TERZİ ABİDİN
TERZİ ABİDİN
Sunar beyi 1970’li yıllarda Nazilli’de ilk görev aldığı günlerden hatırlıyorum. O zamanlar ortaokul öğrencisiydim. Fabrika sinemasında ya da bahçede düzenlenen sosyal faaliyetlere ailemle birlikte katıldığımda görürdüm.
Orta boylu, sık gördüğümüz otoriter yöneticilere pek benzemeyen, güler yüzlü, aydın ve bilgili olduğu daha ilk bakışta anlaşılan bir insandı.
Nazilli’de görev yaptığı yıllarda, Nazilli Sümerspor Kulübü’nün faaliyetlerine son verilmesinde, Sunar Bey’in etkili olduğu, hatta kulübün onun özel çabasıyla kapatıldığı konuşulurdu.
Ben de küçük bir Sümerspor hayranı olarak bu söylentileri duydukça bir yandan öfkelenir, bir yandan da böyle centilmen ve aydın birinin bu düşüncede olamayacağı hissiyle, çelişki yaşardım.
Kapatılan Sümerspor kulübü, fabrika dışında “Nazilli Sümerspor Gençlik Kulübü” adıyla yeniden kuruldu. Birkaç yıllık çabanın ardından yine Aydın liglerinde başarılı mücadelesine devam etti.
Benim Nazilli Sümerspor formasıyla sahalara çıkmaya başladığım yıllar da işte bu döneme rastlar.
Üç sezon futbol oynayıp namağlup şampiyonluk yaşadıktan sonra, daha yetenekli olduğumu düşündüğüm voleybola yöneldim. On bir yıl takım kaptanlığı yaptım. Arkadaşlarımla birlikte Sümerspor’la pek çok başarıya imza attık.
Aydın ve bölge şampiyonalarında Nazilli Sümerspor formasını şerefle taşıdık. Peş peşe 12 kez Aydın şampiyonu olduk ve Türkiye Voleybol Federasyonu Kupası’nda yarı finale kadar yükseldik.
Belki de bu başarıların da etkisiyle, yıllar sonra Sümerspor yeniden Nazilli Basma Fabrikası ile resmi bağlarını kurdu ve tekrar “fabrika takımı” hüviyetini kazandı.
İşte bu yıllarda il dışı bir şampiyonaya katılmak için yolumuz Manisa’ya düştü. Böyle turnuvalarda genellikle en yakın Sümerbank tesislerinde konaklardık. Bu nedenle Manisa Mensucat Fabrikası’nın misafiri olduk.
Turnuvalar genellikle çevre illerin şampiyonları arasında tek devreli lig usulüyle oynanır, dört gün kadar sürerdi.
Manisa’da bizi alışık olmadığımız güzel bir sürpriz bekliyordu. Manisa Mensucat’ın genel müdürü Sunar Akkan, bizi makamında kabul edecekti.
Daha önce bazı turnuvalarda Nazilli’de görev yapmış Sümerbanklılarla karşılaşmıştık ama ilk kez bir fabrika müdürü seviyesinde resmi bir kabul gerçekleşecekti.
Tüm sporcular ve yöneticilerle birlikte Sunar Akkan’ın makamına gittik.
Bizi sıcak bir şekilde karşıladı. İkramlarda bulundu. Nazilli fabrikasının kendisinde özel bir yeri olduğunu, Nazilli’de güzel günler yaşadığını ama bazı konularda yanlış anlaşıldığını anlatan samimi bir sohbet yaptı.
Bir saatten fazla yanında kaldık.
Ben de takım kaptanı olarak hem bu kabul için hem de sosyal tesislerde bizi misafir ettikleri için kendisine teşekkür ettim. Bizi tek tek tokalaşarak uğurladı.
Yanından ayrılırken yıllardır içimde büyüyen o çelişki de ortadan kalkmıştı. Çünkü Nazilli’yi ve Sümerspor’u sevmeyen birinin böyle bir yakınlık göstermesi mümkün değildi. Bize böyle bir jest yapma mecburiyeti de yoktu.
Güler yüzünden ve tavırlarından samimiyeti açıkça anlaşılıyordu.
Aradan yıllar geçti.
Sunar Akkan, Sümerbank Genel Müdür Yardımcısı oldu.
O yıllarda Nazilli Basma Fabrikası’nda yeni bir uygulama başlatılmıştı. İşçilerin çalıştıkları bölümlerde bulunan soyunma dolapları ve odaları işletme dışındaki yeni bir binaya taşınmış, binanın çevresi ise insan boyunun iki katı yüksekliğinde kalın kafes tellerle çevrilmişti.
Fabrika yeni haliyle adeta bir “Nazi kampını” andırıyordu.
