NAZİLLİ SÜMERBANK ORKESTRASI
TÜRKİYE'Yİ ve SÜMERBANK'ı çok seviyorum.
11 Nisan 2026 Cumartesi
BİR ZAMANLAR NAZİLLİ SALON DÜĞÜNLERİ
10 Nisan 2026 Cuma
YOKLAMA
Takipçimiz Sadberk Daşar, bir paylaşımımın altına, İşçileri yoklama işleminin İzmir Sümerbank’ta da yapıldığını yazmış. Bu uygulamanın sadece Nazilli’ye özgü,bir uygulama olduğunu zannediyordum.
Şimdiye kadar genelde hep Nazilli Sümerbank’ın güzel yönlerini yazdım. Bu konuyu yazıp yazmama konusunda kararsız kalsam da, objektif olup, beğenmediğim yönleri de yazmam gerektiğini düşünerek anlatmaya karar verdim.
YOKLAMA
Bana göre Sümerbank’a yakışmayan, onur kırıcı bir uygulamaydı.
Askerliğimi Çorlu, 1019 Ağır Bakım Tamir Fabrikasında yaptım. Fabrikada yaklaşık 200 civarında sivil işçi ve sivil memur çalışıyordu. Orada da yoklama yapılırdı ama bizim fabrikadaki gibi her gün değil. Bazen iki, üç ay yoklama yapılmadığı olur, kimsenin beklemediği bir gün aniden, ayrım yapılmadan tüm personel aranırdı.
Bizde ise sadece işçiler yoklanıyordu.
Aslında yoklama ciddi yapılan bir uygulama değildi. Bekçiler, yoklama kapısından geçenlere “adet yerini bulsun” der gibi, istemeye istemeye hafifçe dokunurdu. Deneyimli bekçiler çalışanları zaten tanır, kimi arayacaklarını iyi bilirlerdi.
Kadınlar için yoklama kapısının yanında iki ya da üç metrekarelik küçük bir oda vardı. Odada bir kadın görevli bulunurdu. Kadınlar birer birer odanın ön kapısından girer, arka kapısından çıkardı.
Aslında, üst aramaları anayasaya aykırıydı ve nasıl yapılması gerektiği kanunla belirlenmişti.
Kendimizden şüphemiz olmadığı için aranmayı sorun etmedik. Problem çıkarmadık. Kayda değer bir olay yaşandığını da, ne gördük, ne de işittik.
Eğer yoklama sırasında bazı yakalamalar olduysa da, güvenlik birimleri, gerekeni yapmış, sendika ve ilgili personel dışındaki çalışanlara duyurulmamış da olabilir.
Bazen fabrikada, alet ve makineler kullanarak yapmamız gereken, ufak tefek “özel” işlerimiz olurdu. Sabah işe girerken nizamiyeye uğrar, yapılacak iş hakkında güvenlik birimine bilgi verirdik. Bileme ve küçük tamir gibi işleri yapmamıza izin verilir, sorun çıkarılmazdı.
Ama yoklama, "onur kırıcı" bir uygulamaydı ve fabrika kapanıncaya kadar devam etti.
Sonuçta fabrika kapatıldı...
Çalışanlar, özel eşyalarını aldılar, ceketlerini giyip gittiler…
Ne bir tutanak tutuldu, ne de devir teslim yapıldı.
Fabrikayı yeniden çalıştıracağız diye gelen, uyanıklar ve yardakçılarına kaldı.
Dokuma ustalarının dolaplarındaki aletlerin, anahtarların sanayi sitesinde satıldığını duyduk.
Kahvede otururken makinelerin parçalanıp kamyonlara yüklenip götürüldüğünü gördük.
Enerji santralinin 50 metrelik, çevre ilçelerden, köylerden bile görülen dev bacalarını alıp götürdüler...
Beğendikleri her şeyi kapıştılar...
Gözümüz gibi baktığımız, koruduğumuz her şey darmadağın oldu, gitti...
Kendi işimizde çalışır gibi çalışmıştık.
Sonuç, onlar erdi muradına, biz çıkmadık kerevetine...
6 Nisan 2026 Pazartesi
NAZİLLİ CAMBAZLARI. (Geçmiş Zaman Notları)
Televizyon yayınlarının henüz başlamadığı 1960lı yıllarda yaz aylarındaki eğlencelerimizden biri de cambazlardı.
