11 Nisan 2026 Cumartesi

BİR ZAMANLAR NAZİLLİ SALON DÜĞÜNLERİ

NAZİLLİ SÜMERBANK ORKESTRASI

Birkaç ay önceki bir paylaşımımda Nazilli sokak düğünlerini anlatmıştım. O zaman bazı arkadaşlar "Salonlardaki düğünleri de anlat" yorumları yapmışlardı. Bende uygun bir zamanda "bildiğim kadarıyla yazarım" demiştim.

Bildiklerim, 1965 yıllarından sonraki ile 1980 yılları arasındaki düğünleri kapsıyor. Zira 1980 sonrası düğünlerle günümüzdeki düğünler arasında anlatmaya değer pek farklılık yok. Sayfalarımızı takip eden arkadaşlarımızın çoğu zaten biliyor. "Peki 1965-80 arasındaki düğünlerde anlatacak ne vardı?" diye sorarsanız, anlatayım...

Hatırladığım ilk düğünlerde bugün orkestralarda görmeye alıştığımız enstrümanlar henüz yoktu. Onların yerine, bando trampetlerinden biraz hallice bir davul, bir zil ve trampetten oluşan, basit bateriler. İspanyol gitarlar, sarı madenden trompetler, klavyeli olarak da akordeon kullanılıyordu. Bass gitar bile yoktu, bazı iyi orkestralarda kontrbas gördüğümü hayal meyal hatırlıyorum.

La Cumparsita (Komparsita) ile başlayan düğünler, takı merasimiyle duraklar, bu arada orkestra elemanları sigara molası verir, takı merasimi bitince, damadın, arkadaşlarının, arkadaşlarının... oynayacağı son oyun havasına kadar her notası orkestra elemanları tarafından çalınan Tango, Rumba ve Twistlerle devam ederdi.

Zamanla enstrümanlar değişmeye, orglar, elektro gitarlar, iyi bateriler, güçlü elektronik aletler, tek tip kıyafetler ve yetenekli elemanlarla albümlerdeki parçaları aynı kalitede çalabilen orkestralara dönüştü.

Takı merasimine kadar belli bir disiplin ve ciddiyetle süregelen düğün, takı merasiminden sonra hareketlenir adeta şimdiki televizyon eğlence programlarına dönüşürdü.

Önce çiftler dansa davet edilir, orkestra tangolarla devam ederken, ortaya bir karanfil çıkarılır, dans sırasında karanfil çiftler arasında elden ele dolaştırılır, orkestra olmadık yerde aniden durur, o sırada elinde çiçek kalan çift pistten ayrılır istemeye istemeye yerlerine oturur, müzik tekrar başlar, durur. Her duruşta bir çift pisti terk ederken , dans eden çiftler azaldıkça orkestra giderek daha kıvrak ve hızlı çalmaya başlar, dans edenler çiçeği almamak için pistin uzak köşelerine kaçar, sonuçta kan ter içinde kalan bir çift yarışmayı kazanır. Küçük bir hediye ile ödüllendirilirdi.

Bundan başka sandalye kapmaca, tuvalet kağıdına dans ederken dönerek dolanma yarışmaları ve "Evet-Hayır" yarışması gibi sonraları benzerlerini televizyonlarda göreceğimiz eğlenceli oyunlar oynanırdı.

Düğünün başından beri beklediğim, kaçırmak istemediğim en eğlenceli bölüm burasıydı.

Orhan Gencebay fırtınasının estiği günlerde, bu oyunlar arasına, yeni yeni kullanılmaya başlayan Elektro bağlamayla 3-4 parçalık minik bir arabesk performansının da eklediği olurdu.

Bunlardan sonra sıra damadın arkadaşlarının hazırladıkları sürpriz hediyenin konuklar önünde açılmasına gelir.

Deterjan kolisi büyüklüğünde kocman bir koli düğün masası önünde damat tarafından açılır, iç içe geçmiş onlarca paketin kağıtları yırtıldıkça içinden çıkan daha küçük kutularla devam eden sürpriz hediye açılışı, en küçük paketten çıkan kırmızı kordelalı bebek emziğinin damadın boynuna takılmasıyla sonuçlanırdı.

Önceki düğünlerde benzer şeyler yapıldığı için aslında herkes kutudan çıkacak şeyi az çok tahmin etse bile espri gülüşler ve alkışlarla taçlandırılırdı.

Postacılar kutlama telgraflarını düğün sırasında getirir, damattan bahşişini alır. Gelen telgraflar mikrofondan herkesin duyacağı şekilde okunurdu.