İşe biraz geç kalan işçiler bekçiler tarafından içeri alınmıyor, mesai içinde acil izin almak zorunda kalanlar banyo yapamadan gitmek zorunda kalıyor, kadın işçiler ise gerektiğinde dolaplarına ulaşamıyordu.
Bu sıkıntı yaklaşık iki yıl sürdü.
Bir gün Sümerbank Genel Müdür Yardımcısı Sunar Akkan’ın Nazilli Basma Fabrikası’na geleceğini duyduk.
Karşılama hazırlıkları yapıldı. Yıllar sonra yeniden Nazilli’ye geldi. Fabrikayı gezdi ve gitti.
Görünürde pek önemli bir gelişme olmamıştı.
Ama…
Ertesi gün fabrikanın işletme bölümünü çevreleyen tel örgülerin son günüydü.
Stadyum tel örgülerinin iki katı yüksekliğindeki direkler, kapılar ve dikenli teller canavar makineleriyle dilim dilim doğranıp, kamyonlara yüklendi ve hurdalığa gönderildi. Fabrikadaki “Nazi kampı" bir günde ortadan kalkmıştı...
Hikaye böyle…
Sunar Akkan’ı daha yakından tanıyanlar, elbette onun hakkında çok daha güzel şeyler yazacaktır.
Benim hayat çizgim onunla yalnızca birkaç noktada kesişti. Ama çevresinde olup bitenleri dikkatle izleyen, gözlemci biri olarak şunu söyleyebilirim:
Sunar Bey, iyi adamdı.
Bilirsiniz,“Adam” olabilmek kolay değildir.
Meşhur hikâyede anlatıldığı gibi "Hem vezir hem adam" olabilmek ise çok daha zordur.
Sevgiyle kalın. İlhan ÖDEN
X X X
Bir varmış,bir yokmuş evvel zaman içinde,Kalbur saman içinde, develer tellal,pireler berber iken... Sarayköy'de narin yapılı, Saffet isminde genç bir kamyon şoförü varmış...
Osman oğlu Saffet Özen, aslında 1327 doğumlu fakat resmi kayıtlara 1324 olarak geçirilmiş. Sarayköy Bala Mahallesi kütüğüne kayıtlı, ilkokulu Sarayköy'de bitirmiş, arkasından da Motor Sanat okulunu...
Sarayköy'ü traktörle tanıştıran adam olarak tanınıyor. Annesi genç yaşta vefat edince, babası başka bir hanımla evleniyor. Genç Saffet, Sarayköy’den ayrılıp Nazilli'deki teyzesinin yanına yerleşiyor.Fabrikanın Küçük Misafirleri
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası çevresinde oluşan yaşam, adeta küçük bir şehir düzeni gibiydi.
Lojmanları, sineması, spor sahaları, sağlık birimleri ve kreşiyle fabrika; çalışanlarının sadece emeğini değil, hayatını da paylaşan bir kurumdu.
Bu yaşamın en sevimli ve en sıcak köşelerinden biri ise Sümerbank kreşiydi.
Ülkemizde kadınların fabrikalarda çalışma hayatına katılmaları ilk kez Sümerbankla başlamıştı. Çok sayıda kadın çalışan olunca da, annelerin çocuklarını düşünmeden daha verimli çalışmaları için fabrikalarda kreş ihtiyacı doğmuştu.
Bakmayın "kreş" yazdığıma, Sümerbank için çocukların bakıldığı bu yerleri adı "yuva" idi.
1975 yıllarına kadar fabrikada kreş kelimesi hiç kullanılmazdı. Sümerbanklılar için çocuklarını bıraktıkları yerin adı "Çocuk yuvasıydı"
Resmi yazışmalarda bile ismi böyle geçerdi.
Annelerin doğum sonrası "süt izinleri" bitince çocuklar yuvada kalmaya başlardı. Anneler de bebeklerinin güvenli bir yerde olduğunu bilmenin rahatlığıyla işlerinin başına geçerlerdi.
Kreş odalarında bakıcı hanımlar bebekleri kendi çocukları gibi kucaklarına alır, besler, uyutur ve temizlerdi. Arada, ağlayan bir bebeğin sesi, o sessiz düzeni kısa süreliğine bozar ama hemen ardından yeniden sakinlik hâkim olurdu.
Bazı bakıcı hanımların çocukları da yuvada kalır anneleriyle aynı ortamda büyürlerdi. Yuvada bakıcı hanımlardan başka kadrolu hemşireler, öğretmenler de vardı. Onların çocukları da diğer çocuklarla aynı ortamda ve şartlarda büyüdüler. Diğer çocuklara göre biraz daha şanslıydılar.
Fabrikanın ilk dönemlerinde kreş, nizamiye kapısının, sonradan personel servisi olan sol tarafındaki tek katlı uzun bölümündeydi. Rahmetli annenannem Fatma Germeli o binada bakıcı olarak çalışmıştı. Revir ve sağlık birimleri de nizamiyenin diğer yanında sonradan tahakkuk servisi olarak kullanılan tarafındaydı.