4 Nisan 2026 Cumartesi
ÜRETİM YARIŞI
Dışarıdan sadece hammadde ve yakıt alacak, diğer tüm ihtiyaçlarını kendi imkanlarıyla sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Elektriğini ve basma işlemlerinde kullanılacak buharı üretmek için, termik santrali, yeterli su kaynakları, makinaların yedek parça ve diğer aksamlarının yapımı ve tamiri için gelişmiş atölyeleri ve destek üniteleri vardı.
Atölyeler.
Dökümhane,Modelhane,Demirhane,Marangozhane,Tenekehane,Tarakhane,Kaynakhane ve Mekanik atölyeden oluşmaktaydı. Ayrıca atölye bünyesinde o günün şartlarında kullanılan en hassas ölçü aletleri ve mastarlara sahip bir de Takımhanesi mevcuttu. Bu atölyeler seferberlik ve savaş hallerinde ağır ve hafif silah üretebilecek şekilde en modern imalat makinalarıyla donatılmıştı...
Balya ile fabrikaya giren pamuklar, çırçır makinalarında çekirdeklerden ayrılır, hallaç makinalarından sonra sırasıyla tarak,fitil... gibi bir dizi makinalarda işlenerek iplik halina getirilirdi. Bu iplikler daha sonra dokumada atkı ve çözgü iplikleri olacak şekilde işlemlerden geçirilip, tezgahlarda dokunur, kumaş haline getirilir,Basma ünitesinde desen basılıp,türlü terbiye işlemlerinden geçerek, meşhur "Nazilli basması" olarak satışa sunulurdu.
Fabrikamızın çalışma sistemini kısaca böyleydi.
Kayıtlarda açılış yıllarında fabrikada 3500- 4000 kişinin çalıştığı yazılır. Bu kadar çok kişinin çalıştırılmasının iki önemli sebebi vardı.
Birinci sebep. Tarım ülkesiydik, tarımda bile henüz makina kullanılmazken, tamamen gelişmiş makinalardan oluşan böyle bir kombinada çalışabilecek yeterli teknik elemanımız yoktu. Hemen her müracaat eden işe alınıyor, ilkokul çağındaki çocuklar hatta cezaevlerindeki mahkumlar bile fabrikada çalıştırılıyordu. Makina kullanma becerisine ve deneyimine sahip olmadıkları gibi çoğu okuma yazma bile bilmiyordu. Bu durumda işçilerden kısa vadede verim almak mümkün değildi.
Fabrikanın üretim yapabilmesi için "Az işi, çok kişiyle yapmak" dışında başka seçenek yoktu. İlk on yıl çalışanları eğitmek, okuma yazma öğretmek ve yapabilecekleri kadar işi öğretmekle geçmişti...
İkinci sebep ise başka vilayetlerde açılacak olan Sümerbank fabrikalarında çalışacak teknik kadroları yetiştirmekti. O yıllarda ülkemizde henüz meslek okulları yaygınlaşmamıştı.
Rusya da eğitim gören Dokuma şefi Mithat Ertana, Dokuma ustalığından, Teknisyenliğe geçen Şerif Erçiçek, Makina bakım şefi Cihat Piyancı ve Eğitim Uzmanı Hikmet Arat'ın bu konuda önemli katkılarının olduğunu gerek fabrika içi eğitimde, gerekse Eskişehir ve Denizli Sümerbank fabrikasından yetiştirilmek üzere Nazilli'ye gönderilen usta adaylarının sertifikalarındaki imzalarından ve kurs sonu çekilen hatıra fotoğraflarından anlıyoruz.
Eğitim çalışmalarıyla ve yeni işe alınan çalışanların eğitim seviyeleri yükseldikçe, verimlilik artmış, zamanla çalışan sayısı, olması gereken 1800-2000 seviyelerine düşürülmüştü.
Rahmetli babamın anlattığına göre 1960-75 yılları arasında dokuma ünitesinde verimliliği arttırmak için ilginç bir uygulama yapılıyormuş.
Dokuma salonu makina parkı, 48 tezgahtan oluşan "komple" denilen gruplardan oluşur. Her komplede bir usta iki dokumacı ve bir masuracı çalışır. Bunlar o komplenin üretim randımanına göre ekstra prim alırlar. Ne kadar çok üretim olursa o kadar çok prim maaşlarına eklenirmiş.
O yıllarda kompleler arasında yarışma düzenlenir, bir komplenin üç vardiyasının toplam randımanına göre haftanın en verimli komplesi "Salon birincisi" seçilirmiş. Birinciliği kazanan kompleye bayrak dikilir, üç vardiyada çalışan tüm personele normal primden başka ayrıca birincilik başarı pirimi ödenirmiş.