Düğünler, damat ve gelin hanımın harmandalı oyunuyla başlayıp, oğlan evi, kız evi, amca, dayı, kardeş, konu - komşu, bacanak... Oynamayan kimse kalmayıncaya, düğün sahiplerinin içlerinden "bir tatsızlık çıkmadan bitse bari" diye geçirdikleri. Orkestranın bol bol alatura topladığı, salon kapanıncaya kadar devam eden yöresel oyunlarla devam ederdi...

İşte böyle...
Özellikle televizyon yayınlarının henüz yaygınlaşmadığı o yıllarda, bugün TV. Showlarında izlediğimiz şeylerin öncülerini biz henüz 1970 yıllarında düğün salonlarında çoktan görmüştük.

Nazilli müzik geçmişinde iz bırakan müzisyenlerin, yaşayanlarına sağlık, aramızdan ayrılanlarına rahmetler diliyorum.
Mekanları Cennet olsun.

Beynimin kıvrımlarını yoklamaya, bulabildiklerimi, yazmaya değer bulduklarımı yazmaya devam edeceğim.

Belki, geçmişi merek eden ya da okumayı sevenlere birazcık yararı olur.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

10 Nisan 2026 Cuma

YOKLAMA



Takipçimiz Sadberk Daşar, bir paylaşımımın altına, İşçileri yoklama işleminin İzmir Sümerbank’ta da yapıldığını yazmış. Bu uygulamanın sadece Nazilli’ye özgü,bir uygulama olduğunu zannediyordum.

Şimdiye kadar genelde hep Nazilli Sümerbank’ın güzel yönlerini yazdım. Bu konuyu yazıp yazmama konusunda kararsız kalsam da, objektif olup, beğenmediğim yönleri de yazmam gerektiğini düşünerek anlatmaya karar verdim.

YOKLAMA

Bana göre Sümerbank’a yakışmayan, onur kırıcı bir uygulamaydı.

Askerliğimi Çorlu, 1019 Ağır Bakım Tamir Fabrikasında yaptım. Fabrikada yaklaşık 200 civarında sivil işçi ve  sivil memur çalışıyordu. Orada da yoklama yapılırdı ama bizim fabrikadaki gibi her gün değil. Bazen iki, üç ay yoklama yapılmadığı olur, kimsenin beklemediği bir gün aniden, ayrım yapılmadan tüm  personel aranırdı.

Bizde ise sadece işçiler yoklanıyordu.

Aslında yoklama ciddi yapılan bir uygulama değildi. Bekçiler, yoklama kapısından geçenlere “adet yerini bulsun” der gibi, istemeye istemeye hafifçe dokunurdu. Deneyimli bekçiler çalışanları zaten tanır, kimi arayacaklarını iyi bilirlerdi.

Kadınlar için yoklama kapısının yanında iki ya da üç metrekarelik küçük bir oda vardı. Odada bir kadın görevli bulunurdu. Kadınlar birer birer odanın ön kapısından girer, arka kapısından çıkardı.

Aslında,  üst aramaları anayasaya aykırıydı ve nasıl yapılması gerektiği kanunla belirlenmişti.

Kendimizden şüphemiz olmadığı için aranmayı sorun etmedik. Problem çıkarmadık. Kayda değer bir olay yaşandığını da, ne gördük, ne de işittik.

Eğer yoklama sırasında bazı yakalamalar olduysa da, güvenlik birimleri, gerekeni yapmış, sendika ve  ilgili personel dışındaki  çalışanlara duyurulmamış da olabilir.

Bazen fabrikada, alet ve makineler kullanarak yapmamız gereken, ufak tefek “özel” işlerimiz olurdu. Sabah işe girerken nizamiyeye uğrar, yapılacak iş hakkında güvenlik birimine bilgi verirdik. Bileme ve küçük tamir gibi işleri yapmamıza izin verilir, sorun çıkarılmazdı.

Ama yoklama, "onur kırıcı" bir uygulamaydı ve fabrika kapanıncaya kadar devam etti.

Sonuçta fabrika kapatıldı...

Çalışanlar, özel eşyalarını aldılar, ceketlerini giyip gittiler…

Bürolarda hesap makineleri, bilgisayarlar, yazı makineleri, antika telefonlar masaların üzerinde, çekmecelerde kaldı...
Kitaplar, duvarlardaki tablolar…
İşletmede kullandığımız takımlar, anahtarlar, matkaplar, canavar gibi el aletleri hepsi yerlerinde kaldı...
Lokalde, tabldotta, mutfakta, revirde, kreşte, kullanılan her şey olduğu yerde bırakıldı...

Ne bir tutanak tutuldu, ne de devir teslim yapıldı.

Antika dikiş makineleri, duvarlardaki saatler…
Hassas teraziler, ölçü aletleri…
Daha sayamadığım, aklınıza gelen her şey…

Fabrikayı yeniden çalıştıracağız diye gelen, uyanıklar ve yardakçılarına kaldı.

