nazilli basma fabrikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nazilli basma fabrikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2025 Çarşamba

HOKKABAZ

 





HOKKABAZ

Geçen yıl 1948 Yılının 15 Şubat günü Nazilli Sümerbank Sinema salonunda oynanan Gave operasının fotoğrafını paylaşmıştım. Fotoğrafı fabrikamızın baş veznedarı rahmetli Ahmet Karataş'ın arşivinden kızı fabrikamız memurlarından mühendis Gülay Er vasıtasıyla almıştım. Fabrikada çekimleri yapılan fakat yayınlanmayan bir belgesel için müdüriyet binasında görüştüğüm Ahmet amcaya fotoğrafı sorduğumda o operada kendisinin de oynadığını, fotoğrafa tarihi kendisinin yazdığını teyit etmişti.

Ahmet Karataş, şiirleri Nazilli yerel gazetelerinde yayınlanan sanatsal yönü olan ve yıllarca Nazilli Sümerbanklılara maaşlarını dağıtmış, aklı başında güvenilir ve saygın bir Sümerbanklıydı. Kendisini yakından tanıdığım için fotoğrafı sayfamda paylaştım.
Nazilli Sümerbank çalışanlarının kendi çaba ve imkanlarıyla Nazilli'de bir opera sergilemiş olmaları küçümsenecek ,geçiştirilecek basit bir olay değildi. Nitekim öyle de oldu paylaşımım oldukça fazla ilgi gördü.
Böyle güzel bir paylaşıma yazılan güzel mesajları zevkle okurken, "Kendisinin Nazilli Sümerbank Halkevi konusunda araştırma yaptığını bu konuyu doğrulayan bir şey bulmadığını ve Böyle bir operanın hiç oynanmadığı" gibi şeyler yazan bir mesaj aldım.
Bende Ahmet amcanın el yazısıyla bana verdiği fotoğrafın güvenilir bir belge olduğunu yazdım.
Aksini iddia eden mesajlara devam edince de...
Ahmet Karataş amcanın verdiği fotoğrafın ve söylediklerinin "Onun araştırmasından, benim için daha muteber olduğunu " yazdım. Hala aynı düşüncedeyim.
Bunu yazınca bana ağır hakaretlerde bulundu,
Sümerbank sayfasında iki Sümerbanklılar derneği üyesinin böyle seviyesiz tartışmasının hoş karşılanmayacağını düşünerek. Karşılıklı mesajlarımızı sildim. Onu da sayfamdan engelledim, bir yıldır da kendisiyle konuşmuyorum. Bu yüzden dernekten de soğudum. Bundan sonra da üyelik dışında görev almayı düşünmüyorum. Böyle tartışmaların herkese açık sayfalarda da yapılmasının doğru olmadığı kanısındayım.
Bu sayfalarda bu güne kadar bir kaç "1 Nisan şakası" dışında gerçek olmayan hiç bir şey paylaşmadım. Bundan sonra da paylaşmayacağım.
Araştırmacılığı "İnternetten buldukları ve kişilerden duyduklarıyla sınırlı" kişilerin, Sümerbank konusunda bana öğretebilecekleri bir şey yok. Onlar bulamadılar diye Nazilli Sümerbank ve ülke tarihinde önemli yeri olan böyle etkinlikleri de olmamış sayamam.
Şimdi yeni bulduğum başka bir belgeyi paylaşacağım. 15 Şubat 1948 tarihinde sergilenen GAVE operasından bir yıl daha önce, fabrikamızın kuruluşunun 10. yılı olan 9 Ekim 1947 tarihinde fabrika salonunda başka bir opera daha sergilenmiş. Üstelik bu operayı İzmir Şehir Tiyatrosu sanatkarları da izlemişler. Oyunun adı HOKKABAZ. İstanbul Eminönü Halkevinden sonra Türkiye'de Opera sergilemeyi, üstelik iki opera ile başaran Nazilli Sümer Halkevi ve Kompozitörü Necmittin Rifat'a bilhassa takdirlerini sunuyorlar.
Ben de HOKKABAZ operasının bu belgesini Nazilli Sümer Halkevi konusunu araştırdığını iddia edip, Sümer Haklevi'nin en önemli iki etkinliğini ıskalayan HOKKABAZIN "gözüne" sokuyorum. İLHAN ÖDEN

5 Nisan 2025 Cumartesi

NAZİLLİ SÜMERSPOR & FENERBAHÇE

 NAZİLLİ SÜMERSPOR & FENERBAHÇE

Bu fotoğraf maç sonrası çekilmiş. Maç Nazilli Şehir Stadyumunda oynanmış, ortadaki futbolcu Fenerbahçe'de 1953-63 yılları arasında 10 yıl oynayıp 8 yıl kaptanlık yapan, Fenerbahçe'de 4 kez şampiyonluk yaşamış, Fenerbahçe'den ayrıldıktan sonra 1 sezon da Galatasaray'da oynayıp 1 şampiyonluk da orada kazanmış milli futbolcu Naci Erdem.

Etrafında Nazilli Sümerbank çalışanları var. Naci Erdem'in solundaki bıyıklı kişi. Fabrikamızın Makine bakım bürosunda çalışanlarından, rahmetli Emin Hilmi Erkal, sonradan Aydın Tekstil'e geçmiş, personel müdürlüğü yapıp, emekli olmuş. 2005 yılında vefat etmiş. Fotoğrafı oğlu Eray Erkal gönderdi teşekkür ederim.
İskender Kuvaki . Nazilli stadyumunda Fenerbahçe'ye karşı oynamış.
Bu maçta oynayan Sümerspor'lu futbolculardan İskender Kuvaki halen yaşıyor. Geçtiğimiz yıllarda fabrikamıza yaptığı ziyarette tanışıp görüşmüştük. Bana bu maçın Nazilli şehir stadında oynandığını ve o maçta oynadığını kendisi söylemişti. O maça dair mutlaka başka fotoğraflar da vardır ama maalesef Sümerspor 1970 yıllarında kapatıldığında tüm kupaları, madalyonları, şiltler ve tüm fotoğraflar Ankara Ulus meydanındaki eski genel müdürlük binasına gönderilmiş. Orası da şimdi Sosyal Bilimler Üniversitesi oldu, oradaki depodan almak için girişimlerimiz olduysa da alamadık. Artık akıbetlerinin ne olduğu konusunda bilgimiz yok. Fabrika müzesindeki kupalar kulübün tekrar açıldıktan sonra kazandığı kupalar. İlhan Öden

18 Kasım 2023 Cumartesi

TALAŞ SOBALARI

 


TALAŞ SOBALARI

Nazilli Sümerbank, lojmanlarında oturan çalışanlarına kışın yakacakları, tahta parçası ve talaşlarını bile verirdi. Talaş ve tahta parçaları fabrikanın ağaç işlenen Mekikhane, masurahane ve marangozhane gibi atölyelerinden gelirdi. Düşünün yaklaşık 450 lojmana bir kış boyunca yetecek kadar talaş ve çıkıntı tahta çıkarıp, muazzam üretim yapan atölyeler. Bu atölyeler sadece Nazilli fabrikasının değil, Türkiye’deki diğer Sümerbank fabrikalarının ve hatta bazı özel tekstil firmalarının mekik, masura, vurucu kol ve diğer ağaç aksamının üretimini yapıyordu...

Kış ayları yaklaşınca fabrikanın marş motoru olmadığı için önden Z harfine benzer demir manivela sokulup çevrilerek çalışan kahverengi kamyonuna dağ gibi yüksek talaş çuvalları yüklenir, sıra ile ayrım yapılmaksızın her lojmana eşit miktarda dağıtılırdı. Herkes çuvallarını lojmanlarının bitişiklerine yaptıkları odunluklarına boşaltır, çuvalları teslim eder, dağıtım herkes alıncaya kadar devam ederdi. Tahta parçası almak isteyenlerde isimlerini yazdırır, hatalı üretilen ya da üretim sırasında kırılıp işe yaramaz hale gelen masura, takoz gibi çıkıntılar çuvallara doldurulmuş olarak gelirdi. Biz Sümerbank çocukları özellikle bu çuvalların gelmesini dört gözle beklerdik. Çuvallardan çıkanlarla kendimize, masuralardan tabanca, takozlardan, tren, araba gibi oyuncaklar yapardık...
Odunluklarımız tepeleme yakacakla dolardı. Lojmanlar küçük odalardan oluştuğundan, hemen herkes talaş sobası kullanırdı. Talaş sobaları ince sacdan yapılmış, üzerinde tamamen açılabilen kapağı, önünde sürgülü küçük bir deliği olan basit sobalardı. Üst kapak açılır önceden hazırlanmış talaş kovası sobaya yerleştirilir, kapak kapatılırdı. Öndeki küçük "Sürgülü kapak" sobanın kontrol merkezi olup yanma hızını ayarlamak bakımından çok önemliydi.

Herkesin en az 2-3 boş talaş kovası olurdu. Talaş kovası hazırlamak başlı başına bir uzmanlık gerektirirdi. Üstünkörü hazırlanan talaş kovası 5 dakikada yanar biter iyi ısıtmazdı. Önceleri bizim kovaları babam hazırlardı. Ortaokula başlayınca bu görev bana devredildi. Artık kovaları ben basacaktım. "Basmak" fiili öylesine söylenmiş bir kelime değildi. Kovaları hazırlarken ortaya hava deliği için bir boru sokulur etrafına doldurulan talaşlar önce ağır bir tokmakla vurularak sıkıştırılır, kova ortalara kadar gelince üzerine çıkılıp ayakla basılarak sıkıştırıla, sıkıştırıla doluncaya kadar basılırdı. Talaş ne kadar sıkı basılırsa kova o kadar uzun süre dayanırdı. Gevşek basılan kovalardaki talaş erkenden çöker, çökerken de sobanın alt önündeki delikten kıvılcım püskürtürdü. En çok korktuğumuz şey de kıvılcım tehlikesiydi. Sobanın önündeki halıları, kilimleri yakıp yangın çıkarabilirdi.

Fabrika İtfaiyecileri tarafından her yıl temizlenen lojman bacaları, talaş sobalarının keyfini kat, kat arttırırdı. Ilık havalarda az açılan sürgülü delik ile kalorifer gibi için için yanan talaş sobaları, soğuk havalarda önü açılınca adeta lokomotif gibi "Puf, puf, puf..." sesleriyle gürül gürül yanardı. Sobanın ince sacdan kenarları hafiften kızarırdı. İşte o zaman sıra kestanelere gelirdi. Bıçakla kabuğunu yardığımız kestaneleri üst kapağın tamamını kaplayacak kadar dizer, arada bir sobanın ayrılmaz demirbaşı uzun maşalarla kestaneleri çevirir pişirirdik. Kahvaltıda sobanın, üzerinde ekmek kızartıp tereyağı ve peynirle yemek, Sucuğu çatala batırıp sobanın ön deliğinden biraz içeri sokarak pişirmek ekstra güzelliklerimizdi...
O zamanlar mangaldan, kömür sobasından sızan gazlardan zehirlenmeler, ölümler olurdu. Talaş sobası o bakımdan da özellikle diğer sobalara göre çok daha emniyetliydi...

İşte böyle...
Yazdıklarım özel bir şey değil her Sümerbank çocuğunun bildiği, yaşadığı güzel şeyler...
Aslında Sümerbank'ın o kadar çok anlatılacak hikayesi var ki...
Neyse onları da başka zaman yazarım. Sevgiyle kalın... İLHAN ÖDEN

3 Kasım 2020 Salı

BİR PROFESYONEL FUTBOLCUNUN GÖZÜYLE NAZİLLİ SÜMERBANK VE SÜMERSPOR.


    1950-55 yılları Nazilli Sümerspor ile maçımız var, fabrikanın önüne geldik devasa bir kapı, iki tarafında üniformalı muhafızlar. Büyük kapıdan içeri girerken tam karşımızda bir Atatürk büstü var. Gür kaşları çatık, bize bakıyor. İster istemez etkileniyor, yürüyüşümüz değişiyor, kıyafetlerimize hafiften çeki düzen veriyoruz.

    Fabrika futbol sahası iki yüz metre kadar içeride. Biraz yürüyeceğiz... Önümüzde adeta cam gibi düzgün beton bir yol. Böylesi büyük şehirlerde bile yok. Karşıda bir hastane, şaşırıyoruz. Gürültüyle çalışan makinelerin arasından geçeceğimizi zannederken, kendimizi her tarafı güller, çiçekler, yemyeşil yaban mersinleri ve büyük çam ağaçları arasında adeta minik bir cennette buluyoruz.

    Kafamız karışıyor. Sol tarafta büyük bir salon, acaba içeride neler var? Derken önümüze bir yazlık sinema çıkıyor. Biraz içeri giriyoruz, bir paten pisti yolumuzu kesiyor, sağ tarafa bakıyorum bir tenis kortu, basketbol, voleybol sahaları, hepsinin zemini kırmızı topraktan…  İleride Amerikan bar gibi bir yer var. Önünde masatenisi, bilardo, langırt masaları... Pikapta bir Zeki Müren şarkısı, yan tarafta şık bayanlar oturmuş, ortası kadın heykelli havuza karşı kahvelerini içiyorlar. İlerde bir Aslan başı var ağzından havuza su akıtıyor... 

    Maç yapmaya gelirken "Türkiye'nin en iyi zeminli futbol sahasında top oynayacağımızı biliyordum ama daha sahaya varmadan, kafamda buranın her köşesinin çok farklı ve benzersiz olduğu fikri oluştu. Yürüyoruz, karşıdaki istasyona üç vagonlu yeşil bir tren yanaşıyor. Saat on dört kırk beş… Trenden inen telaşlı kişiler işe yetişmek için hızlı adımlarla fabrikanın olduğu yöne doğru yürüyorlar, bazıları sol tarafta zincirle basitçe kapatılmış stadyum kapısından içeri giriyorlar. Sanırım, şehirden maçı izlemeye gelenler.

    Elimizde spor çantalarıyla içeri giriyoruz. Sümerspor'lu yöneticiler kapıya yakın kalenin arkasında bizi karşılıyorlar. Samimi ve güler yüzlü bir karşılama. Sonuçta bir dostluk maçı oynanacak... Saha kenarında büyük okaliptüs ağaçlarının gölgesinde, yine okaliptüs ağaçlarının sağlam kerestelerinden yapılma basit bir tahta tribün var. Stadyumda hiç boş yer yok, tribünün arkası bile tamamen dolmuş. Futbol alanı ile seyirciler arasında bir engel yok, önlerinden geçerek soyunma odalarının olduğu spor salonuna doğru yürüyoruz. Bizi alkışlayıp, sevgi gösterilerinde bulunuyorlar. Bazıları da "sizi yeneceğiz" gibi esprili laflar atıyorlar. Bir kaç delikanlı seyircilere fabrikanın gazoz imalathanesinde şişelere basılan gazozlardan satıyor. "Maç başlayınca bize bu şişelerden atarlar mı?" gibi bir korku aklımızın kenarından bile geçmiyor. 

    Spor salonun tüm duvarlarına Nazilli Sümerspor'un çeşitli müsabaka ve şampiyonalarda kazandığı kupalarla dolu vitrinler sıralanmış. "Bu kadar kupa bizim kulüpte bile yok" diyorum içimden. Soyunma odasının arkasındaki banyoda devasa bir termosifon var fabrikanın atık ağaç takozlarıyla yakılmış gürül gürül yanıyor. Belli ki bizi adam akıllı terletecekler. 

    Soyunduk, maçtan önce zemini kontrol etmek için dışarı çıktık. Futbol sahasının içinde bir itfaiye aracı su püskürterek fırıl fırıl dönüyor. Her yer çamur olacak diye ödümüz kopuyor. Meğer burada maçtan önce toz olmasın diye mutlaka sahayı sularlarmış. Futbol sahasının zemini geçirgen olarak yapıldığından asla çamur olmazmış. Bunu öğrenince seviniyoruz.

    Artık maç başlayacak yavaş yavaş, seremoniye hazırlanıyoruz. Sümerspor'lu sporcular  Lacivert, Beyaz formalarını giymişler. Formaları yeni, ayakkabıları boyalı… Sahaya çıkmak için birlikte sıra oluyoruz, sporcularla ara sıra göz göze geliyoruz hepsi canavar gibi belli ki idmanlılar, kolay maç olmayacak. Hakemler geliyor, koşarak sahaya çıkıyoruz. Dizilip seyircileri selamlıyoruz. O da ne? Fabrika bandosu İstiklal marşını çalıyor. Seyirciler hep birlikte istiklal marşını söylemeye başlıyor. Bizde onlara eşlik ediyoruz...

    Rakip en az bizim kadar güçlü seyirci ve maç boyunca susmayan bandonun desteğiyle maça asılıyorlar. Biz gol attıkça onlar karşılık veriyorlar. Maçta sertlik yok centilmence bir mücadele oluyor. İlk devreyi tamamladık.

    Devre arası itfaiye yine sahayı sulamaya başladı, bando da saha kenarında çalıp, seyircileri coşturmaya devam ediyor. Bize çay ve serin su ikram ettiler, meğer fabrikanın bir de buzhanesi varmış. Suları, satılan gazozları o buzlarla soğutuyorlarmış. 

    Biz ilk yarıda giydiğimiz terli formalarla, ikinci yarı için sahaya çıktık, Sümerspor'lu futbolculara yeni forma giydirmişler. Kıskanmadık desem yalan olur. Neyse ikinci yarı başladı rakip yine aynı disiplinle mücadele ediyor. Gözüme batan iki, üç genç oyuncu var ki onların ayarında oyuncu bizim takımda bile yok.

    Maç yine karşılıklı pozisyonlarla dengeli bir şekilde devam ediyor. Artık son dakikalar yaklaştı. Sümerspor tek farkla önde... Maç böyle bitecek diye düşünürken tartışmalı bir penaltı oldu. Gole çevirdik. Maç berabere bitti. Burada hakemler centilmenlik gereği, misafir takımlara biraz esneklik yaparlarmış.

    Sonuçtan iki takım da memnun bir şekilde ve seyircilerin alkışları arasında soyunma odasına gittik. Banyodaki dev termosifonun gövdesi kor gibi kıpkırmızı olmuş. İki takım değil, dört takım daha gelip yıkansa yetecek kadar sıcak su var.

    Duşumuzu aldık, giyindik bizi fabrikanın tabldotuna götürdüler, Sümerspor'lu yöneticiler ve sporcularla birlikte bir yemek yedik. Yemekleri fabrikanın aşçıları yapıyormuş, Menü de, mercimek çorbası, dalyan köfte ve künarlı, kuş üzümlü pilav var. Daha önce dalyan köfte hiç yememiştim, tadı damağımda kaldı.

    Sonra fabrikanın bahçesine geçtik, fabrikanın orkestrası, alçak beton bir sahnede caz parçaları çalıyordu. Dikkatimi çekti gündüz bizimle maç yapan Sümerspor'lu sporculardan biri orkestrada piyano çalıyordu, çok şaşırdım.

    Yöneticiler ve Sümerspor’lu sporcularla sohbet ettik. Fabrikada hafif işlerde çalıştıklarını, ortamdan ve ücretlerinden memnun olduklarını söylediler. Biz de çoğu profesyonel kulüpte böyle bir ortamın olmadığından bahsettik. Çay, kahve ve dondurma ikram ettiler. Gecenin sonunda terli formalarımızı, havlu ve çoraplarımızı yıkanmak üzere fabrika çamaşırhanesine bıraktık. Bizi fabrikanın karşısındaki misafirhaneye götürdüler. Demir somyalı, bembeyaz nevresimleri olan iki yataklı küçük odalara dağılıp yattık. Nazilli'ye gelirken hiç düşünmediğimiz, bir Avrupa ülkesinde bile göremeyeceğimiz şekilde ağırlanmıştık.

    Ertesi sabah fabrika müdürü takımımızı makamında kabul etti, bizleri onurlandıran  bir konuşma yapıp teşekkür etti. Müdür Bey’e memnuniyetimizi belirtik. Misafirperverlikleri için teşekkür ettik. Bize yine fabrika lokalinde kahvaltı ikram ettiler. Çamaşırhanede yıkanıp ütülenmiş malzemelerimizi teslim aldık.

    Otobüsümüze doğru ilerlerken, kafamızda getirdiğimiz "Küçük kasaba " imajından eser kalmamıştı. Nazilli'de beklemediğimiz kadar iyi ağırlanmış, beklemediğimiz kadar güçlü ve büyük bir kulüple maç yapmıştık. Daha sonra o gün bize karşı oynayan oyunculardan birkaçı Beşiktaş, Galatasaray, Altay, Göztepe, Fenerbahçe gibi büyük profesyonel takımlara transfer olup milli takım seviyesine kadar yükseldiler.

    Nazilli'den böyle olumlu izlenimlerle ayrılırken; Burada yaşadıklarımı başka birinden duysaydım kesinlikle inanmazdım. Anadolu'nun  ortasında bir Fabrika'nın neleri değiştirebileceğini görerek ve yaşayarak öğrenmiş oldum.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

Not: Yukarıdaki yazımı, Sümerspor'lu sporcu ağabeylerimden, Sümerbank'lı büyüklerimden ve ailemden öğrendiklerimin üzerine, gözlemlerimden edindiğim izlenimleri ekleyerek yazdım. 



17 Eylül 2019 Salı

PATLAK AMPULLERİN HİKAYESİ

Sümerbank çocukları, Nazilli Basma Fabrikasına, Sümerbank çalışanlarından farklı gözle bakarlar. Çalışanlar için iş yeri, ekmek teknesidir Sümerbank... Sümerbank çocukları için ise gözlerini açtıkları, her türlü güzelliği içinde barındıran, adeta onları mutlu etmek için yaratılmış ayrı bir dünyadır ve bu dünyanın her köşesinde ayrı hikayeler, anılar vardır. Fırsat buldukça hikayelerimi yazıyorum. Bugün gözüme takılan şu patlak ampullerin hikayesini yazacağım.


Ampullerin en son ne zaman  yandıklarını hatırlamıyorum. Ben sizi fabrikada üretimin ve disiplinin en yüksek olduğu 1970 öncesi yıllara götüreceğim.  Nazilli'de milli bayramların coşkusunun en çok görselliğe dönüştüğü kurum kuşkusuz Sümerbank Basma fabrikasıydı. Süslemelerin en yoğun olduğu yer de Nizamiye kapısı ve çevresiydi.


Fabrikanın önü adeta bayram yeri gibi olurdu.
İlk süslenen yer fabrika İdare binasının önünden Hürriyet caddesine açılan Kamyon giriş kapısının birkaç metre yukarısındaki iskeleti borulardan yapılmış üzerinde HOŞGELDİNİZ yazılı "Zafer Takı" olurdu. Sonraki yıllarda Hürriyet caddesi genişletilip çift yönlü olunca bu tak üzerinde SÜMERBANK yazan daha büyük ve gösterişli yeni bir tak ile değiştirildi. Tak ayakları mersin dallarıyla kaplanıp, bayraklarla süslenirdi.

Nizamiye kapısına neredeyse kapıyı tamamen kapatacak büyüklükte koca bir Türk bayrağı asılır, kapının sağında ve solundaki personel ve tahakkuk servislerinin olduğu bölümlere yaklaşık 1 metre boyunda daha küçük ipe geçirilmiş çok sayıda bayrak sıra halinde dizilirdi. Ayrıca nizamiye kapısı ile tam karşısındaki elektrik direkleri arasına da Hürriyet caddesini üzerinden enlemesine geçen iki sıra ipe geçirilmiş aynı büyüklükteki bayraklar ve altından geçen araçlara değecek kadar büyük Atatürk portresi asılırdı.

Yüze yakın bayrakla süslenmiş nizamiye kapısı, "Kırmızı gelinlik giymiş Anadolu gelini" gibi gündüzü süsler, gece olunca da şimdi patlak kalıntıları kalan sıralı ampuller Anadolu gelininin alnında ve göğsünde dizili altınları gibi ışıl, ışıl parlardı...

Bu görkemli görüntüyü görüp etkisinde kalmamak mümkün değildi.
Parlak ışıkların, bayrakların ardında Cumhuriyetin gücü ve Sanayide devleti temsil eden Sümerbank'ı görüyor, yıkılmaz kale gibi görünen dev kuruluşun bir parçası olarak göğsümüz kabarıyordu.

1990 lara doğru, milli bayramları bir kaç bayrakla geçiştirmeye başladık. Nizamiye kapısını eskisi gibi görkemli süslemez, ampulleri yakmaz olduk..."Önce milli coşkuyu, sonra da Sümerbank'ı kaybettik". Kaybetmeye devam ediyoruz. Sevgiyle kalın. İlhan Öden

28 Ocak 2019 Pazartesi

ÖĞRETMENİNİ DİNLEYEN İYİ BİR ÖĞRENCİ GİBİ...

VİDEO

Tarih 9 Ekim 1937 Atatürk , Sümerbank Basma Fabrikasını açmak için, Nazilli'ye gelmiş. Başbakan, başbakan vekili ve hükumeti oluşturan bakanlar, Genelkurmay başkanı, tüm devlet erkanı ve Sümerbank genel müdürü yanında.

Altın anahtarla fabrikamızı açıyor...

 O andan itibaren, sanki etraflarında başka kimse yokmuş, iki kişi fabrikayı geziyormuş gibi fabrika müdürü Fazlı Turga'ya odaklanıyor. Adeta "öğretmenini dinleyen iyi bir öğrenci gibi" gözlerinin içine bakarak büyük bir dikkatle fabrika müdürü Fazlı Turga'yı dinleyip, sorular soruyor, bilgi alıyor.

Videoda da göreceğiniz gibi pamuğun girdiği ilk kapıdan, basmanın çıktığı son kapıya kadar aynı disiplin ve  ilgiyle geziye devam ediyor. Başka kimseyle ilgilenmiyor, konuşmuyor.
 
Kibir yok, her şeyi bilirim havası yok. kompleks yok, sormaktan çekinmek yok...

Etrafındakiler de etkilenmiş olmalı ki, Atatürk ve fabrika müdürünü sessizce izleyip, eşlik ediyorlar.

Bugün böyle bir açılış olsa, aynı disiplini göre bilir miyiz? Zannetmiyorum.Cumhurbaşkanının gelmesine de gerek yok vali gelsin, milletvekili gelsin yeter.

Dalkavuklar, kendini göstermek isteyen, dikkat çekmek, yaklaşmak için birbirini ezenler, koruma ordusu...

Tahmin etmeye gerek yok haberlerde heyetleri görüyoruz...  İlhan Öden.

8 Aralık 2017 Cuma

KULAKTAN,KULAĞA BİLGİ KİRLİLİĞİ.

Sosyal medyada ve basılı yayınlarda fabrikamızla ilgili yazılar sık sık yer almaya devam ediyor. Fabrikamızdan övgüyle bahis edilmesi Sümerbank'lılar olarak bizleri mutlu etmekte. Lakin paylaşımlar giderek saçma sapan boyutlara doğru gitmeye başladı . Yazıları hazırlayanlar çocukken oynadığımız "Kulaktan,kulağa oyunu" gibi okuduklarını,duyduklarını yarım yamalak anlatırken kafalarına göre ilaveler yapıyor,olmayan şeyleri varmış gibi yazıyor,anlatıyorlar. Onlar saçmaladıkça yazdıkları yanlış bilgiler çığ gibi yeni yanlışlar üzerinde yuvarlanıp büyüyerek fabrikamızın gerçeklerinden ve İnandırıcılıktan uzaklaşarak yanlış boyutlara doğru gidiyor.

Onlarca İnternet sitesinde aynen paylaşılan saçmalıklardan biri aşağıda görülen "fabrika korosu" konusunun anlatıldığı bölüm.


Evet fabrika korosu var ama  "Yemek arasında dünya klasiklerinden okumak"  Koro elemanları işini gücünü bırakıp toplanıyor,yemek yiyen işçilere dünya klasiklerinden eserler okuyor.böyle saçma bir şey olabilir mi?

Peki doğrusu ne?
Sorunun cevabı.Fabrikanın korosu var.Zaman zaman fabrika çalışanlarına, çevredeki il ve ilçelere gidip konserler veriyor. 

Peki  "Dünya klasikleri" konusu ne?
Fabrikanın içinde kütüphane var. Kütüphanede dünya klasikleri ve güncel kitaplar, mesleki literatürden yayınlar var, çalışanlar yemek istirahatlerinde, kütüphaneden istedikleri eserleri alıp okuyorlar.

Bir başka konu fabrikanın futbol sahasının "Türkiye'nin ilk alttan ısıtmalı futbol sahası" olduğu.

Bu da yanlış. Nazilli Sümerbank futbol sahası hiçbir zaman alttan,üstten,sağdan,soldan "Isıtmalı" olmadı.

Peki doğrusu ne?
Doğrusu futbol sahamızın zeminin altında 70 santim kalınlığında fabrika santralında yakılan kömürlerin "Cüruf" dediğimiz küllerinden geçirgen bir tabaka oluşturulmuş. Böylelikle ne kadar yağmur yağarsa yağsın zeminde su birikmesi ve çamurlaşma olması önlenmiş. (Aynı sistemi fabrika içindeki voleybol sahamızı yaparken biz de uyguladık.Gayet iyi sonuçlar aldık.)

Başka bir yanlış da  "Atatürk'ün Gıdı Gıdı trenine bindiği" konusu.
Bu da doğru değil,Atatürk'ün fabrikamıza gelişini gösteren o gün çekilmiş film kayıtları var. Atatürk'ü getiren tren "Otoray" tabir edilen ve Atatürk için İzmir'den gönderilen özel bir tren. Bu konuyu o gün çekilen görüntü ve yazılan gazete haberleriyle belgeleriyle açıkladığım müstakil bir yazım var. Atatürk'ü Gıdı gıdı'ya bindirelim mi? İsteyenler soldaki mavi yazıya tıklayarak oradan detaylarıyla görerek okuyabilir. 

Peki bunu kimler yapıyor?
Hemen herkes yapıyor,aralarında güvenilir yazarlar,yayın kuruluşları,hatta  akademisyenler bile var. Belgeleri önlerine koyduğumuz halde yazdıklarında israr edenler de var.

Peki bu hataları nasıl yapıyorlar?
Araştırmacı,sorgulayıcı olmadıklarından,İnternet'ten sağdan soldan buldukları yazıları,bilgileri doğruluğunu kontrol gereği duymadan kesip yapıştırarak adeta bir birini deviren domino taşları gibi  yanlış bilgileri yayıyor,hurafeler oluşturuyorlar. Üstelik iyi bir iş yaptıklarını zannederek yıllarca temizlenmeyecek bilgi kirliliği oluşturuyorlar.

Tabi ki işlerini hakkıyla yapan değerli hocalarımız da var yazımı onları ayrı tutarak paylaşıyorum. Belki onlar yukarıdaki bilgi kirliliğini yayanlar kadar ünvanlı ve popüler değiller ama onların biz Nazilli Sümerbank'ı yaşayarak öğrenenlerin gönlündeki yerleri çok farklı. Onları sevgiyle,saygıyla selamlıyorum. İlhan ÖDEN

8 Aralık 2016 Perşembe

Nazilli Manşet Gazetesi İLHAN ÖDEN röpörtajı.


Sümerbank Müze Olmalı!

Nazilli’nin tanınmış yüzleriyle yaptığımız röportaj serimize 1933 yılında kurulan Sümerbank’ın eski çalışanlarından 58 yaşındaki İlhan Öden ile devam ediyoruz.

Yağmur Aşık/ Aydın Haber Ajansı/ NAZİLLİ- İlhan Öden 58 yaşında bir Sümerbank emeklisi. Fabrikanın Yardım sandığı,dokuma makine bakım ve işletme muhasebe servislerinde toplam 25 yıl çalışan Öden, doğduğu günden beri Sümerbanklı. 1958 yılında Sümerbank lojmanlarında, Sümerbank çalışanı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözünü açan Öden, yine fabrikanın okullarında okumuş. Sümerbank’ın Nazilli’ye kazandırdığı bütün güzelliklerden yararlanmış.Çocuklarını da Sümerbanktan kazandığı parayla okutmuş.
“ŞEFİM BANA ÇAY GETİRİRDİ”
“Hep Sümerbank’ın çevresinde yaşadım. İyi ki de yaşamışım diyorum. Sümerbank, her türlü sosyal hakkının olduğu, emeğinin karşılığını aldığın, kimseden karşısında eğilip bükülmeden ekmeğini kazandığın, eğitim, sağlık imkanlarının sağlandığı bir yerdi” diyen İlhan Öden Sümerbank ile geçen yıllarını özlemle anıyor.
“Şu an bile başarılması mümkün olmayan şeyleri Sümerbank yaptı. Sümerbanklıların arasında özel bir hiyerarşi, saygı sevgi vardı. Amirim, müdürüm benim arkadaşım gibiydi. Şefim işlerin yoğun olduğu zamanlar yardımcı olmak için bana çay bile getirirdi, başka kurumlarda böyle örnekleri görmek imkansızdır. Biz de aynı şekilde amirlerimiz çalışırken elimizden geldiğince yardımcı olmaya  gayret ederdik. Böyle güzel bir çalışma ortamımız vardı. ağabey kardeş gibi bağlı ama disiplinle çalışırdık.
HERKESİN HAYALİ ‘SÜMERSPOR’
“O yıllarda en büyük hayalimiz bir gün Sümerspor forması giymekti” diyen İlhan Öden; Sümerspor’da voleybol oynadığı zamanları anlattı.
“Sürekli Nazilli Sümerspor'un antrenmanlarını takip ederdik.  Bir gün biz de orada top oynar mıyız diye geçerdi herkesin aklından. O yıllarda Sümerspor’da olmak, Fenerbahçe’de Beşiktaş’ta oynamak gibiydi. Sümersporda çok iyi futbolcular vardı.Bende Sümerspor'un futbol,voleybol ve basketbol takımlarında oynadım. Voleybolda çok başarılı oldum. Birçok kez de Aydın şampiyonu olduk”

CUMHURİYET’İN EN BÜYÜK PROJESİ
Sümerbank’ın Cumhuriyet’in en büyük projelerinden birisi olduğunu vurgulayan İlhan Öden, bunun unutulmaması için gönüllü olarak başlattığı ve bugün geniş kitlelere ulaşan Sümerbank tarihi ile ilgili çalışmalarıyla ilgili olarak şunları söylüyor:
“İlk başlarda işin bu denli takdir göreceğini ve geniş bir kitleye ulaşacağını pek fark edemedim. Zaman içerisinde işler daha güzelleşince, insanlardan takdir görmeye başlayınca bu alanda Türkiye’de yazılmış ne varsa onları topladım ve okudum. İnsanın kendini geliştirmesi çok önemli. Nazilli’de yaşayan yaşlı Sümerbanklılarla görüştüm. Daha sonra evlerden fotoğraf ve belgeleri toplamaya başladım. Sümerbank’ı araştırırken Nazilli’nin çok eski fotoğraflarına ve tarihine de ulaşmaya başladım. Nazilli Sümerbank’ta sosyal hayat nasıldı, eğitim sistemi nasıldı, çalışma hayatı nasıldı bunları anlattım.”
SOSYAL MEDYANIN GÜCÜ ÇOK FAZLA
Sümerbank ile ilgili çalışmalarının Türkiye çapında bilimsel, akademik boyutta çalışma yapan insanların da ilgisini çektiğini belirten Sümerbank emeklisi İlhan Öden; eski müdürlerinin kendisini takip etmesinden ve hafızaları tazelemiş olmaktan gurur duyuyor.
İlhan Öden: “2008 yılında bu paylaşımları yapmaya başladım. İlk başlarda Sümerbank’la ilgili anılarımı paylaşmak için bir blog oluşturdum. Sosyal medyanın gücü çok fazla. Zaman içerisinde bu paylaşımlara çok fazla erişim oldu. Aileleri Sümerbank’ta çalışmış çocukların ilgilileri de çok fazla. Çünkü insanlar merak ediyor. İşin güzel tarafı, Nazilli Sümerbank’ta müdürlük yapmış, benim sayfamı takip eden birçok insan var.  Sümerbank’ta çalışmış vefat eden arkadaşlarımızın,yaşayan Sümerbank'lıların şu anki fotoğraflarını da paylaşıp hatırlatıyoruz. Böylece hafızaları tazelemiş oluyoruz.”

“DON KİŞOT”
Yaptığı işi ünlü roman kahramanı Don Kişot’un yaptığına benzetiyor İlhan Öden:
“Hiçbir zaman Sümerbank paylaşımları yaptığım sosyal medya hesaplarımda çok fazla takipçim olsun diye düşünmedim. Az olsun öz olsun kaliteli olsun diye düşündüm. Her gün bir basamak diye diye Nazilli ve Sümerbank’la ilgili en bilgili insanlardan biri oldum. Yaptığımız iş biraz da Don Kişot’luk gibi bir şey. Herkesin bir şeyleri unutturmaya çalıştığı bir dönemde biz biraz daha yaşatmaya çalıştık. Sümerbank’ı Atatürk’ü sevenler dışında da kimseden destek vermiyor. Günden güne de Sümerbank’ı bilen,Sümerbankta çalışan büyüklerimiz azalıyor. Zamana karşı bir yarış var. Sümerbank sayfalarında fotoğrafları görenler beni arayıp kendilerinde de fotoğraf olduğunu söylüyor. Gidip onlardan fotoğrafları alıyorum. Bir kısmı gerçekten çok kıymetli,Sümerbank’ın pek bilinmeyen yönlerini gösteren fotoğraflar. O yıllarda Sümerbank sağlığı bozulan çalışanlar için çeşitli yerlerde kamplar kurmuş ve  sağlıklarına kavuşmalarını sağlamış. Bu pek rastlanan bir şey değil. Bu tarz fotoğrafları kategorilere ayırıp arşivliyorum. Arşivimde yaklaşık 5 bin adet Nazilli Sümerbank ile ilgili fotoğraf var.”
“SÜMERBANK SAYESİNDE NAZİLLİ UZUN ÖMÜRLÜ”
İlhan Öden “Eğer Sümerbank olmasaydı bugün Nazilli 40-50 bin nüfuslu küçük bir kasaba olurdu” diyor ve ekliyor “Şu an insanlar bu memlekette uzun yaşıyorsa Sümerbank sayesinde.”
“Nazilli’yi Nazilli yapan Sümerbank’tır. O yılların nüfus kayıtlarına bakıldığında Sümerbank’ın kurulduğu yıllarda Nazilli şehir ve tesis olarak Denizli’den çok daha iyi durumda olduğu görülür.  Şu an insanlar bu memlekette uzun ömürlüyse Sümerbank sayesinde. 1937’de Nazilli’de hastane yokken ilk defa Sümerbank Nazilli’ye hastane yapmış. 10 adet doktoru ve 50 tane yatağı varmış. Diş ünitesi, doğumhanesi ve ameliyathanesi olan bir hastane… Bunlar hep kazanç.”
“1948’DE NAZİLLİ’DE OPERA”
Sümerbank sayesinde Nazilli’de sosyal hayatın son derece canlı olduğunu ifade eden İlhan Öden, o yıllarda Nazilli Basma Fabrikasından devlet tiyatrolarına yükselip gitmiş sanatçılar olduğunu da anlatıyor.
“1948’de Nazilli’de Sümerbank çalışanları opera sergilemiş. O yıllardan bu yana bir daha ne Aydın’da ne de Nazilli’de opera yok. İnsanlar o yıllarda bunları başlatmış fakat şimdi yapılmıyor. Haftada 2 3 kere sinemaya gönderiyorlardı. İnsanın ufku genişliyor. Sümerbank’ı kaybettikten sonra çok şey kaybettik…”

“SÜMERBANK MÜZESİ OLMALI”
Nazilli Basma fabrikasının kapatılmasının ardından Nazilli’de işsizlik sorunu ortaya çıktığını ifade eden Öden; “Fabrika ilk açıldığında 4 bin kişi çalışıyormuş. Fakat fabrikanın 4 bin kişiye ihtiyacı olduğu için değil. İstihdam sağlamak insanlara eğitim vermek için. Burada eğitilen insanlarla daha sonra açılacak olan yeni fabrikaların alt yapısı oluşturuldu. Benim çalıştığım dönemde yaklaşık 1800 kişi çalışıyordu. Ben emekli oluncaya kadar bin kişi kaldık. Sümerbank işçileri bugün bir öğretmenin aldığı maaş kadar ücret alıyordu. Bugünkü parayla ayda 5 milyon lira Sümerbank sayesinde Nazilli’ye giriyordu. Fakat Sümerbank’ın kapatılması kaçınılmazdı. Bugün bu teknoloji ile Sümerbank’ın bin kişi çalıştırıp para kazanması mümkün değil. Ama en azından Nazilliye 67 yıl katkı sağlamış bir fabrikanın Sümerbank Müzesi olarak yaşatılması.” gerekiyor.

1 Mart 2016 Salı

YOL GÖSTERMEK BİZDEN,UYGULAMAK SİZDEN.

Gıdıgıdı trenimiz yaklaşık 30 yıl sonra yeniden çalıştırıldı,bu biz Sümerbanklılar  için bir rüya idi, Bir rüyamız gerçek oldu. 

Şimdi yeni rüyaları gerçekleştirme zamanı... Mesela,Nazilli basma fabrikasını  açmak, Nazilli basmalarını yeniden basmak. Bu rüyayı birkaç yerde dile getirdiğimde dinleyenlerin hemen olumsuz tepki gösterdiklerini gördüm. Bazı arkadaşlarım makinelerinin büyük bir kısmı çalınmış,15 yıldır kapalı Nazilli basma fabrikasının bir daha asla açılamayacağını bunun gerçekleştirilmesi imkansız bir rüya olduğunu söylediler. Nazilli basma fabrikasının tekrar basma  üretimi yapmasının aslında zannettikleri kadar zor olmadığını anlattığımda büyük bir kısmının düşüncelerini değiştirmeyi başardım. Umarım bu yazımda anlatacaklarımla,Nazilli için güzel şeyler yapmak isteyen yöneticilerimizin, düşüncelerini de değiştirmeyi başarırım.

 Nazilli basma fabrikası 2003 yılında Adnan Menderes Üniversitesine devredildi.2005 yılında yapılan bir protokolle fabrika çalıştırılmak üzere "Gemi parçalamak" işiyle uğraşan bir şirkete verildi.Şirket fabrika alanı içinde koruma altında olmayan hurda sınıfından satılabilecek ne varsa her şeyi  kesip,parçalayıp götürdü sonrada fabrikayı olaylardan habersiz tekstil işiyle uğraşan başka şahıslara devredip kaçıp gitti. Olay mahkemeye intikal ettiyse de devir teslim işleminde tutanak yapılmadığı için makinaların ne zaman ve kim tarafından götürüldüğü tahmin edilmesine rağmen ,tespit edilemediğinden şu ana kadar yargıdan bir sonuç alınamadı. Bu olayda en çok fabrikamızın İplik ve Dokuma ünitesi zarar gördü.Elektrik trafolarını ve makinalarının büyük bir bölümünü kaybederek çalışamaz hale getirildiler.

 Basma kısmı ise makinelerinin SİT korumasında olması sayesinde az bir kayıpla kurtuldu. Benim "Nazilli basması yeniden" projemde,enerji santralı ,atölyeler ve  fabrikanın bu bölümleri yer almıyor. Fabrikanın kurulduğu yıllarda olmazsa olmaz olan bu üniteler çevrede tekstil sektörünün gelişmesiyle eski önemini kaybetti. Fabrikamızın en çok işçi çalıştıran bu bölümlerini yeni projede kullanmayı gereksiz görüyorum. Enerji santralı 1980 yıllarından beri elektrik üretiminde kullanılmıyor,sadece buhar için bazen bir bazen iki kazanla (eski sistem olduğu için) düşük verimle çalışıyordu. Şimdi daha küçük daha güçlü sistemler var. Eskiden çok gerekli olan atölyeleri de çalıştırmaya da gerek yok şu anda Nazilli çevresinde  makine sanayi oldukça gelişmiş durumda gerektiğinde makine parçaları rahatlıkla dışarıda yaptırılabilir. Dokuma işlemi yapmayacağımız için bize iplik de gerekmiyor, dolayısıyla pamuğun ipliğe dönüşmesinden başlayarak aradaki diğer yardımcı işletmelere,dokumaya ve dokuma sonrası kumaşa yapılacak işlemlere de gerek yok.

Denizli,Babadağ,Buldan,Kızılcabölük gibi tekstil ve özellikle dokumacılığın ileri olduğu yerlerden istediğimiz kalite,ebat ve örgüde hazır dokunmuş kumaş alabiliriz. Düşündüğüm yeni sistemde basmahanede koruma altında bulunan eski makinaları da kullanmayı düşünmüyorum. (Eski basma makinalarının büyük bölümü fabrikamızın son dönemlerinde zaten kullanılmıyordu.)

Onu kullanma ,bunu kullanma neyi kullanacaksın kardeşim?diyenlerin sesini duyar gibiyim. Azıcık daha sabredin şimdi tam o kısmı anlatıyorum.

Bize "Yeniden Nazilli basması" için en gerekli makina,hırsızların gazabından kurtulan ROTASYON BASKI MAKİNASI bu makina dünyada halen kullanılan teknolojik sisteme ve özelliklere sahip güzel makina , desen baskı silindirlerinin büyük bölümü ve yardımcı techizatla birlikte şu anda sonradan yapılan yeni gravür dairesinde sapasağlam duruyor.

 ROTASYON BASKI MAKİNESİ
Rotasyon baskı ve baskı sonrası terbiye işlemlerinde kullanılacak birkaç makine,buhar için küçük bir kazan ve 10-15 personel ile(öğrenci uygulamaları ile bu sayı daha da aşağı çekile bilir)  Nazilli Basması yeniden üretilmeye başlanabilir. Başlangıçta eski Sümerbank gravür çalışanlarından yardım alınabilir. Baskı sonrası terbiye işlemlerinde kullanılan makinelerin de şu anda basmahane dairesinde kullanılır durumda olduğunu tahmin ediyorum. Eğer  gerekiyorsa da ,küçük bir maliyetle yenilene bilirler. (masraflar için koruma altında olmayan,hırsızların bıraktığı 100 kadar dokuma tezgahı satılabilir) 

Bugün ülkemizde tekstil sektörü gelişmiş durumda. Rotasyon makinelerinde kullanılan desen silindirlerinin imalatı yapılıyor bunun için eleman çalıştırmaya gerek yok. Eldeki desenler ve desen arşivimizde eski sistemle basılan desenler yeni sisteme uyarlanarak kullanılabilirler.

 Fabrika alanındaki ADÜ. Meslek yüksek okulunda Desen tasarımı ve baskı sistemleri üzerine yeni bir bölüm açılarak bu proje daha verimli ve daha işlevsel hale getirilebilir. Bunlar benim düşündüklerim,proje için başka güzel şeyler de bulunup geliştirilebilir. Bana göre Nazilli basmasını hayata geçirmek için hiçbir engel yok.Belki eskisi gibi büyük çapta üretim yapamayız,Belki çok karlı bir işletme olmaz ama dünyaca ünlü Nazilli basmalarını tekrar Nazilliye kazandırmak bu kadar kolay iken denemeye değer olduğunu düşünüyorum. İlhan ÖDEN

NOT: Madem yazdım,bu projenin kafamda canlanmasına yardımcı olan olayı da yazayım. 2015 Kasım ayında İzmir Ekonomi üniversitesi Güzel sanatlar ve Tasarım fakültesi Moda ve Tekstil bölümü,İzmir Sümerbank Halkapınar basma fabrikası yıkıntıları arasından buldukları el kadar Sümerbank kumaşlarından desen çıkarıp,serigrafi yöntemiyle desenleri kumaşlara aktardılar.Bu kumaşlardan diktikleri elbiseleri İzmir Adnan Saygun sanat galerisinde sergilediler. 


İzmir Sümerbank'tan onlara belki bizim elimizdeki kadar geniş bir arşiv kalmamıştı ve bugün sahip olduğumuz imkanlara sahip değildiler ama onlarda bizde olmayan ,çalışma ve başarma azmi vardı. Zorlukları aşarak İzmir Sümerbank Basma fabrikası desen arşivini sanal ortama taşımayı başardılar.

 
Artık,Nazillinin değerlerine sahip çıkmasının,Adnan Menderes Üniversitesinin de elindeki hazinenin farkına varmasının zamanının geldiğini düşünüyorum.Yarıda kalan desen arşivi çalışmaları bir an önce tamamlanmalı,Nazilli Sümerbank basma fabrikası müzesi açılmalı,gelen ziyaretçilerin satın alabilecekleri Nazilli basmalarının üretimine başlanmalı.

22 Haziran 2015 Pazartesi

Zor iştir “Dokuma Ustalığı”.

Northtrop dokuma tezgâhı, dakikada 180 devir ile çalışır. 950 kilo kadar ağırlığı vardır ve yaklaşık 940 adet, çeşitli büyüklükte makine parçasının birleşmesiyle oluşmuştur. Dokuma ustaları bu tezgâhları en küçük parçasına kadar söküp, birleştirip, ayarlayıp çalışır duruma getirecek şekilde yetiştirilmişlerdir.Her usta bu gibi 48 adet tezgahtan sorumludur. Yaklaşık bin kadar “gök gürültüsünden daha çok” ses çıkararak çalışan tezgâhın içinde, makinadan çıkan hatalı sesleri takip ederek arızayı bulup gereken tamiratı yaparlar. Bir yandan sıcak hava, nem , gürültü ve ağır çalışma koşulları, diğer yandan makinelerin performansına göre azalıp,çoğalan ücret baremi. Zamana karşı yarıştırır ustaları.

Rahmetli Hakkı Bilgenoğlu 
Sadece makineyi tanımak yetmez, dokuma teknolojisi de bilmek,hangi iplik alttan, hangisi üstten geçecek, tahar sıra mı? Amalgam mı? Bilmek gerek. Ayrıca kumaş üzerindeki hataları görecek, düzeltecek bir çift de keskin göz gerek. Bazen gece, bazen gündüz çalışırsın. Dışarıda gece mi,gündüz mü, kar mı, yağmur mu var? Hava sıcak mı, soğuk mu bilemezsin, çalıştığın ortam hep “ekvator” gibidir.Etraf en küçük kıvılcımda alev almaya hazır pamuk tozlarıyla çevrilidir, bazen yemeğini bile makinelerin arasında yemek zorunda kalırsın. Mızrak gibi fırlayan mekiklerden, bir aşağı bir yukarı inip kalkan, dönen makine aksamlarından, her vuruşu bin balyozdan güçlü vurucu kollardan,kendini ve iş arkadaşlarını koruyacaksın. Ufak-tefek hastalıklardan etkilenmeyecek, devamsızlık yapmayacaksın. Herkesten önce işbaşı yapıp, herkesten sonra iş yerini terk edeceksin.
Rahmetli Aliriza Karabulut
 Elini-kolunu, vücudunun bir parçasını kıstırmadan, kesmeden, kanatmadan,sakatlamadan evine dönebilmeye sevinmektir dokuma ustalığı.Yorgun,bitkin eve gelip yattıktan birkaç saat sonra uyanıp, işe geç kaldım telaşıyla giyinirken işten yeni geldiğini fark edip tekrar yatmaktır dokuma ustalığı Kulakları feda etmektir,Alın teridir.Ekmeği taştan çıkarmaktır.Her kuruşu helal kazanmaktır.48 azgın canavarla tek başına boğuşmaktır. Kısacası zor iştir “Dokuma Ustalığı”. Oğlu olmakla gurur duyduğum,rahmetli babam Faik Öden, bu zorlu görevi tam 33 yıl aralıksız yerine getirdi.Onun ve mesai arkadaşlarının yaşamlarının her kesitinde meslekleri daima ön plandaydı.Aile toplantılarında,sohbetlerde bile söz döner dolaşır "dokuma salonuna" gelirdi. Onsuz geçen bir babalar günü sonrasının duygu yoğunluğu içinde sayfama yansıyanlar böyle. Başta babam olmak üzere,tüm Sümerbank'lı dokumacıların hayatta olanlarını hürmetle,ahirete intikal edenleri rahmetle anıyorum. Sevgiyle kalın. İlhan ÖDEN

26 Kasım 2014 Çarşamba

BİR NAZİLLİ SÜMERBANKLININ HİKAYESİ.

Bu ay, blog sayfamı yetenekli bir Nazilli Sümerbanklıya ayırdım. Adı Mehmet Tosun ,Nazilli Sümerbank bez boya ünitesinde posta ustası olarak çalışıp emekli olmuş. Ahmet Özsavran'ın kaleme aldığı hikayesi, hayyallerini bir türlü gerçekleştirme cesareti gösteremeyenlere örnek olsun.  İlhanÖden
FOTOĞRAFLARI BÜYÜTMEK İÇİN TIKLAYIN

GELİNİ KEŞFETTİ
Artık 07-15.00 postasının paydos vakti gelmişti Nazilli Sümerbank’ta. Sekiz saatlik yorucu bir çalışmanın ardından, huzurlu ve gönül rahatlılığıyla dinlenmeyi ve eğlenmeyi hak etmişlerdi. En büyük eğlenceleri, fabrikanın hemen başlangıcında olan kahvehanelerdi. Çıkış saati yaklaştıkça birbirleriyle şakalaşmaları, tuttukları spor kulübüne övgüler, rakiplerine takılıp kızdırmaları ve tabi ki “en iyi okeyi ben oynarım” muhabbetleri… İş iddia’ya binmişti. Yenilenler ziyafet vereceklerdi. Yazıcı ve hakem olmasını postabaşıları Mehmet Tosun ustadan rica ettiler, o da kabul etti. Çıkışta kimisi fabrikanın karşısında olan vazife evlerine uğrayıp kahveye gelmişler,kimisi doğrudan kahveya gelmişti.Mehmet usta eve uğrayanlardandı.. Okey partisi başlamıştı. Çaylar yudumlanıyor, bitenler hemen tazeleniyordu.oyun çekişmeliydi. Bu arada Mehmet ustanın başka bir şey dikkatini çekmişti.Tahsin Özsavran amcasının kahvesi boyanıyordu.Arkadaşlarından izin alıp yazıcılığı başka birine devrettikten sonra,elindeki çay bardağıyla duvara manzara resmi çizen ressamın yanına gitti.Selam verdikten sonra uzun uzun onları seyretti.Karar vermişti eve gidip hanımına çarşıya gideceğini söyledi. 

 -Hayrola bey ne yapacaksın
- Boya alacağım
- Ne yapacaksın boyayı
- Evi boyayacağım
- Allah,Allah hiç konuşmamıştık
- Artık bir temizlik yapma vakti geldi hanım,gidiyorum,var mı alınacak bir şey?
- Yok sağ olasın…

Mehmet usta gerekli malzemeleri aldıktan sonra, binlerce işçi ve memurun oturduğu vazife evlerine geri döndü. Lojmanın tüm duvarlarını manzara resimleriyle süslemeye karar vermişti. Her iş çıkışında yapabildiği kadarını yapıp, kalanına ertesi gün devam ederek bitirmişti. Zaman zaman ,eserini  eşinin yaptığı kahveyi yudumlayarak gururla seyrediyor,yorgunluğunu gideriyordu..

Artık emekli Mehmet ustanın çocukları büyümüş üniversiteli olmuş Cumhuriyet mahallesine taşınmıştı. Oğlu Murat beden eğitimi, kızı Şennur da sınıf öğretmeniydi. Evlatları gurur kaynağıydı. Oğlu Murat, anaokulu öğretmeni Pakize Dalfidan ile evlenmişti. Tatilde oğlu ile gelini ziyaretine geldiklerinde çaylar demlenip börekler pastalar yenirken fotoğraf albümlerine karıştırmaya başlamışlardı. Gelin Pakize’nin bir fotoğraf dikkatini çekmişti. O fotoğraf Nazilli Sümerbank vazife evlerinde otururken duvarlara çizdiği manzaraların fotoğrafıydı.

-Bu resimleri kim yaptı?
-Ben yaptım kızım,
-Babacığım niye devam etmiyorsun, çizgilerin renk uyumu çok güzel.
-Yok kızım ben öylesine yapmıştım,
-Ama olmaz ki, devam etmelisin.

Kısa bir süre sonra doğum gününde gelini palet, fırça, boya gibi resim yapma malzemeleri alıp güzelce paketledikten sonra Mehmet ustaya hediye eder.


Mehmet Tosun fırçasından zeybek oynayan Atatürk
Artık Mehmet ustanın torunları olmuştu.3-4 sene sonra oğlu Murat ile gelini Pakize’nin Tatvan’a tayinleri çıkar. Kızı Şennur ve damadı Karacabey’de görevini sürdürmektedir. Çocuklarının bakımı için annesinden yardım isterler.45-50 günlüğüne hanımı kızının yanına gider. Yalnızlığının 3.gününde gelininin hediye ettiği paket gözüne takılır ve karar verir. Çarşıya gidip yağlı boya aldıktan sonra başlar çalışmaya. ilk resmini gelinine, ikinci resmi kızına hediye eder. Üçüncü resmini yapıp çerçeveletmek için gittiğinde orada bulunan esnaflar çok beğenirler ve Nazilli Lütfi selek Kültür merkezinde açılacak kursa gitmesini resim yeteneğini geliştirmesini tavsiye ederler. Böyle bir kurstan habersizdi. Hemen kurs verecek olan hocalarla konuşur ve ertesi gün kursa başlar. Örnek çalışma için resim gösterip yapmasını isterler.15-20 cm yaptıktan sonra hocaları çok beğenirler devam etmesini isterler. Eğitimin yararını görmüştü. Resim artık onun her şeyiydi. Bir terapi gibi adeta ruhunun derinliklerinde geziniyordu.


Hızlı resim yaptığı için ikinci senenin sonunda öğretmenleri sergi açabileceğini söylediler. İlk sergisini 2010 yılında Lütfi Selek kültür merkezinde yaptı, Pamukören, Kuyucak ve doğum yeri olan Horsunlu sergileri bunu takip etti.Bu yılda karma bir sergiye katıldı.

Mehmet ustanın yeteneği, torunlarına da yansımış olacak ki kızı Şennur’un küçük kızı Tuğba Nur Meşe 2011 yılında çevremiz konulu resim yarışmasında birinci olur.

Yıllar sonra görüşmemizde muhabbet esnasında resim yaptığını söyleyince merak ettim. Efendi kişiliğiyle tanıyıp sevdiğim Mehmet ustanın gösterdiği resimlerden etkilemiştim.


Mehmet Tosun ustaya ilk siparişim olan Atatürk’ü zeybek oynarken tasvir eden  resmi, İstanbul’da oturan oğlumla gelinime hediye ettim. Fotoğrafta görülen  ikinci resim ise öğrenci yurdumuzun duvarını süslemekte.
 
Kahvehanede manzara resmi seyriyle başlayan ve gelinin teşvikiyle devam edip Mehmet Tosun ustanın yaşamına yeni ufuklar açan resim macerasının hikâyesi işte böyle.

Kelemin, fırçan hiç durmasın, Allah uzun ömürler versin Mehmet Tosun usta…

Ahmet ÖZSAVRAN.