TÜRKİYE'Yİ ve SÜMERBANK'ı çok seviyorum.
25 Şubat 2026 Çarşamba
DİLEKÇE
24 Şubat 2026 Salı
DONDURMA KAYMAK…
Gözümüz yolda, kulağımız ezberlediğimiz o sesteydi:
"Dondurmaaa… Kaymaak!.."
Annemizden parayı alana kadar içimizi bir telaş kaplardı. Ya hızlıca geçip giderse… Ya yetişemezsek…
Yaz biter, havalar serinlerdi. Dondurma mevsimi kapanınca üç tekerlekli arabalar küçük bir operasyonla Şamişi arabasına dönüşürdü.
Bu kez akşamüstleri yollarını gözlerdik.
Sümerbank lojmanlarının kadrolu dondurmacısı vardı: “Hoca” lakaplı, çelimsiz, kasketli, ellili yaşlarda bir amca. Çırpı bacaklarıyla o arabayı akşama kadar yorulmadan sürerdi. Dondurması da güzeldi ama asıl meşhur olan, kendi yaptığı bol fıstıklı, ballı Şam tatlısıydı.
Biz ona “Şambali” derdik. Başka yerde pek duymadım ama bizim dilmizde adı oydu.
Paylaşmayı bilirdik. Arkadaşımızın parası yoksa, şambaliyi spatulaya benzeyen o aletiyle ortadan ikiye böldürür, baklava dilimi gibi pay ederdik. Kenarları güzel kızarmış kısmı bana daha lezzetli gelirdi. O çıtır tat hâlâ damağımdadır.
Sonra bir gün seyyar dondurmacılara yasak geldi. Sokaklardan o ses çekildi. Dondurma artık vitrinde satılır oldu. Şamişi devam etti ama o sokakların heyecanı kayboldu.
Hoca amca da yıllar önce aramızdan ayrıldı.
Şimdi yaz sıcağında biri “Dondurmaaa kaymaak!..” diye bağırsa, belki biz yine kapıya koşarız.
Bu vesileyle Hoca amcaya bir rahmet okuyalım.
Bazı insanlar küçücük arabalarla koca bir çocukluğu taşır.
Sevgiyle kalın. İlhan ÖDEN
18 Şubat 2026 Çarşamba
PODYE (Geçmiş zaman notları)
Babalarımız, annelerimiz bizi “Eti senin, kemiği bizim” diyerek öğretmene emanet ederlerdi. Ödev yapmaz ya da yaramazlık yapar, öğretmenden azar işitirsek annemize, babalarımıza sebebini anlatmaktansa susmayı tercih ederdik. Öğretmenimizi ailemize şikayet etmek aklımızın ucundan bile geçmezdi.
İlkbaharda öğretmenlerimiz nezaretinde bir kaç sınıf birlikte kır gezilerine giderdik. Kibrit kutusuna tuz koyar, haşlanmış yumurta ve patates yerdik. Hemen her gün yediğimiz şeyler olsa bile, bize en zengin kahvaltılardan daha güzel gelirdi.
Ortaokul bitinceye kadar saçlar erkek öğrenciler 3 numara kabak tıraşı olurdu. Saç uzatmak için yaz tatilini beklerdik. Her hafta tırnak ve temizlik kontrolü yapılırdı. Yerli Malları Haftası ve diğer özel günler ayrı bir heyecandı. Topluca sinemaya gidilir, okula sihirbaz gelirdi.
Karneye notlar rakam olarak yazılmaz, "Zayıf - Orta - İyi - Pekiyi" şeklinde yazılırdı. Tüm derslerimiz "pekiyi" olsa bile son sınıfta "okul bitirme sınavı" yapılırdı. İlkokulda, ortaokulda ve lise sonda o sınava girilirdi.
İşte böyle… Çocukların, yarıştırılmadığı, öğrenmeden sınıfların asla geçilemediği, herkesin eşit şansa sahip olduğu, derslerin yanında, tiyatro, müzik, folklör ve sportif çalışmalara önem verildiği, çeşitli sosyal kollarla öğrencileri hayata hazırlayan çalışmaların yapıldığı, eğitimde saygı ve disiplinin öncelikli olduğu çok güzel yıllardı.
5 Şubat 2026 Perşembe
SİZE BİR MASAL ANLATAYIM.
ÇALIŞKAN ADAMIN MASALI
Bir zamanlar çalışkan bir adam vardı.
1933 yılında, dedesinden kalan dört inekle hayvancılığa başladı.
Bahçesindeki portakalları satıp borçlanarak iki inek daha aldı.
Ağılını kendi emeğiyle kurdu,
hayvanlarının bütün ihtiyaçlarını kendi elleriyle karşıladı.
Zamanla emeğinin karşılığını fazlasıyla aldı.
Sütünü, etini, yumurtasını satıyor;
mutlu, huzurlu ve bereketli bir yaşam sürüyordu.
Onun sayesinde yıllardır kaderine terk edilmiş köyde bir hareket başladı.
Yeni evler yapıldı, iş yerleri açıldı, köy gelişti, kalabalıklaştı.
Ama bu durum,
uzak diyarlarda yaşayan ve dünyadaki bütün ineklere, koyunlara, tavuklara sahip olmak isteyen
hırslı ve kötü niyetli adamların hoşuna gitmedi…
Bir süre sonra çalışkan adam hastalandı ve öldü.
Ölene kadar büyüttüğü işleri çocukları devraldı.
Çocuklar işleri daha da geliştirdi:
inekler kırk bire, koyunlar kırk üçe, tavuklar dört yüz altmış sekize ulaştı.
Her şeye sahip olmak isteyen adamlar,
çiftliğin düzenini bozmak ve et, süt, yumurta piyasasını ele geçirmek için
köyü yönetenleri kullanmaya karar verdiler.
Köye güvendikleri bir adam gönderdiler.
Adam köylüleri ikna etti:
“O dönem devri bitti artık, serbest piyasa var şimdi.
Herkes kendi ürününü üretsin, istediği fiyattan satsın.
Köy sizin ama kaymağını yiyorlar, onları aradan çıkaralım.” dedi.
Vaadler cazipti.
Bugünü düşünen, yarını göremeyen köylülerin aklı çelindi.
İtiraz edenler oldu ama çoğunluk vaatlere inandı.
Önce çalışkan adamın çocuklarını itibarsızlaştırdılar.
“Zarar ediyorlar” dediler.
“Kapanırsa,kapansın. Biz size daha iyisini daha ucuza veririz” diye kandırdılar.
Köyde ürün satmalarını engellediler.
Çocuklar çaresiz kaldı.
Bir süre birikimleriyle ayakta durmaya çalıştılar.
Direndiler.
Ama sonunda tavukları satmak zorunda kaldılar.
Tavukları almak isteyenleri engelleyip,
Çaresiz kalan çocukların bütün tavukları yok pahasına, kendileri aldılar.
Para kısa sürede bitti.
Bu kez koyunlar karşılığında yem önerdiler.
Çocuklar düşündü:
“Belki koyunları verirsek inekleri kurtarırız.”
Koyunları verdiler.
Yem birkaç ay ancak yetti.
İnekler yaşlanmıştı, artık doğurmaz olmuşlardı.
Borçlar büyüdü.
Sonunda inekleri de aldılar.
En yaşlı ineklerden birini,
Sanki iyilik yapıyormuş gibi köy okuluna bağışladılar.
En semiz ve genç olanları ise kendileri paylaştı.
Acıktıkça kesip, kesip yediler…
Böylece,
dünyadaki bütün ineklere, koyunlara, tavuklara sahip olmak isteyen adamlar
amaçlarına ulaştı.
Köylüler önce fark etmedi.
Fark edenlerin sesine de kimse kulak vermedi.
Hatta sevinenler bile oldu.
Ama zamanla köyün düzeni bozuldu.
Para bir gün ona, bir gün başkasına gidiyor, dolaşıp duruyordu.
Ama dışarıdan yeni para gelmiyordu.
O zaman hata yaptıklarını anladılar.
Artık çok geçti…
Masal burada bitti...
Ben bu masaldan bir şey anlamadım diyenler...
İneklerin yerine fabrikaları,
koyunların yerine banka şubelerini,
tavukların yerine satış mağazalarını koyun…
Belki o zaman anlarsınız.
Yok hâlâ anlamadıysanız,
magazin programlarını izlemeye devam edin.
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN
PAZAR FİLESİ
1970’lerden önce naylon poşet yoktu. Çarşıya, pazara sepetle ya da fileyle gidilirdi. File, kalınca pamuk ipinden örülmüş, minik karelerden oluşan, ağ gibi delikli bir torbaydı. Üst tarafında yine aynı ipten yapılmış, çanta sapını andıran tutamaçları olurdu. Boşken büyükçe bir mendil gibi katlanır, cepte ya da çantada taşınırdı.
Belediye otobüslerine sepetle binmenin yasak olduğu günlerde file, sepetin yerini almıştı. Hafifliği ve taşınabilirliği sayesinde sepet taşıma zahmetinden kurtarırdı insanı. Ekmek, meyve, patates, soğan gibi iri sebzelerle paketli bakkaliye ürünlerini taşımaya uygundu.Marketlerde poşet parası alınmaya başlanınca file yeniden gündeme geldi ama bir daha eski günlerdeki kadar yaygınlaşamadı.
Haftalık pazar masraflarının beş lirayla karşılandığı günlerdi. Fileler dolu, yollar uzun, eller acılıydı. Ama file ağırsa ev bereketliydi. O günlerde Sümerbank, ağır file saplarının elleri acıtmaması için küçük bir aparat yaptırmış.
Çocukluk yıllarımıza yetişmedi; kullananı da, aparatı da görmedim. Ama düşüncesi bile, Sümerbank’ın insanı önceleyen anlayışını anlatmaya yetiyor.