Dokuma ustalarının dolaplarındaki aletlerin, anahtarların sanayi sitesinde satıldığını duyduk.
Kahvede otururken makinelerin parçalanıp kamyonlara yüklenip götürüldüğünü gördük.
Enerji santralinin 50 metrelik, çevre ilçelerden, köylerden bile görülen dev bacalarını alıp götürdüler...

Beğendikleri her şeyi kapıştılar...
Gözümüz gibi baktığımız, koruduğumuz her şey darmadağın oldu, gitti...

Oysa biz...
Kendi işimizde çalışır gibi çalışmıştık.
Makinelere gözümüz gibi bakmıştık.
Karşılığında, her gün yoklandık…

Sonuç, onlar erdi muradına, biz çıkmadık kerevetine...

Sevgiyle kalın… İLHAN ÖDEN

6 Nisan 2026 Pazartesi

NAZİLLİ CAMBAZLARI. (Geçmiş Zaman Notları)

 


NAZİLLİ CAMBAZLARI.

Televizyon yayınlarının henüz başlamadığı 1960lı yıllarda yaz aylarındaki eğlencelerimizden biri de cambazlardı.

İlk cambaz gösterisini 6-7 yaşlarımdayken Nazilli belediye meydanında kurulan büyük cambazhanede izlemiştim. Sonradan izlediklerime göre kapladığı alan daha geniş, akrobat, dişiyle masa sandalye kaldıran adamlar, müzik grubu ve ses sanatçılarıyla takviyeli daha kapsamlı programları vardı.
Sanırım şehir şehir dolaşan büyük bir kumpanyaydı. Gruptan aklımda kalan en çok beğeni ve alkış alan gök mavisi balerin elbisesine benzer kıyafetiyle gösteri yapan Hediye Nadya isimli bir kız çocuğuydu.
Küçüktüm ve o gösteriyi sadece bir kere izlemiştim onun için pek detaylı anlatamayacağım ama size, ilk gösterilerini Nazilli Sümerbank lojmanlarındaki çocukluk günlerimde izlemeye başladığım son gösterilerini 1990 yıllarında yine her zamanki yerine kurulan ama bu kez çocuklarımla birlikte izlediğim “Nazilli Cambazlarını” anlatabilirim.
Nazilli cambazları aşağı Nazilli’de Sümer Camisi çevresindeki meydana kurulurdu. Cambazhane gösterilerine başlamazdan önce davul çalan bir tellal eşliğinde bacakları sopalarla uzatılmış dev gibi palyaço kıyafetli bir cambaz, arkasında meraklı çocuklardan oluşmuş bir alayla lojmanlar arasında dolaşır, gösterilerin yakında başlayacağının duyurusunu yaparlardı.
Cambazhane bir çadır ve alan ortasında gerili yaklaşık 6 metre yüksekliğinde, 10 metre kadar aralıkla dikilmiş, iki direk arasına gerilmiş, çelik halattan oluşuyordu. Bütün gösteriler bu direklerin üstünde ve altında yapılırdı.
Nazilli Cambazları, TRT’nin efsane dizisi "Bizimkiler" de "Kapıcı Cafer" rolünde oynayan, Ercan Yazgan’ın babası Dursun, oğlu Aziz, genç bir jonklör ve bayan yardımcılarından oluşan küçük bir gruptu. Baba Dursun, o sırada Nazilli Sümerbank yemekhanesinde çalışıyordu. Gösterilerdeki “Boncuk” ismiyle yer alır, oyun aralarındaki boşluklarda, para toplar, palyaço benzeri komiklikler yapar, arada bir poposundaki ampulü yakıp izleyicileri güldürürdü.
Oğlu Aziz ise Nazilli belediyesinde çalışıyordu. Gösterilerin en önemli oyuncusuydu. en çok alkışı alan, en tehlikeli gösterileri yapan, cambazhanenin bütün yükünü omuzlayan "yıldızı" desek yalan olmazdı. Elinde 5 metreye yakın uzunluktaki, denge sağlamakta kullandığı "terazi" denilen bir sırıkla ip üzerine çıkar, bazen gerçek bazen de numaradan düşecekmiş gibi hareketler yaparak seyircileri heyecanlandırarak gösterisini tamamlardı.
Cambaz gösterileri açık alanda yapıldığından giriş ücreti alınmazdı. Oynanan her bölüm sonrası izleyiciler arasında şapka dolaştırarak para toplanırdı. Program boyunca toplamda 4-5 kere para toplanır, isteyenler verir, istemeyen vermez ısrar edilmezdi.
Cambaz gösterileri programı bir ay kadar, her gün başka önemli bir ana gösteriyle devam ederdi. Her gün gösteri finalinde ertesi gün cambazhane programında neler yapılacağı hakkında bilgi verilirdi. Ana gösteri tahmin ettiğiniz gibi Cambaz Aziz’in gösterisiydi. İlk günlerde ip üzerinde köprü kurmak gibi nispeten kolay akrobatik hareketlerle başlayan gösteri günler ilerledikçe zorlaşarak devam ederdi.
İp üzerinde bisiklete binmek, ayaklarının altına gazoz şişesi bağlayarak ip üstünde yürümek, gözleri bağlı gaz tenekesi içine girip ip üzerinde sıçrayarak ilerlemek, bacaklarına bağlı su dolu 18 kiloluk yağ tenekeleriyle yürümek gibi Cambaz Aziz’e gerçekten zor anlar yaşatıp, aşırı terleten gösteriler son gün, boncuk rolündeki Cambaz Dursun’un gösteri sürecinde gömülü kaldığı, mezardan sağ salim çıktığı ve cambazın gerili ip üzerinde sırtında taşıdığı koyunu, tam ortada kestiği, herkesin heyecandan nefesini tuttuğu final sahneleriyle sonuçlanırdı.
Anlattığım bölüm sadece Sümer mahallesindeki gösterilerdendi muhtemelen aynı gösteriler Nazilli’nin başka mahallelerinde, belki de yakın köylerde aynı ekipten oluşan cambazhanede tekrarlanıyordu. Nitekim bu ekibin Şirinevler mahallesi civarında yaptığı birkaç gösteriyi de izlemiştim.
Nazilli Cambazları Dursun amca ve oğlu Aziz anılarımızda güzel izler bırakıp yıllar önce rahmetli oldular. İkisine de Allah rahmet eylesin.
Bu yazım da benden, eski Nazilli'ye dair, renkli bir hatıra olarak kalsın. Sevgiyle kalın...İLHAN ÖDEN.

