ZAMAN TÜNELİNDEN...
ZAMAN TÜNELİNDEN...
1937 yılından, dönemin başbakan yardımcısı rahmetli Necmettin Erbakan’ın 1978 yılında temelini attığı yeni dokuma salonu ve yeni yemekhane binalarının inşaatları tamamlanıncaya kadar, fabrikanın işçi yemekhanesi; sinema ve balo salonunun bodrum katındaydı.
İşçi yemekhanesi, sosyal hizmetler bürosu, sinema salonu, tabldot bölümü, sinema makine dairesi, kulis ve lokallerin yer aldığı bu yapıya “Kantin Binası” denirdi. Kantin Binası; davetlerin, toplantıların, düğünlerin, baloların, sinema ve konser gibi kültürel etkinliklerin yapıldığı, fabrikanın gözdesi, adeta vitriniydi.
Fabrikanın basmahane binasının, su santraline bakan köşesinde bir de buzhane bulunuyordu. Yere doğru uzanan, yaklaşık 1,5 metre uzunluğunda, 15x20 cm ebatlarında buz oluşturan kalıplar; bugün kullanılmaz hâlde olsalar da hâlâ yerlerindedir.
Bu uygulama, meşrubat şirketlerinin piyasaya hâkim olduğu 1970’li yıllara kadar devam etti. Bilinen “çok uluslu markalar”, reklam kampanyaları ve tekelleşme yoluyla sektörü ele geçirip her yere girince; bizim fabrika gazozhanesiyle birlikte şehirlerde üretilen yüzlerce yerel gazoz markası da birer birer yok olup gitti.
Sümerbank kapatıldıktan 25 yıl sonra bile, onu neden hâlâ bu kadar çok sevdiğimizi sanırım şimdi daha iyi anlarsınız. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN
Bütün bu işlemler için kış aylarında günde yaklaşık 150 ton toz kömür kullanılırdı. Soma ve çevresinden temin edilen düşük kalorili kömürler, Gıdıgıdı hattını kullanan ve haftada birkaç kez sefer yapan “Kömür Treni” dediğimiz lokomotiflere bağlı onlarca büyük vagonla taşınır, enerji santrali çevresindeki açık kömür alanına boşaltılırdı.
Santralin kömür ihtiyacı 1980’lere kadar vagonetlerle insan gücüyle taşınarak karşılanırken, 1980 sonrası elektrikli taşıma bantları devreye girdi. Bu bölüm son derece yorucu ve işçi sağlığı açısından riskliydi. Bu nedenle burada üç-beş yıl çalışan işçiler, zaman içinde daha uygun koşullardaki birimlere geçirilirdi.
Enerji santralinde her biri üç katlı bina büyüklüğünde dört adet Babcock-Wilcox kazanı bulunurdu. Izgaraları kömürü içeri alacak şekilde kendinden hareketli, içi ateş tuğlasıyla örülü, gövdesi su soğutmalı olan bu kazanlar; alınacak suyun atık baca dumanı içerisinden geçirilerek ısıtıldığı, dönemine göre oldukça modern tesislerdi.
20 atmosfer basınçla çalışan kazanlardan ikisi sürekli çalışır, bu sırada diğer ikisinin bakımı yapılır ve ihtiyaç hâlinde devreye girmek üzere yedekte bekletilirdi. Bu devasa kazanlar 24 saat kesintisiz çalışır, tonlarca kömür tüketirdi.
Kazanda yanan kömürün artığı, kazan altındaki “cehennemlik” denilen bölümden vagonetlere dökülürdü. Önceleri insan gücüyle taşınan bu artıklar, daha sonra elektrikli çıkrık sistemine bağlı çelik halatlarla çekilerek fabrika dışındaki “kömürlük” alanına boşaltılır, bu yanık kömüre “cüruf” denirdi.
Cüruflar, adeta denizden çıkmış süngerleri andıran, kızılımsı renkte, başka küllere benzemeyen, oldukça sert maddelerdi. Nazillililer bunlara halk arasında “kömür boku” derdi. Kömürlük alanında bu cüruflardan öbek öbek dağlar oluşurdu.1980’lere kadar Nazilli’nin ana caddeleri dışındaki sokakları bugünkü gibi değildi. Özellikle Aşağı Nazilli’deki Dumlupınar, Karaçay ve Çapahasan mahallelerinin sokakları kış aylarında çamurdan yürünmez hâle gelirdi. Yukarı Nazilli’nin kenar sokaklarına, hastane ve okul bahçelerine, hatta çevre köylere fabrikanın ürettiği cüruflar belediye araçlarıyla taşınır, yollara serilirdi.
Fabrika, şehir dışından gelenlere makbuz karşılığı ücretle verdiği cürufları Nazilli Belediyesi’ne ücretsiz verirdi. Cüruflarımız sayesinde hemşehrilerimiz çamura saplanmaktan, su birikintilerinin üzerinden çekirge gibi zıplayıp atlamaktan kurtulurdu.