Birinci olan bayrağı kaybetmemek, diğerleri bayrağı kazanmak için çabaladıkça, birinci olamayanlar bile normal üretimlerinin üzerine çıktıkları için yine önceki dönemlere göre daha fazla para kazanırmış. Bu rekabet hem çalışanlara, hem de fabrikaya kazandırırmış.
Üretimi arttırmaya yönelik bu güzel uygulama, ne zaman sona erdi bilmiyorum. İşe başladığım 1983 yılında devam eden böyle bir uygulama yoktu. Bizden önceki jenerasyondan, dokumada çalışan ağabeylerimiz bu akıllıca uygulamanın detaylarını daha iyi bilirler.
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN
NOT: Yukarıda isimlerin yazdığım, Nazilli Sümerbank tarihinde, meslekleri dışındaki çalışmalarıyla da önemli izler bırakan, isimleri Sümerbankla özdeşleşmiş, büyüklerimizin hepsini saygı, minnet ve rahmetle anıyorum. Mekanları Cennet olur inşallah.
2 Nisan 2026 Perşembe
MENDERES ANILARI (Geçmiş Zaman Notları)
Menderes Anıları
30 Mart 2026 Pazartesi
ANKARA TAVA
29 Mart 2026 Pazar
BUNU SEN YAZMAMIŞSIN !
1970-71 öğretim yılıydı. Sümer Ortaokulu ikinci sınıftaydım. Okulumuz henüz mezun vermemişti. Öğretmen kadrosu yeni, yeni oluşturuluyordu, 5-6 kadrolu öğretmenimiz vardı, bazı derslerimize başka okulların öğretmenleri giriyordu. O zamanlar okullarda Türkçe dersine ek olarak "Dil bilgisi" dersi de okutulurdu. Dil bilgisi dersine de, Türkçe öğretmenimiz girerdi. Türkçe öğretmenimiz o yıl okulumuza atanmış, genç bir öğretmendi. İlk dönemin ortalarına doğru öğretmenimiz, istediğimiz konuyu seçerek kompozisyon yazabileceğimiz bir yıllık ödevi verdi. O zamanlar yıllık ödev yazılı sınav gibi ders ortalamasını etkiliyordu. Bende çok emek verip, öğretmenimin dikkatini çekecek, evimizde kafeste beslediğimiz iki saka kuşunu anlatan güzel bir ödev hazırlamıştım... Kuşlarımızın kafes kapısı sürekli açıktı, içine yemini, sularını koyardık, istedikleri zaman çıkıp dolaşıp, acıktıklarında ya da akşam saatlerinde kafeslerine dönerlerdi. Herhangi bir eğitim yoktu. Kafesin kapısını iyi kapatmadığımız bir gün kaçıp, dönmüşlerdi. Biz de o günden sonra kafesin kapısını hiç kapatmamıştık. Saka kuşlarında görülen alışılmadık bir durumdu. Bunu biraz süsleyip, hikayeye dönüştürmüştüm. Gururla öğretmenimize verdim... Bir sonraki derste, ondan övgü beklerken,hiç beklemediğim bir şey yaptı. Sınıfta herkesin içinde bana...
Güzel şeyler yazabilmek için kaç yaşında olmalıydım?
— "Ben yazdım öğretmenim" dedim. — "Yalan Söyleme!" dedi. Yazdığımı ona nasıl ispat edebilirdim? Bilemedim... Sınıfta ağladım. Herkes beni yalan söyleyip, yakalandığım için ağlıyor zannetti... Daha çok ağladım...
O gün, beni inciten sözler, farkında olmadan hayatım boyunca sürecek "iyi yazabileceğimi, ispatlama ve rahmetli annemin bana güvenini boşa çıkartmama" çabasının başlangıcı oldu. Geçen gün emekli öğretmen Ali Baykal arkadaşım bir yazımın atına, "Bildiğim kadarıyla sen meslek lisesi mezunusun ama güzel yazılar yazıyorsun." benzeri bir yorum yazmış. Okuyunca bunları yazma ihtiyacı hissettim. Bizim dönemimizde meslek liselerinde Edebiyat dersi vardı. Sadece mantık, felsefe gibi dersler yerine meslek dersleri görüyorduk. Bir şeyler, yazma hikayem işte böyle başladı. Öğretmenimin şüpheyle baktığı kelimeler, yıllar sonra sizlerin gönüllü ve beğenerek okuduğunuz yazılara dönüştü. Yaklaşık onbeş yıldır gerek blog sayfamda, gerek sosyal medyada yazıyorum. Yazdıklarımı okuyan, paylaşan arkadaşlarım var. Sayenizde tanımadığım insanlara kadar ulaşıyor.