4 Nisan 2026 Cumartesi

ÜRETİM YARIŞI



Sümerbank'ın ilk dokuma fabrikası Kayseri Bez fabrikası, ikinci açılan fabrika Ereğli Sümerbank fabrikasıdır. Bu iki fabrika sadece dokuma fabrikasıydı. Nazilli Basma fabrikası ise cumhuriyet döneminde açılan üçüncü Sümerbank fabrikasıdır. Hem dokuma hem de basma kabiliyetine sahip olduğu için "Kombina" olarak sınıflandırılmıştır.


Dışarıdan sadece hammadde ve yakıt alacak, diğer tüm ihtiyaçlarını kendi imkanlarıyla sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Elektriğini ve basma işlemlerinde kullanılacak buharı üretmek için, termik santrali, yeterli su kaynakları, makinaların yedek parça ve diğer aksamlarının yapımı ve tamiri için gelişmiş atölyeleri ve destek üniteleri vardı.

Atölyeler.
Dökümhane,Modelhane,Demirhane,Marangozhane,Tenekehane,Tarakhane,Kaynakhane ve Mekanik atölyeden oluşmaktaydı. Ayrıca atölye bünyesinde o günün şartlarında kullanılan en hassas ölçü aletleri ve mastarlara sahip bir de Takımhanesi mevcuttu. Bu atölyeler seferberlik ve savaş hallerinde ağır ve hafif silah üretebilecek şekilde en modern imalat makinalarıyla donatılmıştı...


Balya ile fabrikaya giren pamuklar, çırçır makinalarında çekirdeklerden ayrılır, hallaç makinalarından sonra sırasıyla tarak,fitil... gibi bir dizi makinalarda işlenerek iplik halina getirilirdi. Bu iplikler daha sonra dokumada atkı ve çözgü iplikleri olacak şekilde işlemlerden geçirilip, tezgahlarda dokunur, kumaş haline getirilir,Basma ünitesinde desen basılıp,türlü terbiye işlemlerinden geçerek, meşhur "Nazilli basması" olarak satışa sunulurdu.

Fabrikamızın çalışma sistemini kısaca böyleydi.

Kayıtlarda açılış yıllarında fabrikada 3500- 4000 kişinin çalıştığı yazılır. Bu kadar çok kişinin çalıştırılmasının iki önemli sebebi vardı.

Birinci sebep. Tarım ülkesiydik, tarımda bile henüz makina kullanılmazken, tamamen gelişmiş makinalardan oluşan böyle bir kombinada çalışabilecek yeterli teknik elemanımız yoktu. Hemen her müracaat eden işe alınıyor, ilkokul çağındaki çocuklar hatta cezaevlerindeki mahkumlar bile fabrikada çalıştırılıyordu. Makina kullanma becerisine ve deneyimine sahip olmadıkları gibi çoğu okuma yazma bile bilmiyordu. Bu durumda işçilerden kısa vadede verim almak mümkün değildi.