Bugün sözünü ettiğim bölgelerde herhangi bir kazı yapılsa, 70–80 santimetre derinlikte sanki dün serilmiş gibi hâlâ şekli bozulmadan duran cüruf katmanlarını görmek mümkündür.
Lafı uzattığımın farkındayım; fakat asıl yazmak istediğimi cümleyi yazmak için bu için bu girişi yapmam gerekiyordu.
Kusuruma bakmayın ama aklımdan geçeni aynen yazacağım “Nazilli, Sümerbank’ın bokuna bile muhtaçtı.”
Ne yazık ki, vefasız çıktı, kendini bir zamanlar ülkenin en büyük ilçesi yapan Sümerbank'ı çabuk unuttu. Bunları birilerinin hatırlatması, arada bir hafızayı tazelemesi gerekiyor. Bu görev de bana düşüyor… Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN
BİR NİMETİ NASIL TÜKETTİK?
Su, bir dönem kamuya ait, ortak ve ücretsiz bir nimet olarak algılanırken; bugün ekonomik değeri olan, piyasası oluşmuş bir tüketim maddesine dönüşmüştür. Bu değişim yalnızca suyun kullanım biçimini değil, toplumsal alışkanlıklarımızı da köklü biçimde etkilemiştir.
HAYATIN KAYNAĞI
Su, insanlık tarihi boyunca yaşamın temel unsuru olmuştur. İnsan, hayvan ve bitki için vazgeçilmez bir ortak kaynak olan su, bugün ise ciddi bir ticari meta haline gelmiştir.
Günümüzde bazı restoranlarda bir litre suyun, neredeyse bir litre benzin fiyatına yaklaşan bedellerle satılması, suyun geldiği noktayı çarpıcı biçimde göstermektedir. Bu durum, özellikle gelecek nesiller açısından endişe vericidir.
Bizler, susamış birine su vermenin en büyük sevap sayıldığı; su karşılığında para almanın ise ayıp görüldüğü bir kültürün içinde büyüdük. O dönemde suyun bir gün alınıp satılan bir ürün olacağı kimsenin aklımıza gelmezdi.
SOKAK ÇEŞMELERİ ve SEBİLLER.
Geçmişte sıradan evlerin çoğunda musluk bulunmazdı. Kullanma suyu bahçelerdeki tulumbalardan temin edilir, içme suyu ise mahalle aralarındaki sokak çeşmelerinden testilere doldurulurdu. Belediyeler, sokak çeşmelerini ücretsiz bir kamu hizmeti olarak sunardı.
Nazilli’nin geçmişte daha sulak bir yer olması nedeniyle bazı evlerin bahçe duvarlarından yola doğru uzanan artezyen suları gün boyu akardı. Bu sular içme, temizlik ve bahçe sulama gibi amaçlarla sınırsızca kullanılırdı. Hayvan sahipleri de sürekli akan suyun önündeki yalaklarda hayvanlarını sulardı.
Ayrıca çarşıda, pazar yerlerinde, cami avlularında ve bazı dükkânların önünde soğuk su sebilleri bulunurdu. Susayanlar zincire bağlı tası doldurup içerdi. Yol kenarlarında ve tarla yollarında ise küçük korunaklar içinde içme suyu küpleri bırakılır; yoldan geçenler buradan faydalanırdı.
DUA İLE ÖDENEN BEDEL
O dönemde suyun karşılığı para değildi. Su içenler “Allah sular kadar ömür versin”, “Allah yapanlardan razı olsun” gibi dualarla minnettarlıklarını ifade ederlerdi. Su, maddi değil manevi bir bedelle karşılanırdı.
SU EVE GİRİNCE
Zamanla su, sokaklardan evlerin içine girdi. Musluklardan akmaya başlayan su sayesinde günlük işler kolaylaştı; yemek, temizlik ve banyo gibi ihtiyaçlar zahmetsizce karşılanır oldu.
Ancak bu kolaylık, suyun algılanan değerini de düşürdü. “Zahmetsiz olan değersiz olur” sözünde olduğu gibi, çeşme suyuna karşı tutum değişti ve eski kıymeti kalmadı.
SONRA ŞİŞEYE GİRDİ.
Daha sonra çevre köylerden getirilen teneke damacana suları yaygınlaştı. Bu sular toprak küplere doldurularak tüketilmeye başlandı. Zamanla yumuşak suya alışıldı ve damacana suyuna bağımlılık oluştu.
Şişe suyunun kahvehanelerde kahvenin yanında servis edilmeye başlanması, bu dönüşümün önemli bir dönüm noktası oldu. Ardından lokanta, pastane ve düğün salonlarında şişe suyu yaygınlaştı.
Bu süreçte çeşme suyu giderek gözden düştü. Sokak çeşmeleri kullanım dışı kaldığı için birçok belediye bunları kaldırdı ve yerine merkezi noktalara “iyi su” çeşmeleri yerleştirdi.
PLASTİK ÇAĞI
Cam şişe ve teneke damacanaların yerini zamanla pet şişe ve pet damacanalar aldı. Başlangıçta fiyatlar makulken, zaman içinde ciddi artışlar yaşandı.