Bugün fileler var ama eskisi gibi dolu değil.Umarım herkesin alım gücü iyileşir, yine filelerin ağır olduğu günlere kavuşuruz. Sapları elimizi acıtsa da, dolu filelerle, mutlu ve huzurlu, evlerimize döneriz.Çünkü ağır file, yalnızca yük değil; bolluğun, umudun ve birlikte yaşamanın işaretidir.
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN
31 Ocak 2026 Cumartesi
ANTON DUVARDAN ATLADI.
Yıl 1976… Üniversite sınavını kazanıp İstanbul’a gitmiştim. Rumelihisarı’nda bir evde kalıyordum. Boş vakitlerimde, hemen boğazın kıyısındaki Rumelihisarı Spor Kulübü’nün lokaline giderdim. Lokalde langırt, bilardo gibi masa oyunları vardı. Benim yaşlarımdaki gençler oynar, ben de onları seyrederdim.
Bir gün Anton isimli, Ermeni asıllı bir delikanlı bana bilardo oynamayı teklif etti. Bilirsiniz, bilardoda kaybeden oyuncu masa kirasını ve içilen çay, gazoz gibi içeceklerin parasını öder. Anton aklı sıra, “Anadolu’dan gelmiş, saf, oyun bilmez bir delikanlı” diye beni gözüne kestirmiş, “Yer, içer hesabı da ödetirim” diye düşünmüş olmalıydı.
Oyuna başladık. Ben onun aldığı sayılardan her defasında bir-iki sayı fazla yapıp yavaş yavaş arayı açmaya başladım. Yaklaşık yarım saat kadar oynadıktan sonra Anton tuvalete gitti. Ben de elimde bilardo istekasıyla masa kenarındaki sandalyeye oturup beklemeye başladım.
Beş dakika geçti, on dakika geçti… Anton hâlâ yoktu. Az sonra lokalin işletmecisi geldi ve bana:
— Delikanlı, sen neyi bekliyorsun? dedi.
Durumu anlattım. Gülerek:
— Boşuna bekleme, Anton arkadaki duvardan atladı gitti, dedi.
— Peki hesap ne olacak? diye sordum.
— Kuyumcunun yanında çalışıyor, parası yoktur, ondan kaçmıştır. Haftalığını alınca ondan alırım, dedi.
İkimiz de güldük.
Zavallı Anton… Nereden bilecekti Nazilli’de büyük bir fabrika olduğunu; lokallerinde, bahçesinde masa tenisi, langırt, bilardo masaları, mini golf sahaları, tenis kortları, basketbol ve voleybol sahaları bulunduğunu… Güreş, boks, bisiklet, paten ve hatta eskrim gibi pek çok sporun Sümerbanklı gençler ve çocuklar tarafından bilindiğini…
Nazilli Sümerbank işte böyle bir yerdi. Çalışanlarına ve ailelerine Avrupa standartlarında bir yaşam ortamı sunuyor, sosyal alanda bilgili, görgülü bireyler yetişmesine katkı sağlıyordu.
Biz Nazilli’de haftada üç kez fabrika sinemasında en yeni filmleri izlerken, İstanbul’da kaldığım süre içinde yalnızca bir kez sinemaya gidebildim. Rumelihisarı’nda sinema yoktu; en yakın sinemalar Taksim ve Beşiktaş’taydı. Bir kez gittim; film sona erdiğinde otobüs seferleri bitmiş, son otobüs gitmişti. Beşiktaş’tan Rumelihisarı’na kadar yürüyerek geldim. Taksi tutacak param yoktu (gece tarifesiyle). Böylece sinema defteri bir daha açılmamak üzere kapanmış oldu.
Anlattığım olaylar, benim yaşadığım küçük anılardan sadece biri. Kim bilir ablalarımız, ağabeylerimiz, kardeşlerimiz buna benzer neler yaşadılar… Belki bir gün onlar da yaşadıkları tatlı anılarını yazarlar, ben de sizlerle paylaşırım.
İşte böyle…
28 Ocak 2026 Çarşamba
SARI 25 LİK.
Okul önlerinde gün boyu seyyar satıcılar beklerdi. Teneffüs zili çaldığında, ya seyyar satıcıların arabalarının etrafında ya da okul kooperatifinin küçük penceresinin önünde toplaşırdık.
Okula, karşı komşumuz rahmetli Cimcim Ali (Ali Doyran) ile birlikte gidip gelirdik. Ali benden bir yaş büyük, bir sınıf öndeydi. O da her gün 25 kuruş harçlık alırdı. O yıllarda hem gümüş rengi parlak 25’likler hem de sarı 25’likler tedavüldeydi.
O zamanlar haftanın altı günü okul vardı; cumartesi günleri yarım gün ders yapılırdı. Haftanın en az bir günü, sarı 25’lik yüzünden okula geç kalır, öğretmenlerimizden azar işitirdik.
Sonradan öğrendik ki, bazı dönemlerde basılan sarı 25’liklerin alaşımında az da olsa altın varmış. Alaşım değeri, üzerindeki rakamsal değerin üstündeymiş. Bu özellikteki sarı 25’likler kısa sürede ortadan kayboldu.
Sevgiyle Kalın. İLHAN ÖDEN