Fabrikanın üretim yapabilmesi için "Az işi, çok kişiyle yapmak" dışında başka seçenek yoktu. İlk on yıl çalışanları eğitmek, okuma yazma öğretmek ve yapabilecekleri kadar işi öğretmekle geçmişti...

İkinci sebep ise başka vilayetlerde açılacak olan Sümerbank fabrikalarında çalışacak teknik kadroları yetiştirmekti. O yıllarda ülkemizde henüz meslek okulları yaygınlaşmamıştı.

Rusya da eğitim gören Dokuma şefi Mithat Ertana, Dokuma ustalığından, Teknisyenliğe geçen Şerif Erçiçek, Makina bakım şefi Cihat Piyancı ve Eğitim Uzmanı Hikmet Arat'ın bu konuda önemli katkılarının olduğunu gerek fabrika içi eğitimde, gerekse Eskişehir ve Denizli Sümerbank fabrikasından yetiştirilmek üzere Nazilli'ye gönderilen usta adaylarının sertifikalarındaki imzalarından ve kurs sonu çekilen hatıra fotoğraflarından anlıyoruz.

Eğitim çalışmalarıyla ve yeni işe alınan çalışanların eğitim seviyeleri yükseldikçe, verimlilik artmış, zamanla çalışan sayısı, olması gereken 1800-2000 seviyelerine düşürülmüştü.

Rahmetli babamın anlattığına göre 1960-75 yılları arasında dokuma ünitesinde verimliliği arttırmak için ilginç bir uygulama yapılıyormuş.

Dokuma salonu makina parkı, 48 tezgahtan oluşan "komple" denilen gruplardan oluşur. Her komplede bir usta iki dokumacı ve bir masuracı çalışır. Bunlar o komplenin üretim randımanına göre ekstra prim alırlar. Ne kadar çok üretim olursa o kadar çok prim maaşlarına eklenirmiş.

O yıllarda kompleler arasında yarışma düzenlenir, bir komplenin üç vardiyasının toplam randımanına göre haftanın en verimli komplesi "Salon birincisi" seçilirmiş. Birinciliği kazanan kompleye bayrak dikilir, üç vardiyada çalışan tüm personele normal primden başka ayrıca birincilik başarı pirimi ödenirmiş.

Birinci olan bayrağı kaybetmemek, diğerleri bayrağı kazanmak için çabaladıkça, birinci olamayanlar bile normal üretimlerinin üzerine çıktıkları için yine önceki dönemlere göre daha fazla para kazanırmış. Bu rekabet hem çalışanlara, hem de fabrikaya kazandırırmış.

Üretimi arttırmaya yönelik bu güzel uygulama, ne zaman sona erdi bilmiyorum. İşe başladığım 1983 yılında devam eden böyle bir uygulama yoktu. Bizden önceki jenerasyondan, dokumada çalışan ağabeylerimiz bu akıllıca uygulamanın detaylarını daha iyi bilirler. 

Böylece, Sümerbank'ın pek bilinmeyen güzel bir özelliğini daha kısaca anlatmış oldum...
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

NOT: 
Yukarıda isimlerin yazdığım, Nazilli Sümerbank tarihinde, meslekleri dışındaki çalışmalarıyla da önemli izler bırakan, isimleri Sümerbankla özdeşleşmiş, büyüklerimizin hepsini saygı, minnet ve rahmetle anıyorum. Mekanları Cennet olur inşallah.

2 Nisan 2026 Perşembe

MENDERES ANILARI (Geçmiş Zaman Notları)

   

Menderes Anıları

Bir zamanlar, Hıdrellezin yaklaştığı,eriklerin fındık büyüklüğünü geçip tuza banıp yendiği, asma yapraklarından sarmalar sarılıp, tencerelere dizilmeye başlandığı günlerde Nazilli'de piknik yapmak isteyen herkesin aklına ilk gelen yer şüphesiz “Menderes Mesire Yeri” olurdu.
Şehrin sıcağından, gürültüsünden bunalanlar; çocuklar, gençler, aileler, piknik sepetlerini hazırlayıp soluğu Menderes’in kıyısında alırdı. Kuşların sesine, çocukların kahkahası karışır; ortam adeta bir bayram havasına bürünürdü.

Telefon yoktu, internet yoktu ama yine de herkes birbirini rahatlıkla bulurdu. Piknik örtüleri yan yana serilir, mangallar yanar, közde pişen etlerin, sucukların kokusu, Menderes’in serin rüzgarına karışırdı...
Çaylar demlenir, kızlar, oğlanlar "belambol" oynar, Onbir sabah işten çıkmış babalar cizgili Sümerbank pijamalarıyla, gölgeye yayılmış eski bir kilimin üzerine uzanıp, radyodan gelen Nuri Sesigüzel'in "Atımı bağladım iğde dalına" türküsünü, uyuklaya, dileye, şekerleme yapardı.
Menderes yalnızca bir dinlenme alanı değildi; yeni dostlukların kurulduğu, gençlerin göz göze geldiği, ailelerin kalabalık gruplar oluşturduğu, buluşma noktasıydı.
Söğüt ağaçlarının altına serilen hasırlarda küçük oyunlar oynanır, eğlenceler yapılırdı. Öğleden sonra darbukalar torbalarından çıkarılır, oyun havalarından, türkülere, türkülerden, gazellere uzanan yolculuk başlardı.
Bağlamanın akordunun, söyleyenin sesinin kötülüğü, kimseyi rahatsız etmez, el çırparak hep beraber oynanırdı.
Bulanık Menderes, girdaplı sularıyla, yukarıdan sarkan söğüt dalları da rüzgarla salınarak adeta, eğlencelere eşlik ederdi.
Akşam üzeri güneş yavaş yavaş dağların ardına inerken, mesire alanında toparlanma vakti gelirdi. Piknik bitse de, içte bir huzur, bir dinginlik baki kalırdı.
O vakitler, Menderesin suları şimdiki gibi az değildi.
Zaman zaman yatağından taşar, etrafını basar, tarlaları yarar geçer, adı gibi "Büyük Menderes" olduğunu herkese hatırlatırdı...
Rametli Üçgen Hidayetin, Menderes köprüsünden atlayışı...
Her yıl boğulan gençler...
70-80 kiloluk Yayın balıkları...
Sonraki yılın bahar aylarına kadar yıl boyunca konuşulurdu.
Bunların hepsi, bizim jenerasyonun belleğinde hâlâ eski bir filmin fragmanı gibi ama capcanlı durur.
Menderes zamanla, piknik yeri popülaritesini kaybetti. Önce Topandağ, sonra şimdiki futbol sahasının olduğu yer ve çevresiyle Yıldıztepe öne çıktı. Son olarak bildiğim kadarıyla İsabeyli en popüler piknik yeriydi.
Şimdilerde nerelere gidiliyor, yoksa artık ekonomik sıkıntılar, bu alışkanlıkları unutturdu mu?
Bilmiyorum...
Eğer sorarsanız...
O günkü Nazilli'den aklımda kalan.
Ailelerin katıksız samimiyeti, karşılıklı güven, komşuluk kavramının henüz dejenere olmamış hali...
Piknik sepetinin içinden taşan anılar gibi, hâlâ kalbimde...
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN
Bellambol : Erkek ve kızların karışık oynadığı, ortada file olmadan daire şeklinde dizilip parmak vuruşlarıyla, topu birbirlerine attıkları, voleybol oyununun ilkel şeklidir.

30 Mart 2026 Pazartesi

ANKARA TAVA

 