Bugün dar gelirli vatandaşlar ticari suları almakta zorlanmakta, belediyelerin nispeten daha ucuz sularına yönelmektedir. Ancak çevre kirliliği nedeniyle çeşme sularının kalitesi de eskisi gibi değildir.
ARITMA ÇÖZÜM MÜ?
Ev tipi arıtma cihazları bir alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu cihazların ekonomikliği ve çevresel etkisi tartışmalıdır. Bazı sistemlerin bir litre temiz su üretirken beş litreye kadar atık su oluşturduğu iddia edilmektedir ki bu durum ayrı bir israf sorunu doğurmaktadır.
ASIL KORKUMUZ.
Çocukluğumuzda suyu, tüm insanlığa verilmiş bir nimet olarak görürdük. Bugün ise suyun alınıp satılan bir ürün haline gelmiş olması, bu algının ne kadar değiştiğini göstermektedir.
Benzer bir sürecin hava için de yaşanıp yaşanmayacağına dair kaygılar bulunmaktadır. “Torosların bol oksijenli havası” gibi sloganlarla havanın bile ticari bir ürüne dönüşmesi ihtimali, uzak bir senaryo değildir.
VE SONUÇ.
Bu nedenle mesele yalnızca suyun ticarileşmesi değil; doğayla, nimetle ve paylaşım kültürüyle kurduğumuz ilişkinin kötüye dönüşümüdür. Korku ve üzüntümün temel sebebi de budur.
Sağlıcakla kalın. İLHAN ÖDEN
Nazilli Sümerbank’ın, modern araçlardan oluşan ve o yıllarda pek çok vilayetin bile sahip olamadığı tam teçhizatlı bir İtfaiye Teşkilatı vardı. Fabrikanın kurulduğu 1937 yıllarında dahi, fabrika içindeki tüm bölümlerde itfaiye binasındaki santrale doğrudan bağlı özel yangın ihbar hatları bulunuyordu. Bir düğmeye basıldığında, itfaiye binasındaki ışıklı panoda yangının çıktığı yer anında görülebiliyordu.
Fabrika ve lojmanlardaki yangınlara müdahale etmek üzere daima hazır bekleyen iki tam donanımlı itfaiye aracı vardı. Fabrikamızın itfaiyecileri, ihtiyaç hâlinde şehirde ve çevrede çıkan yangınlara da müdahaleye giderdi.
İtfaiye amiri rahmetli Hayri Boztepe, millî bayramlara ve törenlere; Roma kumandanlarının savaş başlıklarını andıran gösterişli kaskı, belindeki minik baltası ve havalı üniformasıyla, itfaiye aracı üzerinde adeta bir genelkurmay başkanı edasıyla katılırdı. Onun döneminde, söndürme teknikleri eğitimleri, sportif çalışmalar ve tatbikatlarla daima hazır durumda otuzdan fazla itfaiye personeli görev yapardı.
İtfaiye teşkilatımızın görevi yalnızca yangın söndürmek değildi. Fabrika içinde uygun noktalara monte edilmiş yüzlerce yangın söndürme tüpünün dolumu ve bakımı, ayrıca fabrikanın iç ve dış lojmanlarındaki baca temizlikleri her yıl itfaiyecilerimiz tarafından yapılırdı. Bu uygulamalar 1970’li yıllara kadar devam etti.
Bunun yanı sıra, fabrika çalışanları arasından oluşturulan sivil yangın söndürme görevlilerine; yangın tüpü kullanımı, örtme yöntemiyle söndürme, akaryakıt ve elektrik tesisatı yangınlarına müdahale teknikleri konusunda eğitimler yine itfaiyecilerimiz tarafından verilirdi.
Her yıl polen dönemine yakın zamanlarda, fabrika ve lojman alanı içindeki yüzlerce çam ağacının yüksek filizlerinde oluşan ve düştüğünde yakıcı etkisi olan zehirli kurtların ilaçlanması, itfaiye araçlarının üzerindeki püskürtme fıskiyeleriyle yapılırdı.
Nazilli’nin yakıcı yaz günlerinde itfaiye araçlarımız fabrika dışına çıkar, lojmanlar arasındaki beton yolları tampon hizasından fışkırttıkları sularla yıkar, serinletirdi. Ayrıca Sümerspor futbol sahasının, maçlardan önce ve devre arasında toz çıkmaması için ıslatılması; o yıllarda nadir görülen ve gelen takımların şaşkınlıkla izlediği başka bir hizmetti.
Yukarıda anlattıklarım, 1970’li yıllara kadar Sümerbank çalışanlarının ve lojman sakinlerinin bizzat tanıklık ettiği hizmetlerdi. 1970 sonrasında itfaiye personel sayısı, fabrika personeliyle orantılı olarak azaldı; yangın ve teçhizat bakımı dışındaki hizmetler kademeli olarak bırakıldı. Fabrika kapandığında personel sayısı tek haneli rakamlara kadar düşmüştü.