Annem ben doğmadan işten ayrılmış, yuvada hiç kalmadım ama verem ve diğer aşılarımı orada olduğumu hatırlıyorum. Bugün ana sağlık kurumlarında yapılan aşıları o zamanlar Sümerbank fabrikası sağlıkçıları yapıyordu.
Çocukların tahteravalli, minik dönme dolap ve merdivenli kaydıraklarından oluşan oyun alanları fabrikanın dışında, sonradan yıkılan gazete bayii Kaptan amcanın kulübesinin hemen arkasındaydı. Kreş çocukları oyun saati geldiğinde, bakıcılar eşliğinde çam ağaçlarının altındaki bu oyun alanında oynarlar, tekrar fabrika alanındaki kreşe dönerler, kreş çocukları gidince oyuncaklar bize kalırdı.
Sonradan fabrika içine modern bir kreş binası yapıldı. Revir ve kreş aynı çatı altında buluşmuştu. Kaptan amcanın kulübesinin arkasındaki oyun aletleride yerinden sökülüp, yeni binanın bahçesine monte edilmişti. Yakın zamana kadar oradaydılar hala oradalar mı? Bilmiyorum.
Önceki yazılarımda bahsetmiştim, yazımı ilk kez okuyanlar için bir kez daha kısaca yazayım. Revir ve kreşin aynı binada olması, herhangi bir acil durumda fabrika hekimi ve hemşirelerin anında müdahalesi için önemliydi.
Annelerinin süt izni bitip, fabrikada çalışmaya başladığı anda kundakta kreşe alınan çocuklar, kıyafet giymeye başladıklarında, kreşe geldiklerinde üzerlerindeki kıyafetleri çıkarılır, Nazilli basma fabrikasının kumaşlarından özel olarak dikilen kıyafetler giydirilirdi. Çocukların, mama, ilaç, yemek hatta bebeklerin bezleri bile Sümerbank tarafından bedelsiz verilirdi.Çocuklar annelerinin işten çıkış saatinde üzerlerindeki Sümerbank kıyafetleri çıkarılır kreşe geldikleri kıyafetleri giydirilir annelerine teslim edilirlerdi. Çocuklar okula başlayıncaya kadar fabrika kreşinde hem bakılıyor hem de eğitiliyorlardı. Süt çocuklarının anneleri, molalarda çalıştıkları kısımlardan bebeklerinin yanına gelip emzirebiliyorlardı.
Bebeklikten çıkıp biraz büyüyen çocuklar bakıcılar nezaretinde yaş gruplarına uygun oyuncaklarla oynuyor, daha büyük çocuklar öğretmen eşliğinde ana sınıfı gibi eğitim çalışmalarına başlıyorlardı.
Bir kere yuva çocuklarının fabrikadaki yıl sonu etkinliklerini annemle birlikte izlemiştim. Şiirler okuyup,müsamere gibi küçük temsiller yaptıklarını hatırlıyorum.
23 Nisan çocuk bayramlarının şehir stadyumunda yapılan kutlamalarına okulların dışında sadece Sümerbank kreş çocukları katılır, ilk sırada tören geçitini Sümerbank çocukları yaparlardı. Fabrika araçlarıyla stadyuma götürülen çocuklar, tören sonunda tekrar fabrika araçlarıyla kreşe dönerlerdi.
1990 yıllarına kadar kreşte bir hekim,iki hemşire,bir sağlık peroneli, bir öğretmen ve üç ayrı vardiyada çalışan çok sayıda bakıcı vardı.
4-5 yaşlarına gelen çocuklar ise kreşin küçük oyun alanında birbirleriyle tanışıp, konuşmayı, paylaşmayı ve sosyalleşmeyi öğrenir, doğum günlerini bile kreşte kutlarlardı. Sonradan anlaşmalı hekim sayısı ikiye çıkarıldı.
Dokuma tezgahlarının ritmik ninnisiyle uyuyup, annesine sinmiş, emek, pamuk ve kumaş kokularını içine çekerek büyüyen çocuklar farkına varmadan, Sümerbank'ın bir parçası olurlardı. Sümerbank için çocuklar en az çalışan anneleri ve babaları kadar değerliydi.
O günlerden geriye sadece birkaç fotoğraf, birkaç anı ve anlatılan hikâyeler kaldı ama o fotoğraflara baktığımda bebekliğine şahit olduğum çocukların, bugün onları hatırladığım yaşlarda çocuklara sahip, cumhuriyeti, ülkesini seven bireyler olduklarını, yüreklerinde Sümerbank sevgisinden kırıntılar taşıdıklarını biliyorum. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN