın doğal ve önemli bir parçasıydı.

Rahmetli dedem Recep Öden’in, camide imam olmadığı zamanlarda ve özellikle Ramazan ayında, fabrikada çalıştıkları için teravih namazı kılamayan işçilere gece iş çıkışında camide teravih namazı kıldırdığını biliyorum. Camiyle erken tanışıklığımızın sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum. Yapıldığı dönemde camimiz tartışmasız Nazilli’nin en güzel camisiydi. Bana göre bugün bile hâlâ en güzellerinden biridir.

Kimse bizi zorlamasa da yaz tatillerinde mahalleden arkadaşlarımızla birlikte camiye gider, namaz surelerini ve Kur’an-ı Kerim’i öğrenmek için kurslara katılırdık. Kurs sırasında sık sık camimizin ününü duyan ziyaretçiler gelirdi. Onların caminin mimarisini, renkli vitraylarını, kartonpiyerlerini, duvar motiflerini, hat levhalarını ve ahşap işlemelerini hayranlıkla inceleyişlerini izlerdik. Sanki caminin sahibi bizmişiz gibi gururlanırdık.

Fabrika kapatılıp üniversiteye devredildi. Lojmanlar ve okulumuz yıkıldı… Sümerbank adını taşıyan ne varsa birer birer tarihe karıştı.

Bugün Sümerbank adını taşıyan tek yapı “Sümerbank Basma Fabrikası Camii” kaldı. Bu yüzden biz Sümerbank çalışanları için camimizin ayrı bir değeri vardır.

Fabrikada bir dönem 20 bin kişi çalıştı. Bunların büyük bir kısmı fabrikaya ait 480 lojmanda yaşadı; çocukları da benim gibi gözlerini bu lojmanlarda dünyaya açtı. Aradan yıllar geçse de insanlar zaman zaman buraya gelip eski günleri yad ederler. Gözleri Sümerbank’tan kalan izleri arar.

O zamanlar camimiz bugünkü gibi sakin değildi. Cuma günlerinde, Ramazan ayında ve bayram sabahlarında camide namaz kılacak yer bulunmazdı. Cami bahçesine hasırlar serilir, cami içindeki cemaat kadar dışarıda da insan olurdu.

Fabrika açık olduğu sürece istisnasız her Sümerbank çalışanının maaşından küçük bir miktar cami için kesinti yapılırdı. Fabrika kapanıncaya kadar caminin inşaat, bakım, elektrik, su ve marangozluk gibi tüm giderleri Nazilli Basma Fabrikası tarafından karşılandı. Sümerbank kurumu, camisine adeta gözü gibi baktı. Çalışanların da camide maddi ve manevi katkıları oldu.

Bugün Nazilli’nin başka mahallelerinde oturan bazı Sümerbanklılar hâlâ namaz kılmak için camimize gelirler.

Herkes unutsa da yaşayan Sümerbanklılar ve vefat eden Sümerbanklıların çocukları olarak bizler unutmuyoruz. Eskisi kadar sık gidemesek de orası bizim camimizdir.  İLHAN ÖDEN

25 Şubat 2026 Çarşamba

DİLEKÇE

DİLEKÇE
Geçmişte yaşadığım güzel bir anımı anlatayım... Ne zaman fasulye yemek istediğimi söylesem rahmetli eşim, "Keşke akşamdan söyleseydin de fasulye ıslatsaydım" der, o güne yetişmeyeceğinden kuru fasulye yiyemezdim. Bir akşam eşim yattıktan sonra bir bardak fasulye ıslattım yanına da... "Bugün Kuru fasulye yemek istediğimden, gereken işlemlerin yapılmasını önemle rica ederim. İlhan ÖDEN " diye bir dilekçe yazıp bıraktım. Sabah eşim uyurken kalkıp fabrikaya çalışmaya gittim... Akşam geldiğimde kuru fasulye pişmişti. Hem gülümsedim hem de hüzünlendim. Mekanı cennet olsun... İLHAN ÖDEN