Fabrikamızın açılış hikâyesini çoğunuz biliyorsunuz. Atatürk’ün açılış için Nazilli’ye gelişini anlatmış; fotoğraflarla, videolarla süslemiştim. Hatırlarsınız.
Bugün ise size, fabrikanın çalıştığı yıllarda her 9 Ekim’de mutlaka yapılan ve artık sadece hatıralarda yaşayan, görkemli törenleri anlatmak istiyorum.
Törenin ilk bölümü, Nazilli Garında başlardı. Nazilli protokolü, duyarlı vatandaşlar ve öğrenciler istasyonda toplanır; trenle geldiği varsayılan Atatürk’ü temsilen bir büst ve bayrak sembolik olarak karşılanırdı. Belediye başkanı, kaymakam ya da garnizon komutanı Atatürk’ü ve fabrikanın ülkeye katkılarını anlatan konuşmalar yapar; Zeybek ekipleri ve öğrenciler folklor gösterileri sunardı. İstasyon meydanındaki Atatürk büstüne çelenk konulmasıyla buradaki tören sona ererdi.
Sonra büst ve bayrak, belediye bandosu eşliğinde yürüyen kortej tarafından, Nazilli Garının biraz ötesindeki, Gıdıgıdı İstasyonu’na taşınırdı.
Törenin ikinci kısmı burada başlardı.
Nazilli protokolü ve töreni izlemek isteyen vatandaşlar, gelin gibi süslenmiş Gıdı gıdı’ya biner, Atatürk resimleri, bayraklar, flamalar ve rengârenk basmalarla donatılmış güzel trenimiz, meşhur düdüğünü çala,çala Nazilli Basma Fabrikası’na doğru ilerlerdi...
Rayların, devlet karayoluyla kesiştiği yerde bariyerler kapanır, yolun iki yanında bekleyen otobüs ve otomobil yolcuları, resmi bayram olmadığı hâlde, neden böyle süslenmiş olduğunu anlayamadıkları trenin geçişini şaşkınlıkla izlerlerdi.
Bu sırada fabrika içinde başka bir hazırlık başlardı. Sümerbanklılar, aileleri, öğrenciler ve Sümersporlu gençler, fabrikanın küçük istasyonundan, müdüriyet binasına uzanan, bayraklar ve Sümerbank flamalarıyla süslenmiş dar yolun iki tarafında sıralanır, Gıdı gıdı’nın gelmesini beklerlerdi.
Tren durur, heyet iner, Atatürk büstü en önde, bando eşliğinde, müdüriyet binasına doğru yürünerek, asıl törenin yapılacağı alana doğru, ilerlenirdi.
Dokuma, iplik, basmahane, atölye, Sümer İlkokulu ve Teksif’in çelenkleriyle çevrili Atatürk büstü önünde, saygı duruşu yapılır; Fabrika müdürü ve yöneticiler günün anlam ve önemini anlatan konuşmalar yapardı. Ardından fabrika çalışanları şiirler okur, tören böylece sona ererdi…
Rahmetli babamın anlattığına göre, önceleri bu törenlerde marşları Sümerspor bando takımı çalarmış. Belediye bandosu kurulunca, fabrika bandosu dağıtılmış, enstrümanları Sanat Okulu’na verilmiş...
Bu törenlere çocukken, öğrenciyken, çalışırken defalarca katıldım.
En görkemlisi, Cumhuriyet’in 50. yılında yapılan törendi.
Nazilli Sanat Okulu öğrencisiydim. Öğretmenlerimiz bize 50. Yıl Marşı’nı ezberletmişti. O marşı söyleyerek yürümüş, alkışlanmıştık.
Tören bitti diye...
Koskoca Nazilli Basma Fabrikası, doğum gününü kutlamaya gelen misafirlerine ikramda bulunmadan mı gönderecekti?
Her 9 Ekim günü, yemekhanemiz Nazilli halkına açılır, fabrikamızın lezzetli yemekleriyle ünlü aşçıları, bu güne özel, değişmeyen bir menü hazırlarlardı.
Ankara Tava, Mercimek çorbası, Çoban salata.
Neden hep bu menü seçilir, Atatürk’ün ziyaretiyle bağlantısı var mıdır, bilmiyorum.
Her yıl, tören sonrası mutlaka bu yemekler pişerdi.
Önce haşlanmış, sonra kızartılmış, hayvanın en güzel yerinden kesilmiş iri bir et parçası, kuş üzümlü, künarlı pilavın üstünde yatırılıp, servis edilirdi.
Misafirler ve Sümerbanklılar, Nazilli protokolüyle birlikte aynı masalarda oturur, herkes doyuncaya kadar yemek servisi devam ederdi...
Konuklardan yemekler için gelen övgüler, onları kendi evimizde ağırlamışız gibi göğsümüzü kabartırdı.
Aşçılarımız yaz aylarında, Kuşadası Sümerbank kampına götürülür; Dalyan köfte, Çiftlik kebabı, kadınbudu köfte gibi yemeklerle tatilcilere unutulmaz sofralar kurarlardı.
Yıllar geçti…
Gıdıgıdı seferden kaldırıldı. Tören coşkusu azaldı. Katılım düştü. Usta aşçılarımız emekli oldular. Yerlerine yenileri alınmadı. Dokumadan, iplikten gelen yemek konusunda bilgisi olmayan arkadaşlar ellerinden geldiğince ve iyi niyetle, mutfağa destek olmaya çalıştılar...
Artık Ankara tava, mercimek çorbası, salata eskisi kadar lezzetli değildi.
Lop etler, kemikli ve yağlı,
Pilav, kuş üzümsüz, künarsızdı,
Salatanın da tadı tuzu kalmamıştı...
Dünyaya örnek olmuş o fabrika, eli kolu bağlı, yorgun ve sahipsiz bırakılmıştı.
Yine de kapatılıncaya kadar, yemekhane kapılarını açıp Ankara Tava ikram etmeye devam etti...
Fabrika kapandı, artık o mutfakta Ankara Tava pişmiyor.
Zaten, fabrikasına sahip çıkmayan Nazilli'liler ve Nazilli'nin ilgisiz yöneticileri de, Ankara Tava’yı hak etmiyor.
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

29 Mart 2026 Pazar

BUNU SEN YAZMAMIŞSIN !



 1970-71 öğretim yılıydı. Sümer Ortaokulu ikinci sınıftaydım. Okulumuz henüz mezun vermemişti. Öğretmen kadrosu yeni, yeni oluşturuluyordu, 5-6 kadrolu öğretmenimiz vardı, bazı derslerimize başka okulların öğretmenleri giriyordu. O zamanlar okullarda Türkçe dersine ek olarak "Dil bilgisi" dersi de okutulurdu. Dil bilgisi dersine de, Türkçe öğretmenimiz girerdi. Türkçe öğretmenimiz o yıl okulumuza atanmış, genç bir öğretmendi. İlk dönemin ortalarına doğru öğretmenimiz, istediğimiz konuyu seçerek kompozisyon yazabileceğimiz bir yıllık ödevi verdi.

O zamanlar yıllık ödev yazılı sınav gibi ders ortalamasını etkiliyordu. Bende çok emek verip, öğretmenimin dikkatini çekecek, evimizde kafeste beslediğimiz iki saka kuşunu anlatan güzel bir ödev hazırlamıştım... Kuşlarımızın kafes kapısı sürekli açıktı, içine yemini, sularını koyardık, istedikleri zaman çıkıp dolaşıp, acıktıklarında ya da akşam saatlerinde kafeslerine dönerlerdi. Herhangi bir eğitim yoktu. Kafesin kapısını iyi kapatmadığımız bir gün kaçıp, dönmüşlerdi. Biz de o günden sonra kafesin kapısını hiç kapatmamıştık. Saka kuşlarında görülen alışılmadık bir durumdu. Bunu biraz süsleyip, hikayeye dönüştürmüştüm. Gururla öğretmenimize verdim... Bir sonraki derste, ondan övgü beklerken,hiç beklemediğim bir şey yaptı. Sınıfta herkesin içinde bana...
- Ödevini sen yazmamışsın" dedi. Henüz, sekiz ya da on ders yapmıştık, birbirimiz tanımıyorduk.
Elinde gösterebileceği bir kanıt yoktu, benzerini gösterebileceği bir kaynak da yoktu.

G
üzel şeyler yazabilmek için kaç yaşında olmalıydım?

"Ben yazdım öğretmenim" dedim. "Yalan Söyleme!" dedi. Yazdığımı ona nasıl ispat edebilirdim? Bilemedim... Sınıfta ağladım. Herkes beni yalan söyleyip, yakalandığım için ağlıyor zannetti... Daha çok ağladım...

Oysa; Başka bir konu verip, sınıfta yeni bir kompozisyon yazmamı ister, yazıp yazamayacağımı kolaylıkla anlayabilirdi. Yapmadı...
Ağladım...
Öğretmenimden böyle bir yaklaşım beklemediğim için ağladım...
Yalancı konumuna düşürüldüğüm için ağladım...
Haksızlığa uğradığım için, ağladım... Eve dönünce, okulda olanları anneme anlattım. Başımı okşadı... "Üzülme. " Ben senin yazdığını biliyorum. İstersen daha iyisini yazabileceğini de biliyorum." dedi. Annemin güveni, kırılan kalbime sihirli değnek gibi dokunmuştu...

O gün, beni inciten sözler, farkında olmadan hayatım boyunca sürecek "iyi yazabileceğimi, ispatlama ve rahmetli annemin bana güvenini boşa çıkartmama" çabasının başlangıcı oldu. Geçen gün emekli öğretmen Ali Baykal arkadaşım bir yazımın atına, "Bildiğim kadarıyla sen meslek lisesi mezunusun ama güzel yazılar yazıyorsun." benzeri bir yorum yazmış. Okuyunca bunları yazma ihtiyacı hissettim. Bizim dönemimizde meslek liselerinde Edebiyat dersi vardı. Sadece mantık, felsefe gibi dersler yerine meslek dersleri görüyorduk. Bir şeyler, yazma hikayem işte böyle başladı. Öğretmenimin şüpheyle baktığı kelimeler, yıllar sonra sizlerin gönüllü ve beğenerek okuduğunuz yazılara dönüştü. Yaklaşık onbeş yıldır gerek blog sayfamda, gerek sosyal medyada yazıyorum. Yazdıklarımı okuyan, paylaşan arkadaşlarım var. Sayenizde tanımadığım insanlara kadar ulaşıyor.

Öğretmenim paylaştığım yazılarımı okuyor mu? Bilmiyorum. Okursa olayı hatırlar mı? Onu da bilmiyorum... Ama sizlere ... Bu güne kadar bana "Bunu sen yazmamışsın" demediğiniz için çok teşekkür ediyorum...
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN