İlhan Öden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlhan Öden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2025 Çarşamba

HOKKABAZ

 





HOKKABAZ

Geçen yıl 1948 Yılının 15 Şubat günü Nazilli Sümerbank Sinema salonunda oynanan Gave operasının fotoğrafını paylaşmıştım. Fotoğrafı fabrikamızın baş veznedarı rahmetli Ahmet Karataş'ın arşivinden kızı fabrikamız memurlarından mühendis Gülay Er vasıtasıyla almıştım. Fabrikada çekimleri yapılan fakat yayınlanmayan bir belgesel için müdüriyet binasında görüştüğüm Ahmet amcaya fotoğrafı sorduğumda o operada kendisinin de oynadığını, fotoğrafa tarihi kendisinin yazdığını teyit etmişti.

Ahmet Karataş, şiirleri Nazilli yerel gazetelerinde yayınlanan sanatsal yönü olan ve yıllarca Nazilli Sümerbanklılara maaşlarını dağıtmış, aklı başında güvenilir ve saygın bir Sümerbanklıydı. Kendisini yakından tanıdığım için fotoğrafı sayfamda paylaştım.
Nazilli Sümerbank çalışanlarının kendi çaba ve imkanlarıyla Nazilli'de bir opera sergilemiş olmaları küçümsenecek ,geçiştirilecek basit bir olay değildi. Nitekim öyle de oldu paylaşımım oldukça fazla ilgi gördü.
Böyle güzel bir paylaşıma yazılan güzel mesajları zevkle okurken, "Kendisinin Nazilli Sümerbank Halkevi konusunda araştırma yaptığını bu konuyu doğrulayan bir şey bulmadığını ve Böyle bir operanın hiç oynanmadığı" gibi şeyler yazan bir mesaj aldım.
Bende Ahmet amcanın el yazısıyla bana verdiği fotoğrafın güvenilir bir belge olduğunu yazdım.
Aksini iddia eden mesajlara devam edince de...
Ahmet Karataş amcanın verdiği fotoğrafın ve söylediklerinin "Onun araştırmasından, benim için daha muteber olduğunu " yazdım. Hala aynı düşüncedeyim.
Bunu yazınca bana ağır hakaretlerde bulundu,
Sümerbank sayfasında iki Sümerbanklılar derneği üyesinin böyle seviyesiz tartışmasının hoş karşılanmayacağını düşünerek. Karşılıklı mesajlarımızı sildim. Onu da sayfamdan engelledim, bir yıldır da kendisiyle konuşmuyorum. Bu yüzden dernekten de soğudum. Bundan sonra da üyelik dışında görev almayı düşünmüyorum. Böyle tartışmaların herkese açık sayfalarda da yapılmasının doğru olmadığı kanısındayım.
Bu sayfalarda bu güne kadar bir kaç "1 Nisan şakası" dışında gerçek olmayan hiç bir şey paylaşmadım. Bundan sonra da paylaşmayacağım.
Araştırmacılığı "İnternetten buldukları ve kişilerden duyduklarıyla sınırlı" kişilerin, Sümerbank konusunda bana öğretebilecekleri bir şey yok. Onlar bulamadılar diye Nazilli Sümerbank ve ülke tarihinde önemli yeri olan böyle etkinlikleri de olmamış sayamam.
Şimdi yeni bulduğum başka bir belgeyi paylaşacağım. 15 Şubat 1948 tarihinde sergilenen GAVE operasından bir yıl daha önce, fabrikamızın kuruluşunun 10. yılı olan 9 Ekim 1947 tarihinde fabrika salonunda başka bir opera daha sergilenmiş. Üstelik bu operayı İzmir Şehir Tiyatrosu sanatkarları da izlemişler. Oyunun adı HOKKABAZ. İstanbul Eminönü Halkevinden sonra Türkiye'de Opera sergilemeyi, üstelik iki opera ile başaran Nazilli Sümer Halkevi ve Kompozitörü Necmittin Rifat'a bilhassa takdirlerini sunuyorlar.
Ben de HOKKABAZ operasının bu belgesini Nazilli Sümer Halkevi konusunu araştırdığını iddia edip, Sümer Haklevi'nin en önemli iki etkinliğini ıskalayan HOKKABAZIN "gözüne" sokuyorum. İLHAN ÖDEN

18 Kasım 2023 Cumartesi

TALAŞ SOBALARI

 


TALAŞ SOBALARI

Nazilli Sümerbank, lojmanlarında oturan çalışanlarına kışın yakacakları, tahta parçası ve talaşlarını bile verirdi. Talaş ve tahta parçaları fabrikanın ağaç işlenen Mekikhane, masurahane ve marangozhane gibi atölyelerinden gelirdi. Düşünün yaklaşık 450 lojmana bir kış boyunca yetecek kadar talaş ve çıkıntı tahta çıkarıp, muazzam üretim yapan atölyeler. Bu atölyeler sadece Nazilli fabrikasının değil, Türkiye’deki diğer Sümerbank fabrikalarının ve hatta bazı özel tekstil firmalarının mekik, masura, vurucu kol ve diğer ağaç aksamının üretimini yapıyordu...

Kış ayları yaklaşınca fabrikanın marş motoru olmadığı için önden Z harfine benzer demir manivela sokulup çevrilerek çalışan kahverengi kamyonuna dağ gibi yüksek talaş çuvalları yüklenir, sıra ile ayrım yapılmaksızın her lojmana eşit miktarda dağıtılırdı. Herkes çuvallarını lojmanlarının bitişiklerine yaptıkları odunluklarına boşaltır, çuvalları teslim eder, dağıtım herkes alıncaya kadar devam ederdi. Tahta parçası almak isteyenlerde isimlerini yazdırır, hatalı üretilen ya da üretim sırasında kırılıp işe yaramaz hale gelen masura, takoz gibi çıkıntılar çuvallara doldurulmuş olarak gelirdi. Biz Sümerbank çocukları özellikle bu çuvalların gelmesini dört gözle beklerdik. Çuvallardan çıkanlarla kendimize, masuralardan tabanca, takozlardan, tren, araba gibi oyuncaklar yapardık...
Odunluklarımız tepeleme yakacakla dolardı. Lojmanlar küçük odalardan oluştuğundan, hemen herkes talaş sobası kullanırdı. Talaş sobaları ince sacdan yapılmış, üzerinde tamamen açılabilen kapağı, önünde sürgülü küçük bir deliği olan basit sobalardı. Üst kapak açılır önceden hazırlanmış talaş kovası sobaya yerleştirilir, kapak kapatılırdı. Öndeki küçük "Sürgülü kapak" sobanın kontrol merkezi olup yanma hızını ayarlamak bakımından çok önemliydi.

Herkesin en az 2-3 boş talaş kovası olurdu. Talaş kovası hazırlamak başlı başına bir uzmanlık gerektirirdi. Üstünkörü hazırlanan talaş kovası 5 dakikada yanar biter iyi ısıtmazdı. Önceleri bizim kovaları babam hazırlardı. Ortaokula başlayınca bu görev bana devredildi. Artık kovaları ben basacaktım. "Basmak" fiili öylesine söylenmiş bir kelime değildi. Kovaları hazırlarken ortaya hava deliği için bir boru sokulur etrafına doldurulan talaşlar önce ağır bir tokmakla vurularak sıkıştırılır, kova ortalara kadar gelince üzerine çıkılıp ayakla basılarak sıkıştırıla, sıkıştırıla doluncaya kadar basılırdı. Talaş ne kadar sıkı basılırsa kova o kadar uzun süre dayanırdı. Gevşek basılan kovalardaki talaş erkenden çöker, çökerken de sobanın alt önündeki delikten kıvılcım püskürtürdü. En çok korktuğumuz şey de kıvılcım tehlikesiydi. Sobanın önündeki halıları, kilimleri yakıp yangın çıkarabilirdi.

Fabrika İtfaiyecileri tarafından her yıl temizlenen lojman bacaları, talaş sobalarının keyfini kat, kat arttırırdı. Ilık havalarda az açılan sürgülü delik ile kalorifer gibi için için yanan talaş sobaları, soğuk havalarda önü açılınca adeta lokomotif gibi "Puf, puf, puf..." sesleriyle gürül gürül yanardı. Sobanın ince sacdan kenarları hafiften kızarırdı. İşte o zaman sıra kestanelere gelirdi. Bıçakla kabuğunu yardığımız kestaneleri üst kapağın tamamını kaplayacak kadar dizer, arada bir sobanın ayrılmaz demirbaşı uzun maşalarla kestaneleri çevirir pişirirdik. Kahvaltıda sobanın, üzerinde ekmek kızartıp tereyağı ve peynirle yemek, Sucuğu çatala batırıp sobanın ön deliğinden biraz içeri sokarak pişirmek ekstra güzelliklerimizdi...
O zamanlar mangaldan, kömür sobasından sızan gazlardan zehirlenmeler, ölümler olurdu. Talaş sobası o bakımdan da özellikle diğer sobalara göre çok daha emniyetliydi...

İşte böyle...
Yazdıklarım özel bir şey değil her Sümerbank çocuğunun bildiği, yaşadığı güzel şeyler...
Aslında Sümerbank'ın o kadar çok anlatılacak hikayesi var ki...
Neyse onları da başka zaman yazarım. Sevgiyle kalın... İLHAN ÖDEN

3 Kasım 2020 Salı

BİR PROFESYONEL FUTBOLCUNUN GÖZÜYLE NAZİLLİ SÜMERBANK VE SÜMERSPOR.


    1950-55 yılları Nazilli Sümerspor ile maçımız var, fabrikanın önüne geldik devasa bir kapı, iki tarafında üniformalı muhafızlar. Büyük kapıdan içeri girerken tam karşımızda bir Atatürk büstü var. Gür kaşları çatık, bize bakıyor. İster istemez etkileniyor, yürüyüşümüz değişiyor, kıyafetlerimize hafiften çeki düzen veriyoruz.

    Fabrika futbol sahası iki yüz metre kadar içeride. Biraz yürüyeceğiz... Önümüzde adeta cam gibi düzgün beton bir yol. Böylesi büyük şehirlerde bile yok. Karşıda bir hastane, şaşırıyoruz. Gürültüyle çalışan makinelerin arasından geçeceğimizi zannederken, kendimizi her tarafı güller, çiçekler, yemyeşil yaban mersinleri ve büyük çam ağaçları arasında adeta minik bir cennette buluyoruz.

    Kafamız karışıyor. Sol tarafta büyük bir salon, acaba içeride neler var? Derken önümüze bir yazlık sinema çıkıyor. Biraz içeri giriyoruz, bir paten pisti yolumuzu kesiyor, sağ tarafa bakıyorum bir tenis kortu, basketbol, voleybol sahaları, hepsinin zemini kırmızı topraktan…  İleride Amerikan bar gibi bir yer var. Önünde masatenisi, bilardo, langırt masaları... Pikapta bir Zeki Müren şarkısı, yan tarafta şık bayanlar oturmuş, ortası kadın heykelli havuza karşı kahvelerini içiyorlar. İlerde bir Aslan başı var ağzından havuza su akıtıyor... 

    Maç yapmaya gelirken "Türkiye'nin en iyi zeminli futbol sahasında top oynayacağımızı biliyordum ama daha sahaya varmadan, kafamda buranın her köşesinin çok farklı ve benzersiz olduğu fikri oluştu. Yürüyoruz, karşıdaki istasyona üç vagonlu yeşil bir tren yanaşıyor. Saat on dört kırk beş… Trenden inen telaşlı kişiler işe yetişmek için hızlı adımlarla fabrikanın olduğu yöne doğru yürüyorlar, bazıları sol tarafta zincirle basitçe kapatılmış stadyum kapısından içeri giriyorlar. Sanırım, şehirden maçı izlemeye gelenler.

    Elimizde spor çantalarıyla içeri giriyoruz. Sümerspor'lu yöneticiler kapıya yakın kalenin arkasında bizi karşılıyorlar. Samimi ve güler yüzlü bir karşılama. Sonuçta bir dostluk maçı oynanacak... Saha kenarında büyük okaliptüs ağaçlarının gölgesinde, yine okaliptüs ağaçlarının sağlam kerestelerinden yapılma basit bir tahta tribün var. Stadyumda hiç boş yer yok, tribünün arkası bile tamamen dolmuş. Futbol alanı ile seyirciler arasında bir engel yok, önlerinden geçerek soyunma odalarının olduğu spor salonuna doğru yürüyoruz. Bizi alkışlayıp, sevgi gösterilerinde bulunuyorlar. Bazıları da "sizi yeneceğiz" gibi esprili laflar atıyorlar. Bir kaç delikanlı seyircilere fabrikanın gazoz imalathanesinde şişelere basılan gazozlardan satıyor. "Maç başlayınca bize bu şişelerden atarlar mı?" gibi bir korku aklımızın kenarından bile geçmiyor. 

    Spor salonun tüm duvarlarına Nazilli Sümerspor'un çeşitli müsabaka ve şampiyonalarda kazandığı kupalarla dolu vitrinler sıralanmış. "Bu kadar kupa bizim kulüpte bile yok" diyorum içimden. Soyunma odasının arkasındaki banyoda devasa bir termosifon var fabrikanın atık ağaç takozlarıyla yakılmış gürül gürül yanıyor. Belli ki bizi adam akıllı terletecekler. 

    Soyunduk, maçtan önce zemini kontrol etmek için dışarı çıktık. Futbol sahasının içinde bir itfaiye aracı su püskürterek fırıl fırıl dönüyor. Her yer çamur olacak diye ödümüz kopuyor. Meğer burada maçtan önce toz olmasın diye mutlaka sahayı sularlarmış. Futbol sahasının zemini geçirgen olarak yapıldığından asla çamur olmazmış. Bunu öğrenince seviniyoruz.

    Artık maç başlayacak yavaş yavaş, seremoniye hazırlanıyoruz. Sümerspor'lu sporcular  Lacivert, Beyaz formalarını giymişler. Formaları yeni, ayakkabıları boyalı… Sahaya çıkmak için birlikte sıra oluyoruz, sporcularla ara sıra göz göze geliyoruz hepsi canavar gibi belli ki idmanlılar, kolay maç olmayacak. Hakemler geliyor, koşarak sahaya çıkıyoruz. Dizilip seyircileri selamlıyoruz. O da ne? Fabrika bandosu İstiklal marşını çalıyor. Seyirciler hep birlikte istiklal marşını söylemeye başlıyor. Bizde onlara eşlik ediyoruz...

    Rakip en az bizim kadar güçlü seyirci ve maç boyunca susmayan bandonun desteğiyle maça asılıyorlar. Biz gol attıkça onlar karşılık veriyorlar. Maçta sertlik yok centilmence bir mücadele oluyor. İlk devreyi tamamladık.

    Devre arası itfaiye yine sahayı sulamaya başladı, bando da saha kenarında çalıp, seyircileri coşturmaya devam ediyor. Bize çay ve serin su ikram ettiler, meğer fabrikanın bir de buzhanesi varmış. Suları, satılan gazozları o buzlarla soğutuyorlarmış. 

    Biz ilk yarıda giydiğimiz terli formalarla, ikinci yarı için sahaya çıktık, Sümerspor'lu futbolculara yeni forma giydirmişler. Kıskanmadık desem yalan olur. Neyse ikinci yarı başladı rakip yine aynı disiplinle mücadele ediyor. Gözüme batan iki, üç genç oyuncu var ki onların ayarında oyuncu bizim takımda bile yok.

    Maç yine karşılıklı pozisyonlarla dengeli bir şekilde devam ediyor. Artık son dakikalar yaklaştı. Sümerspor tek farkla önde... Maç böyle bitecek diye düşünürken tartışmalı bir penaltı oldu. Gole çevirdik. Maç berabere bitti. Burada hakemler centilmenlik gereği, misafir takımlara biraz esneklik yaparlarmış.

    Sonuçtan iki takım da memnun bir şekilde ve seyircilerin alkışları arasında soyunma odasına gittik. Banyodaki dev termosifonun gövdesi kor gibi kıpkırmızı olmuş. İki takım değil, dört takım daha gelip yıkansa yetecek kadar sıcak su var.

    Duşumuzu aldık, giyindik bizi fabrikanın tabldotuna götürdüler, Sümerspor'lu yöneticiler ve sporcularla birlikte bir yemek yedik. Yemekleri fabrikanın aşçıları yapıyormuş, Menü de, mercimek çorbası, dalyan köfte ve künarlı, kuş üzümlü pilav var. Daha önce dalyan köfte hiç yememiştim, tadı damağımda kaldı.

    Sonra fabrikanın bahçesine geçtik, fabrikanın orkestrası, alçak beton bir sahnede caz parçaları çalıyordu. Dikkatimi çekti gündüz bizimle maç yapan Sümerspor'lu sporculardan biri orkestrada piyano çalıyordu, çok şaşırdım.

    Yöneticiler ve Sümerspor’lu sporcularla sohbet ettik. Fabrikada hafif işlerde çalıştıklarını, ortamdan ve ücretlerinden memnun olduklarını söylediler. Biz de çoğu profesyonel kulüpte böyle bir ortamın olmadığından bahsettik. Çay, kahve ve dondurma ikram ettiler. Gecenin sonunda terli formalarımızı, havlu ve çoraplarımızı yıkanmak üzere fabrika çamaşırhanesine bıraktık. Bizi fabrikanın karşısındaki misafirhaneye götürdüler. Demir somyalı, bembeyaz nevresimleri olan iki yataklı küçük odalara dağılıp yattık. Nazilli'ye gelirken hiç düşünmediğimiz, bir Avrupa ülkesinde bile göremeyeceğimiz şekilde ağırlanmıştık.

    Ertesi sabah fabrika müdürü takımımızı makamında kabul etti, bizleri onurlandıran  bir konuşma yapıp teşekkür etti. Müdür Bey’e memnuniyetimizi belirtik. Misafirperverlikleri için teşekkür ettik. Bize yine fabrika lokalinde kahvaltı ikram ettiler. Çamaşırhanede yıkanıp ütülenmiş malzemelerimizi teslim aldık.

    Otobüsümüze doğru ilerlerken, kafamızda getirdiğimiz "Küçük kasaba " imajından eser kalmamıştı. Nazilli'de beklemediğimiz kadar iyi ağırlanmış, beklemediğimiz kadar güçlü ve büyük bir kulüple maç yapmıştık. Daha sonra o gün bize karşı oynayan oyunculardan birkaçı Beşiktaş, Galatasaray, Altay, Göztepe, Fenerbahçe gibi büyük profesyonel takımlara transfer olup milli takım seviyesine kadar yükseldiler.

    Nazilli'den böyle olumlu izlenimlerle ayrılırken; Burada yaşadıklarımı başka birinden duysaydım kesinlikle inanmazdım. Anadolu'nun  ortasında bir Fabrika'nın neleri değiştirebileceğini görerek ve yaşayarak öğrenmiş oldum.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

Not: Yukarıdaki yazımı, Sümerspor'lu sporcu ağabeylerimden, Sümerbank'lı büyüklerimden ve ailemden öğrendiklerimin üzerine, gözlemlerimden edindiğim izlenimleri ekleyerek yazdım. 



31 Mayıs 2020 Pazar

ÇÖPÇÜLER...



Küçükken,büyüyünce ne olacaksın? Diye sorduklarında "Çöpçü" olacağım derdim. İkide bir sorarlar. Ben çöpçü olacağım dedikçe , hoşlarına gider kahkahalarla gülerlerdi. Onlar öylesine söylediğimi zannediyorlardı ama ben gerçekten kafaya koymuştum çöpçü olmayı... 

Bu kararı verdiğimde 5 yaşlarındaydım. Lojmanlarda oturuyorduk. Arka sıra apartmanların kanala bakan tarafında sıra halinde dikilmiş büyük dut ağaçları vardı. Sokakları süpüren çöpçüler mola verdiklerinde o dut ağaçlarının gölgesine uzanır,sigara içer,sohbet ederlerdi.

Ya çok sık mola veriyorlardı ya da molaları çok uzun sürüyordu ki. Bende böyle bir izlenim bırakmışlar... 
O zaman kesin karar vermiştim. Çöpçü olacaktım. Biraz çalışıp sonra akşama kadar dut ağaçlarının altında yatacaktım.

Maalesef şartlar hayalimdeki mesleği yapmamı engelledi. 
Çöpçü olamadım,dut ağaçlarının altında doya doya yatamadım... 

İşte böyle...
Keşke lojmanlar yıkılmasa, ağaçları kesilmeseydi.Belki arada bir yine dutların altına oturup, gözlerimizi kapatıp, o mutlu,kaygısız çocukluk günlerimize kadar uzana bilirdik. 
Sevgiyle kalın. İlhan Öden.

27 Ocak 2020 Pazartesi

Babamla sohbet...

Rahmetli babam Nazilli basma fabrikasında dokuma ustasıydı. İşini seven ve kendini geliştirmeye çalışan biriydi. Çalıştığı yıllarda Northrop dokuma tezgahlarının batarya ve roper cihazları üzerinde yaptığı değişikliklerle,üretime katkı sağladığı için iki kere ikramiye ile ödüllendirilmişti.

Aile toplantılarında bile fabrikadaki çalışmalarından, o gün yaşanan olaylardan ve tezgah arızalarından konuşur,çözümler konusunda arkadaşlarıyla fikir alışverişlerinde bulunurlardı. Günlük yaşantılarının her diliminin merkezinde fabrika ve dokuma salonu vardı.Yaş haddinden zorunlu emekli edilinceye kadar, tam 33 yıl Nazilli Sümerbank'a hizmet etti.
Askerlik dönüşü Dokuma makina bakımda işe başladığımda birkaç yıl bende babamın çalıştığı Northrop dokuma tezgahlarının tamir ve bakımında çalıştım. Beraber olduğumuzda ne yapar eder sözü hep dokuma salonuna,dokuma tezgahlarına getirir,eski günlerde yaşadıklarından bahseder, sohbet ederdik. Bana tezgah arızalarıyla ilgili bildiklerini,deneyimlerini adeta o anları tekrar yaşar gibi heyecanla anlatırdı...

1985-86 yıllarında Northrop tezgahlar üretimden kaldırılıp yerine  Dornier dokuma tezgahları getirildi. Artık yeni tezgahlarda çalışmaya başlamıştık. Babamla dokuma salonu sohbetlerimiz devam ediyordu ama şekli değişmişti. Artık  eski tezgahlar ile yeni tezgahlar arasındaki benzerlikleri ya da  farklılıkları konuşuyorduk.
 Eskiden o anlatıyor,ben dinliyordum,artık ben anlatıyordum o merakla dinliyordu.
Yeni tezgahlarda teknolojik bakımdan eski tezgahlara göre önemli değişiklikler vardı. Her gidişimde bir yolunu bulup sözü yine dokuma tezgahlarına getiriyor, sorular sorup yeni tezgahlardaki teknolojik gelişmeleri öğrenmeye anlamaya çalışıyordu.
Eski tezgahlarda friksiyon dişlisi, yeni tezgahlarda kavrama sistemi var diye başlar, kavrama sisteminin,friksiyon dişlisine göre üstünlüklerinden bahseder,atkı ipliği koptuğunda mekiğin yuvada kaldığını,çözgü ipliği koptuğunda tezgahın iplik geçirme pozisyonunda durduğunu anlatırdım. Hayretle dinlerdi.
Başka bir gün atkı çatalını sorar, masuranın üzerinde metalden yüzük olduğunu,atkı ipi azalınca elektrikli sistemin bu yüzük vasıtasıyla devreyi tamamlayıp masura değiştirdiğini anlatırdım.

Bu gelişmeleri anlattıkça sanki hala çalışıyormuş da işi kolaylaşmış gibi mutlu olurdu.

Ara sıra futboldan,siyasetten bahsetsek de...
Babamı en mutlu eden sohbetler bunlardı. Bende onu mutlu etmek için bıkmadan, sıkılmadan  anlatırdım.
Sağlık durumu izin verse kesinlikle yeni tezgahları görmeye giderdi. 

Mesleğini seven,işini gerektiği gibi yapmaya çalışan ve bunun için yarışan örnek bir nesil... 
Bir daha asla o salonda çalışamayacağını bildiği halde hala öğrenme çabasındaki bir nesil...

Nazilli Basma fabrikası 20 Mayıs 2002 tarihinde kapatıldı.
Babam fabrika kapatıldıktan 15 gün sonra,6 Haziran 2002 tarihinde vefat etti...
Sanırım artık konuşulacak bir şey kalmamıştı... İlhan ÖDEN










17 Eylül 2019 Salı

PATLAK AMPULLERİN HİKAYESİ

Sümerbank çocukları, Nazilli Basma Fabrikasına, Sümerbank çalışanlarından farklı gözle bakarlar. Çalışanlar için iş yeri, ekmek teknesidir Sümerbank... Sümerbank çocukları için ise gözlerini açtıkları, her türlü güzelliği içinde barındıran, adeta onları mutlu etmek için yaratılmış ayrı bir dünyadır ve bu dünyanın her köşesinde ayrı hikayeler, anılar vardır. Fırsat buldukça hikayelerimi yazıyorum. Bugün gözüme takılan şu patlak ampullerin hikayesini yazacağım.


Ampullerin en son ne zaman  yandıklarını hatırlamıyorum. Ben sizi fabrikada üretimin ve disiplinin en yüksek olduğu 1970 öncesi yıllara götüreceğim.  Nazilli'de milli bayramların coşkusunun en çok görselliğe dönüştüğü kurum kuşkusuz Sümerbank Basma fabrikasıydı. Süslemelerin en yoğun olduğu yer de Nizamiye kapısı ve çevresiydi.


Fabrikanın önü adeta bayram yeri gibi olurdu.
İlk süslenen yer fabrika İdare binasının önünden Hürriyet caddesine açılan Kamyon giriş kapısının birkaç metre yukarısındaki iskeleti borulardan yapılmış üzerinde HOŞGELDİNİZ yazılı "Zafer Takı" olurdu. Sonraki yıllarda Hürriyet caddesi genişletilip çift yönlü olunca bu tak üzerinde SÜMERBANK yazan daha büyük ve gösterişli yeni bir tak ile değiştirildi. Tak ayakları mersin dallarıyla kaplanıp, bayraklarla süslenirdi.

Nizamiye kapısına neredeyse kapıyı tamamen kapatacak büyüklükte koca bir Türk bayrağı asılır, kapının sağında ve solundaki personel ve tahakkuk servislerinin olduğu bölümlere yaklaşık 1 metre boyunda daha küçük ipe geçirilmiş çok sayıda bayrak sıra halinde dizilirdi. Ayrıca nizamiye kapısı ile tam karşısındaki elektrik direkleri arasına da Hürriyet caddesini üzerinden enlemesine geçen iki sıra ipe geçirilmiş aynı büyüklükteki bayraklar ve altından geçen araçlara değecek kadar büyük Atatürk portresi asılırdı.

Yüze yakın bayrakla süslenmiş nizamiye kapısı, "Kırmızı gelinlik giymiş Anadolu gelini" gibi gündüzü süsler, gece olunca da şimdi patlak kalıntıları kalan sıralı ampuller Anadolu gelininin alnında ve göğsünde dizili altınları gibi ışıl, ışıl parlardı...

Bu görkemli görüntüyü görüp etkisinde kalmamak mümkün değildi.
Parlak ışıkların, bayrakların ardında Cumhuriyetin gücü ve Sanayide devleti temsil eden Sümerbank'ı görüyor, yıkılmaz kale gibi görünen dev kuruluşun bir parçası olarak göğsümüz kabarıyordu.

1990 lara doğru, milli bayramları bir kaç bayrakla geçiştirmeye başladık. Nizamiye kapısını eskisi gibi görkemli süslemez, ampulleri yakmaz olduk..."Önce milli coşkuyu, sonra da Sümerbank'ı kaybettik". Kaybetmeye devam ediyoruz. Sevgiyle kalın. İlhan Öden

1 Ekim 2016 Cumartesi

DÜNYANIN EN MES'UT İNSANLARI.

Bu ay blok sayfamı, internetteki bir mezat sitesinde ,"Dünyanın en mesut insanları Bakırköy Sümerbank çalışanları" başlığını  görüp hemen satın aldığım  16 Eylül 1954 tarihinde yayınlanmış 20. ASIR haftalık mecmuasında yer alan ve Bakırköy Sümerbank fabrikasındaki çalışma hayatının fabrika çalışanlarından Hidayet Kurun'un ağzından anlatan röportaja ayırdım. Yazıda anlatılanların tamamına yakını diğer Sümerbank fabrikalarında da aynen yaşanmış uygulanmıştır.Dergi yıpranmış ve solmuş olduğundan  röportajı daha kolay okumak ve paylaşmak bakımından dergide olduğu gibi aynen klavye ile yazarak paylaşıyorum.  İlhan ÖDEN
DERGİDE RÖPORTAJ

ALTMIŞ YILDIR,Evet fasılasız tam altmış yıl aynı fabrikada çalışan bir işçi... Ben dünyanın en mes'ut insanıyım.Hiç bir kaygım yok.Şimdi yetmiş yaşında olduğum halde,buraya ilk girdiğim on yaşımdaki zamanım gibi dipdiri sapsağlam ve neşeli oluşumu da yine bu fabrikaya borçluyum. Müdüründen,memurundan,kapıcısına kadar herkesten memnunum.Burayı kendi evimden fazla seviyorum "Ölümden bile ,beni buradan ayıracak diye korkuyorum" derse artık o fabrikadaki işçi durumu hakkında ne düşünebilirsiniz?
Bunu söyleyen yetmişlik Hidayet Kurun,bir de mukayese yapıyor. -Tam kırk dört sene,Samatya'daki evimden buraya yaya gidip,geldim.Tren yoktu.Otobüs,dolmuş hak-getire ... İlk üç sene yani on üç yaşıma kadar bedava çalıştım.Ondan sonra beş buçuk kuruş gündelik almaya başladım.Bununla geçinmek zorunda idik.Amma yine de yılmadım.Bir de şimdiki halimizi düşünün.Beş buçuk kuruş gündelik iki yüz mislini geçti.Her gün iki tabak sıcak yemekle yarım somun da caba...Başın ağrısa doktor,ayağında Hastalansan hastane hazır...Yılda iki kat işçi elbisesi,birde kıdem zammı,ucuz pamuk,basma,odun... Al alabildiğin kadar... Sinema bile bedava hem de haftada iki defa... Ah genç olup da daha çok seneler burada kalmayacağıma yanıyorum.İşçiliğin böylesine can kurban... Sümerbank Bakırköy Bez Fabrikasındaki yarısı kadarı kadın iki bin iki yüz işçinin sözcüsü durumundaki ustayı dinlerken ferahlık duymamak imkanı var mı?İsterseniz en gençleriyle konuşun hepsinden duyacağınız hep aynı memnuniyet hep aynı ferahlık veren sözler. -Üç ekip halinde çalışıyoruz.Böylece fabrika gece gündüz faaliyette... Sabahleyin yedide işe girenler yarım saat yemek paydosu yaparak öğleden sonra üçte gidiyorlar.Böylece yedi buçuk saat çalışmış oluyorlar.Diğer ekipler de aynı vaziyette.Bu surette zamanımızı istediğimiz gibi ayarlayarak,ekseri günlerimizde gezmek,eğlenmek imkanı buluyor ve yine fabrikanın spor sahalarında dilediğimiz şekilde spor yapıyoruz. Futbol,boks,güreş ve denizcilikte iyi dereceler aldık.
FABRİKA KAYIKHANESİ
Kayıkhanemiz bile vasıta bakımından denizcilikle meşgul olan kulüplerden daha zengindir diyebiliriz. Yemeklerimiz ise evimizde yediklerimizle mukayese edilemeyecek derece mükemmel.Her mevsimde ancak meyvenin turfandasını bile burada tadıyoruz.İşçi sigortasının yardımından başka,fabrikamızın tam teşekküllü hastanesi daima emrimize amade...Deniz kıyısında oluşu bakımından İstanbul'un en latif manzaralı şifa yurdu olan hastanemizde,dişçisinden tutun operatörüne,röntgenine laboratuvarına ve eczanesine kadar her şey var.Doğum ve ölüm gibi hallerde yardım hazır.Çocuğu olana zam,fazla mesai yapana prim hazır.Ayrıca her sene dörder kilo ucuz parça ile yatak yorgan yapmaya yarar pamuk ve evde ısınmamıza elverişli kilosu iki kuruşa tahta parçaları alıyoruz.
Bütün bunlardan başka müdürümüz bay Şefkati Türkekul'un baba şefkatini unutamayız.Her Cuma öğleden evvel kapısı hepimize açıktır,küçücük bir derdi olan zerre kadar tereddüt etmeden,gider görüşür.Ayrıca işçi mümessillerimiz de haftanın muayyen günlerinde gider,müdürümüzle baş başa vererek baba-evlat gibi konuşurlar. Müesseseye hakim olan bu samimi hava hepimize huzur verdiği gibi hamdolsun bu güne kadar esaslı hiç bir anlaşmazlık hadisesine meydan vermemiştir. Daha başka ne istenir?Doğru karşılıklı sevgi ve saygının hüküm sürdüğü bir fabrikanın,mesut bir yuvadan ne farkı vardır? Hele fabrikayı dolaşırken her işçinin güler yüzünde bu huzur ve ferahlığı sezmemek mümkün değil.
FABRİKA HASTANESİ
Hastane kısmında yatan gençlerden biri."Sigortalı olduğum halde burayı tercih ettim çünkü kendi evim,kendi yuvam sayılır.Hakikaten öyle bakıyorlar,o kadar ki insan kendisini hastanede değil anasının kucağında zannediyor" Derken gözleri yaşarıyordu... Ayrılırken yemekhaneye uğradık.Yine deniz kıyısında Marmara'nın mas mavi sularına nazır bu koskoca salonda,yan yana hepsi de tertemiz masalarda iştah ile yemeklerini yiyen kadın,erkek işçiler arasında bir yaşlıca hatuna sokuldum. "Afiyet olsun,memnun musun halinden? dedim.Önündeki yemekleri göstererek "Buyrun bir lokma da siz alın da memnun olup olmadığımı anlayın,Allah başımızdan eksik etmesin... Her gün tatlısıyla,tuzlusuyla hatta radyosuyla aynı ziyafet... Bir yeyip bin şükür ediyoruz." dedi... Hiç derdiniz,şikayetiniz yok mu? dedim. "Allaha şükür yok,bir çocuk yuvamız noksandı...Hani çocuklu olan kimsesiz kadın işçilerin,çalışırken yavrularını bırakacakları yuva... Amma o da yapılıyor.Yeri hazırlandı...Ondan sonra sağlıktan başka isteyeceğimiz kalır mı? Dedim ya Allah başımızdakileri eksik etmesin...Benim de bir dileğim var buranın bütün fabrikalara örnek olması... Yazan : KANDEMİR

7 Ekim 2012 Pazar

ATATÜRK, NAZİLLİ BASMA FABRİKASINI AÇIYOR.

NAZİLLİ BASMA FABRİKASI AÇILIŞ TÖRENİ 


9 Ekim 1937 Pazar günü,Ulu önder Atatürk'ün, Nazilli'ye gelerek açılışını yaptığı,Nazilli Basma Fabrikasının açılış töreninde çekilen orjinal fotoğraflardan yaptığım özel bir video.

23 Eylül 2012 Pazar

Ayakkabıları parçalanan mühendis. İvan KOMZİN

Nazilli Basma Fabrikası.,Atatürk ve genç cumhuriyetin en önem verdiği projelerden biriydi. Atatürk bu proje ile en başından beri bizzat ilgilenmiş, konuyu yakından ve gerektiğinde müdahaleler ederek takip etmiştir. Yine bu projeler için devletin tüm imkânları seferber edilmiş ülkenin en iyi mühendisleri, bilim adamları görevlendirilmiş, en başarılı gençler, öğrenciler, projelerin başarısı için Rusya ve Türkiye de açılan okullara, kurslara gönderilmiştir. Başarıda payı olan kişiler devlet yönetimi içerisinde daha üst düzey görevlerle ödüllendirilmişlerdir.

 Örnek vermek gerekirse o dönemin Sümerbank genel müdürü Nurullah Esat Sümer. Daha sonra İMF de Türkiye temsilciliği, milletvekilliği, senatör, daha sonra devlet ve maliye bakanlığı yapmıştır.

 Ortak projenin SCCP. tarafı da Türkiye gibi projenin başarısına çok önem vermiş ülkenin en değerli, bilgili, istikbal vaat eden teknisyenlerini, bilim adamlarını, mühendislerini ve eğitmenlerini Türkiye’ye göndermiş fabrika binalarının inşasını, makina parklarının kurulmasını, çalışacak elemanların yetiştirilmesini fabrika arazi seçiminden başlayan fabrikaların verimli çalışması sağlanıncaya kadarki dönemde fabrika alanlarında kalarak yakından takip etmişlerdir.

Bu uzmanlardan Kayseri ve Nazilli fabrikası projelerini çizen o dönemin en başarılı Rus mimarı İvan Sergeyeviç Nikolaev ile ilgili paylaşımımı eserlerinden örnek vererek bu sayfalarda daha önce yapmıştım.O yazım, şimdiye kadar Türkiye’de konuyla ilgili yazılmış ilk yazıydı.
http://sumerbank.blogspot.com/2010/10/fabrika-yapan-adam.html

Bu yazımda da Kayseri ve Nazilli Fabrikalarının mekanik sistemlerinin ve fabrikaların üretime geçme çalışmalarının başındaki Rus uzman İvan Komzin ‘den bahsedeceğim.

İvan KOMZİN

Komzin ile ilgili ilk paylaşım, 12 Mayıs 2012 tarihinde Aydınlık gazetesinde sayın Mehmet Perinçek tarafından, ülkesine gönderdiği mektuplar üzerinden yapıldı. O mektuplarda Komzin,Atatürk ile  diyaloglarını anlatılıyor. Sayın Perinçek'in yazısını bu paylaşımımın sonuna ekleyeceğim. Dilerseniz  oradan okuyabilirsiniz.

 Ben bugün sizlere İvan Komzin’i kısaca tanıtıp, fabrikamızın açılış töreni ve açılış balosu sırasında çekilen fotoğraflara giren (bu güne kadar kimsenin fark edemediği) İvan Komzin’i göstereceğim. 

FOTOĞRAFLARI BÜYÜTMEK İÇİN ÜZERİNE TIKLAYIN

Açılış balosunda fabrika müdürü Fazlı Turga ve İvan Komzin


İvan Komzin 29 Haziran 1905 tarihinde Rusya’nın Vasilyevo köyünde doğmuş bir halk çocuğudur. 1926 yılında mühendislik eğitimini tamamladı ,Almanya'ya yüksek eğitime gönderildi. Türkiye de görevlendirildiğinde görevi büyük bir sevinçle kabul etti,Projelerin başarılı olmasında çok büyük pay sahibi olması sebebiyle Rusya ya dönüşünde “Ağır inşaat makineleri halk komiserliğine atandı (1938). Daha sonra ülkesinde Volga hidroelektrik santralı inşaatında görevlendirildi. 1941 yılında askeri mühendis olarak orduya katıldı.Tümgeneral rütbesine kadar yükseldi. 1959 yılında Mısır da Nil nehri üzerine yapılan Asuhan barajını inşa eden organizasyonun başına getirilmesi Komzin‘in ne kadar önemli bir uzman mühendis, Nazilli ve Kayseri fabrikalarının ne kadar önemli projeler olduğunu gösteren başka bir örnektir.





FOTOĞRAFLARDA ATATÜRK ve İVAN KOMZİN


Görevini masa başından değil bizzat araziye giderek yapmayı tercih eden ve çok yürümesi sebebiyle 47 numara ayakkabılarını iki haftada parçalanacak derecede eskiten Komzin için mahkûmların özel ayakkabı hazırlamaları onun çalışkanlığını gösteren en güzel örnektir.

Mısır'dan "Mavi Nil", Rusya’dan en yüksek nişanları alan, İvan Komzin 1983 yılında Moskova da hayata veda etti. Rusya da bir parka heykeli dikildi.

 Ivan Komzin  Togliatti-Russia

 Bu büyük uzman mühendis ve örnek insanı saygıyla anıyoruz. Sayın Mehmet Perinçek‘in İvan Komzin’in mektuplarını ve Atatürk ile ilgili anılarını anlattığı yazısını aşağıdan okuyabilirsiniz. Muhabbetle kalın.      lhan ÖDEN 
  
----------------------------------------------------------------------------------------
 Sovyet mühendisin anılarında Atatürk!

Bayrağını kendi fabrikanda dikmek! 23 Nisan’la 19 Mayıs’ın ortasındayız. Bu günlerin simgelediği ulusal egemenlik ve bağımsızlığın olmazsa olmazı milli bir ekonomi inşa etmekti. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, bu hedefin en önemli adımı oldu. Sümerbank Kayseri ve Nazilli tekstil fabrikaları, bu plan çerçevesinde SSCB’den alınan krediyle ve Sovyet uzmanlarının içinde bulunduğu çalışma sonucunda kuruldu. Bu çalışmada yer alan önemli isimlerden biri de Rus mühendis İ. V. Komzin’di. Sovyet devleti adına yurtdışında birçok projede görev yapan Komzin’in anıları 1973 yılında Moskova’da basılır. (İ. V. Komzin, Ya Veryu V Meçtu, İzdatelstvo Politiçeskoy Literatur ı, Moskva, 1973) Komzin, anılarında Türkiye günlerine ve fotoğraflarına da yer verir. Komzin, Türkiye’ye görevlendirilmesini sevinçle karşılamıştır. Artık masa başında çok oturmayacaktır. Rus mühendis, kendine has bu ülkede birçok ilginç şey gördüğünü ifade eder.

“Büyük devlet bilgeliği gösteren Atatürk!”

Ama aklında en fazla kalan anısı, Almanya’da Hitler’in iktidara geldiği, Japonya ve İtalya’da faşistlerin Naziler gibi Sovyet karşıtlığını ateşlediği gergin uluslararası ortamda büyük devlet bilgeliği gösteren Mustafa Kemal Atatürk’le buluşmasıdır. Rus uzmanın ifadesiyle Atatürk, o zor günlerde SSCB’yle dostluk ilişkilerini ısrarla desteklemiştir.

İvan Komzin fabrika inşaatında.

Ankara’ya geldiğinin ertesi günü Atatürk, Sovyet Büyükelçiliği aracılığıyla tanışmak ve görüşmek için Komzin’i Çankaya’ya davet eder. Komzin, karşısında düşünceli ve dikkatli bakışları olan ellili yaşlarda bir adam bulur. Atatürk’ün ilk sözleri şöyle olur: “Bu fabrikaların yapımına büyük önem veriyoruz. Kayseri ve Nazilli’de inşa edileceklerin Türkiye ekonomisine iyi tesir edeceğine ve kendi milli kadrolarımızı yaratacağına inanmak istiyorum.” Sovyet uzman da buna benzer bir bakış açısını dile getirir ve sözlerini rakamlarla destekler. Bütün meseleleri görüştükten sonra Atatürk, Komzin’i elini sıkarak uğurlar, bütün inşaatçılara en iyi dileklerini iletmesini rica eder ve ekler:





“İnşaatla ilgili iyi haberleri bekleyeceğim...” “Hiçbir teknik sırrımız yoktu!”
Komzin, anılarında Rus ve Türklerin ortak çalışmasının başından son güne kadar çok dostça geçtiğini, ilişkilerin ise en samimi şekle dönüştüğünü ifade eder: “Türk meslektaşlarımızdan sakladığımız hiçbir teknik sırrımız yoktu. Her birinin başarısına bütün içtenliğimizle sevinerek açık kalplilikle onlara bilgi ve tecrübelerimizi aktardık.” Çalışmalar sırasında karşılaşılan en önemli engel dil sorunu olmuştur. Sovyet uzmanların, monte edilirken makinelerin nasıl kullanılacağı ve tamir edileceği hakkında bilgiler vermesinde tercümanlar yeterli olmaz. Bunun üzerine özellikle teknik terimleri kapsayan bir Türkçe-Rusça sözlük hazırlarlar. Komzin, bu sözlüğün kendilerine çok zaman kazandırdığını belirtir. Ruslar ve Türkler, bu sözlüğü hemen benimsemişlerdir. Komzin’in ifadesiyle inşaat ilerledikçe binlerce Türk, artık kalifiye işçi, usta ve tekniker olmuştur. Türk uzmanları yetiştiren Rus mühendis, onları gayretle ve inatla öğrenen, sade ve çok çalışkan insanlar olarak hatırlamaktadır.

 “İzmir’i bırakıp geldim!”
Komzin, buna dair bir anısını da aktarır. Nazilli’deki fabrikanın üretime geçmesinden kısa bir süre önce atölyelerden birini teftiş ederken birden yanına kısa boylu, zayıf biri gelir. “- Basit bir işçiye bir iki dakika ayırabilir misiniz, beyefendi (son kelimeyi kiril harfleriyle Türkçe yazmıştır.-MP)? - Lütfen, buyurun... Bir ricanız veya sorunuz mu var? - Hayır, hayır beyefendi. Sadece mutluluğumu dile getirmek istedim. Ne de olsa yakında fabrika çal ışmaya başlıyor. Biz Türkler için bu, gerçek bir bayram! Ve birçokları için yeni, ilginç bir yaşam. Benim için de. Nazilli’de tekstil fabrikasının yapıldığını öğrenir öğrenmez düşünmeden postacılığı ve dedelerimin, atalarımın yaşadığı İzmir’i bıraktım. Başlarda kazı işçisi, hamal olarak çalıştım. Geçti gitti. Çok daha önemli olan şimdi kendimi nasıl hissettiğim...” Bu sözlerinin ardından işçinin gözleri neşeyle parlar ve gururla elindeki kâğıdı Komzin’e gösterir. Kâğıt, Selim Cevat’ın tesviyeci uzmanlığını aldığına dair sertifikadır. Sonra şöyle devam eder: “Bunun için her şeyden önce siz Ruslara teşekkür etmem lazım. Öğretmenim iyiydi. Yoldaş (kiril harfleriyle Türkçe yazılmıştır-MP) Kurilov bana kardeşi gibi davrandı.” Selim Cevat, sohbet esnasında tercümana sözlerini eksiksiz bire bir çevirmesini ister edasıyla bakmıştır. İşçinin son sorusu ise Kemal Paşa’nın açılışa geleceğinin doğru olup olmadığıdır. Komzin, Atatürk’ün davet edildiğini ama gelmesinin kesinlik kazanmadığını bildiğinden yuvarlak bir cevap verir: “Umuyoruz. Ama her halükarda bu söylenti temelsiz değil.” İşçinin esmer yüzü, gülümsemeyle kaplanır.

Atatürk’e verilen albüm!
Açılıştan birkaç gün önce Atatürk’ün geleceği haberi ulaşır. Fabrikanın müdürü Fazlı Bey, aralarında Komzin’in de olduğu mühendis grubuna karşılama töreniyle ilgili fikirlerini sorar. Birçok öneri yapılır. Ancak bir tanesi herkes tarafından benimsenir. Fabrikanın üreteceği ve üretmeye başladığı kumaşlardan bir albüm hazırlanacaktır. Kumaşlar, müdürün masasının üzerinde durmaktadır. Mühendislerden biri, “Cumhurreisin bu gökkuşağına bakmak hoşuna gidecektir” der. Bunun üzerine sanatçılara danışılarak 17 çeşit kumaştan oluşan maroken ciltli milli motiflerle süslenmiş Türkçe ve Rusça hitap yazısıyla bir albüm hazırlanır. Atatürk’e verilecek bu hediye bir gecede yetiştirilir.

Atatürk’ün sessiz konuşması!
Tören günü (9 Ekim 1937) binlerce kişi toplanır. Komzin’in anlatımıyla kalabalık hep bir ağızdan “Atatürk” diye slogan atmaktadır. Fabrikanın stadında yapılan törendeki ilk konuşmayı Fazlı Bey yapar. Albümü Celal Bayar’ ın eliyle Atatürk’e verirler. Atatürk, yavaş yavaş sayfalarını çevirmiş ve kumaşları dikkatlice incelemiştir. Beğendiği yüz ifadesinden anlaşılmaktadır. Daha sonra Atatürk, ayağa kalkar ve sayfalar ı teker teker kalabalığa gösterir. Kalabal ık, coşkuyla Atatürk’ün her hareketini izlemektedir. Atatürk, son sayfaya geldiğinde bayrak rengi kumaşı dudaklarına götürür. Bunun üzerine büyük bir alkış kopmuş ve bağırışlar duyulmuştur. Komzin, Atatürk’ün böylece tek kelime söylemeden kalabalığı coşturan parlak bir konuşma yaptığını ifade eder. Komzin’e göre Atatürk, sanki bu hareketiyle Türkiye’nin artık kendi bayrağını kendi toprağında yetişen pamuğuyla kendi fabrikasında kendi dikeceğini ifade etmiştir.
Not: Komzin, yaklaşık 40 sene sonra kitabında bu anısını aktarırken karıştırarak Nazilli yerine Kayseri yazmıştır. Atatürk’ün katıldığı açılış Nazilli fabrikasındaki törendir. Komzin’in anılarını bu hatayı düzelterek aktardık.

Atatürk’ü şaşırtan dokuma tezgâhı!
Nazilli fabrikasının açılışı, Sovyetler’in resmi yazışmalarına da yansımıştır. Tekstil fabrikalarının inşaatı için kurulan “Turkstroy” isimli Sovyet kuruluşunun başmühendis yardımcısı, SSCB’nin Türkiye’deki maslahatgüzarına konuyla ilgili 14 Ekim 1937 tarihli bir mektup göndermiştir. Nazilli’den yazılan mektubun aslı, Dışişleri Bakanlığı’nın arşivi olan Rusya Federasyonu Dış Politika Arşivi’nde (AVPRF) fond 194, liste 16, klasör 9, dosya 20, yaprak 15-17 numaralarıyla saklanmaktadır. Mektupta anlatıldığına göre Komzin’in bahsettiği mitingden ve işçilerin geçit töreninden sonra Sovyet yetkililer Atatürk’e takdim edilmiştir. Atatürk, hepsinin elini sıkarak Sovyet kolektifine teşekkürlerini iletmelerini ister. Daha sonra işbaşına çağıran uzun bir siren sesi duyulur. Atatürk, bakanlarıyla birlikte altın bir anahtarla fabrikayı açar. Sovyet yetkilinin ifadesiyle Atatürk ve bakanlar, memnun bir şekilde fabrikadaki makinelerin nasıl çalıştığının ayrıntılarıyla ilgilenirler. İsmet İnönü ise SSCB’de bu makineleri üreten fabrikaları ve daha önceden gördüğü Kayseri fabrikasındaki makinelerle Nazilli’dekilerin farkını sormuştur. Atatürk de fabrikayı gezdikten sonra birçok soru yöneltmiş, coşkusunu ve şaşkınlığını dile getirmiştir. Atatürk’ü ve bakanları özellikle otomatik dokuma tezgâhı hayrete düşürmüştür. Atatürk, fabrikadan çıkarken İsmet İnönü’yü durdurup kulağına doğru “Mükemmel. Büyük fabrika. Mükemmel makineler. Kayseri’deki de böyle mi?” diye sorar. İnönü, “Evet. Gidip Kayseri fabrikasını da görelim” cevabını verir. Atatürk, fabrikanın farklı bölümlerini de gezdikten sonra Sovyet yetkililere tekrar teşekkür eder. Yorulduğu gözlenen Atatürk, ardından arabasına binip trenine gider. Sovyet mühendis, fabrikanın Atatürk ve bakanlar üzerinde çok büyük etki yarattığını belirterek mektubuna son verir. Mehmet PERİNÇEK - 12 Mayıs 2012 - Aydınlık

17 Ağustos 2012 Cuma

Temel Atma Töreni yıldönümü anısına (25 Ağustos 1935)

25 Ağustos 1935,  İktisat vekili Celal BAYAR tarafından Nazilli basma fabrikasının temel atma töreninin yapıldığı gün.

Nazilli Basma Fabrikası tarihinde,ulu önder Atatürk'ün bizzat gelerek Fabrikamızı altın anahtarla açtığı 9 Ekim 1937 tarihi gibi önemli günlerden biri..

Elimizde açılış günüyle ilgili video kayıtları,anı yazıları ve çok sayıda fotoğraf olmasına rağmen maalesef temel atma töreniyle ilgili ,törene katılan büyüklerimizin anlattıkları ve internette yer alan birkaç kısa yazı dışında yeterli bilgi yok.

Yazımı, sene-i devriyesinde muhteşem açılış merasiminin gölgesinde kalmış bu önemli güne ayırdım.

Temel atma törenine katılan fakat bir kaç ay önce ebediyyete uğurladığımız, rahmetli Kadriye DİNÇKOL "Aşağı Nazilli'ye ilk defa gitmiştim, çevreden gelenlerle birlikte müthiş bir kalabalık vardı,her yerden su fışkırıyordu ." diye o günü anlatmıştı.

Araştırmalarım sonucunda ulaştığım, o gün ile ilgili daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış,belgesel nitelikte bir fotoğraf ve  İktisat Vekili Mahmut Celal BAYAR'ın tören sırasında yaptığı konuşmayı tam metniyle sunarak fabrikamız tarihindeki bu önemli günün yıldönümünde,Nazilli'ye ve ülkemize bu muhteşem eserleri kazandıran başta ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları olmak üzere,onlara inan,güvenen destek olan tüm büyüklerimizi şükran ve saygıyla anıyoruz.     İlhan ÖDEN

FOTOĞRAFLARI BÜYÜTMEK İÇİN ÜZERİNE TIKLAYIN

Temel atma töreni sonrası verilen yemek (Nazilli 1935)

Fotoğrafta tam karşıda,ortada  masabaşında oturan kişi Celal BAYAR,bize en yakın arkası dönük kişi, ilk fabrika müdürü Fazlı TURGA ,digerleri Nazilli'nin ileri gelenleri ve protokol.
Fotoğrafın arkasındaki bilgi yazısı.

SÜMERBANK'IN NAZİLLİ KOMBİNASININ TEMEL ATMA TÖRENİNDE EKONOMİ BAKANİ CELÂL BAYAR'IN KONUŞMASI

Nazilli basma fabrikası, sanayi programının Kayserimden sonraki büyük dokuma yatırımıdır. Bayar, bu yatırımın düşük fiyatlı hammaddeyi değerlendirirken ülkeye önemli bir sanayi kuruluşu kazandırdığını belirtiyor. Sanayi programının iki niteliğini Bayar burada da vurguluyor: Birincisi, tarımla sanayinin birbirini bütünleyici niteliğidir. Hammadde sanayi ile değer kazanırken, sanayi de tarım nüfusuna hem istihdam olanağı açmakta, hem de tüketim malı sunmaktadır. İkincisi, böyle bir yatırımın liberalizm ile gerçekleşemeyeceğidir: Liberalizm, köylü için ürününün (hammaddenin) düşük fiyattan pazara çıkarılması ve hiçbir özel girişimcinin böyle bir yatırımı yapmaya yanaşmaması demektir. Bayar, büyük ölçekli yatırımcılığın ancak devletçilikle gerçekleştirilebileceğini söylüyor. Nazilli fabrikası iki yılda tamamlanacaktır.

25.8.1935

Nazilli kombinası sanayi programımızda çok ehemmiyetli yer alan büyük bir endüstri müessesesidir. Bakırköy bez fabrikasında ve bugün bütün dünya itibariyle mükemmel bir eser olan Kayseri ve Ereğli Kombinalarından sonra sıra buraya geldi. Buradaki kombina Türklerin ilk defa kuracakları basma fabrikası olacaktır. Fabrikamız yalnız Balkanlar bakımından değil, belki Avrupa bakımından da mukayese ettiğimiz zaman küçük sayılamayacak bir eserdir. Fakat, teknik itibariyle bütün dünya ile boy ölçüşebilecek mükemmeliyettedir. Bunu bittiği zaman güzel eserleriyle de göreceksiniz. Fabrikamız,1937 senesi iptidasında bitmiş olacaktır.

Bu fabrikaya beş milyon lira sarf edeceğiz. Günde iki bin beş yüz amele çalışacakta. Her sene on beş bin balya pamuk alınacaktır. Senelik istihsalâtı 20 milyon metre olacaktır. Zannederim ki, buna küçük bir eser denilemez. Fabrikanın teknik itibariyle mükemmeliyetini söylerken şunu da ilâve edeyim ki, Türk - Sovyet dostluğu Sovyet tekniği ile elele kuvvetlenmiş birbirlerini tekâmül ettirmiştir. Kayseri'de, yine bu cümleden olarak bütün cihan itibariyle tetkike şayan mükemmel bir eser vücuda gelmiştir. Buradaki belki ondan daha iyi olacaktır. Tarih seyrini asla değiştiremez. Tarih, Türk ve Sovyet dostluğunu, kara günlerinin bir hâdisesi, bir şah eseri olarak kaydetmiştir. Biz, bunu unutmuyoruz ve unutmayacağız. Bunu huzurunuzda hulûs ile tekrar ediyorum. Gördüm ki, Sovyet memleketinin her tarafında Türk dostluğu herkesin kulağına erişmiş halka mal olmuştur. Sizin aranızda ayni dostluğun canlılıklarını görerek cidden bahtiyar oluyorum. Biz endüstriyi büyük ziraatın yardımcısı olarak kuruyoruz.

Ben Serbest Fırka vakalarından sonra Nazilli'ye gelmiş idim. O vakit, bana mahsulün para etmediğinden bahsettiniz. O vakit, liberalizm denilen iktisadî sistem bilinerek bilinmeyerek münakaşa ediliyordu. O zaman size "mahsulü dışarıya satmak müşkildir" dedim. Fabrika yapmak lüzumuna işaret ettim. "Bu fabrikayı kendi vesaitinizle kurabilir misiniz?" dedim. Bunun cevabı menfi oldu. "Memleketin başka yerlerindekiler gelip de sizin ihtiyacımız için bu fabrikayı kurarlar mı?" dedim. Bittabi, bu büsbütün imkânsızdır. Bu büyük işi, ancak devlet eline alıp bir gün Nazilli'ye gelir, fabrikayı kurar, pamuklarımızı alır. Bunun adına Devletçilik derler. Böyle bir Devletçiliğin taraftarı mısınız? (Kurbanıyız sesleri). 
O vakit de bana ayni şeyi söylemiştiniz. Bu fabrikanın bu kadar yakın bir zamanda kurulacağını tahmin etmemiştim. Türk ulusu dünyanın herhangi bir ulusu ile her sahada boy ölçüşmeye muktedirdir.Türk neslinin bir şans eseri olarak o kadar büyük bir reisi vardır ki, onun rehberliği altında yapılamayacak hiç biı şey yoktur. Türk milleti için Atatürk'ü sevmek daima bir ibadettir. Bir Hükümet reisimiz vardır. Biliyorsunuz ki, adı İnönü kahramanı, Lozan kahramanı, İsmet İnönü. Bu iki yerin ismini bir arada söylemekteki maksadım şudur ki, İsmet İnönü harp cephelerinde olduğu kadar bütün cihan diplomatları muvacehesinde de zekâ, irfan ve kabiliyetle muvaffak olmuş, bize Lozan muahedesi gibi bir şaheser hediye etmiştir. Saltanat idaresi sizi düşünmedi. Cumhuriyet rejimi sizin Rejiminizdir.  Bütün düşünceleri ancak sizin içindir. Milletin ikbal ve saadeti içindir. Sümer Bankın yaptığı iş herkesin menfaatinedir. Burada kurulacak olan fabrika kimsenin ekmeğini elinden almayacaktır. Civarda el sanayii ile çalışanlar vardır. Onlara yardım edeceğiz, kendilerine mükemmel boyanmış iplik vereceğiz ve satışlarına yardım edeceğiz. Arzu ettikleri kadar bu müesseseye amele de verebilirler. Çok geçmeyecek burada bir mamure yükselecektir.

Celal BAYAR'ın konuşmasının tam metni aşağıdaki kitaptan alınmıştır.
Ankara Üniversitesi siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları N0 = 580
BELGELERLE TÜRKİYE İKTİSAT POLİTİKASI 2. Cilt (1933-1935) Bilsay KURUÇ



30 Temmuz 2012 Pazartesi

Fabrika Şeref Defterinde "Öden ailesi"


Sümerbanklı olmak ayrıcalıktır.Hele Atatürk'ün kendi eliyle açtığı Nazilli Basma Fabrikası mensubu olmak,Nazilli fabrikasında görev alan herkes için ayrı bir gurur kaynağıdır.

Nazilli Sümerbank Facebook sayfasını takip edenler bilir.Zaman zaman fabrika şeref defterinde yer alan Nazilli Sümerbanklıların defterden çektiğim takdirname fotoğraflarını paylaşıyorum. Paylaşmaya da devam edeceğim.

Bu yazıyı yazıp,yazmamak konusunda uzun zamandır kararsızım. Yanlış anlaşılmasından korkuyorum.

Zira bu yazımda sizlere Nazilli basma fabrikasın şeref defterine girmeyi başarmış "Öden ailesi" bireylerini tanıtacağım.
 
Nazilli Basma Fabrikası Şeref Defterini baştan sona inceledim, Defterde 3 takdirname ile Öden ailesi hemen göze çarpıyor aynı sayıya ulaşmış başka aile yok.Doğal olarak Sümerbank'a gönül vermiş ve tüm zamanını Sümerbank ile ilgili her konuyu araştırmaya adamış bir Nazilli Sümerbanklı olarak, aile büyüklerimin başarısıyla gurur duydum.Bu onuru sizlerle paylaşmak istedim.

 Umarım yanlış anlaşılmam. Sevgiyle kalın. İlhan ÖDEN

FOTOĞRAFLARI BÜYÜTMEK İÇİN ÜZERİNE TIKLAYIN.

Büyük halam, Hatice ÖDEN 'e, Fabrika Müdürü Fazlı TURGA, altın Sümerbank rozetini takarken. 


Rahmetli dedem  Recep ÖDEN 'in Takdir belgesi. 


Halam Hatice ÖDEN (BAKKAL)'ın Takdir belgesi.

Rahmetli halam Fatma ÖDEN (POLATERCE)'nin belgesi. 

Not: Elinde büyüklerine ait böyle belge yada hatıralarıı olan arkadaşlarımız bana ulaştırır yada yazarlarsa onları da paylaşmaktan onur duyarım.



6 Haziran 2012 Çarşamba

FABRİKADAN DOĞAN KENT (NAZİLLİ)


Basma fabrikasının Nazillide kurulması kararının arkasında farklı söylentiler vardır. Bazı kaynaklarda Rusya’dan Türkiye’ye gelip fabrikaların yapılacağı alanları tespit etmek için oluşturulan Orlof Heyeti ’nin etüt çalışmalarında araziyi fabrika şartlarına uygun bulmasının olduğu söylenir. Yerel kaynaklara göre ise fabrikanın Nazillide yapılmasında en önemli faktör, Kurtuluş savaşını kazanan ordunun çekirdeğini oluşturan “Kuvva-i Milliye” milis ordusunun Nazilli de kurulmasıdır.
Atatürk’ün Kurtuluş savaşı sırasında ayrıca Konya ve Düzce isyanlarının bastırılmasında görevlendirdiği Demirci Mehmet Efeye çektiği telgrafı aşağıya koydum.

AYDIN VE HAVALİSİ KUVAYI MİLLİYE UMUM KUMANDANI DEMİRCİ MEHMET EFE KARDEŞİME
Aydın'ın doğru,özlü ve fedakâr evlatları Bolu ve Düzce Havalisinde Memleketimizi gavurların esaretine düşürmeye çalışan hainleri pek kahramanca ve fedakarca bastırdılar. Vatanımıza büyük hizmetler ifa ettiler. Allah iki cihanda aziz etsin kendilerine ve umum kumandanları olan zat-ı alinize Büyük Millet Meclisinin kalbi ve samimi teşakküratını takdim eder gözlerinizden öperim. Kardeşim efendim. Ankara, 11 Haziran 1920 Mustafa Kemal
Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından Celal Bayar’ın “Galip Hoca” kimliğiyle Kuvva-i Milliye içerisindeki faaliyetlerinden şüphelenen Demirci Mehmet Efe tarafından tutuklanması sırasında Nazilli’nin ileri gelenleri tarafından hayatının kurtarılmasının, Celal Bayar’da Nazilli halkına bir sempati oluşturması fabrikanın Nazilli’ye yapılması kararında etkili olan başka bir faktör olmuştur.
Kişisel düşünceme göre Orlof heyeti ve Celal Bayar faktörlerinden çok, Atatürk’ün, Nazilli halkının kurtuluş savaşı sırasındaki desteğini ödüllendirme arzusu öne çıkmaktadır.
Fabrikanın Nazilli’ye yapılma konusunu böylece açıkladıktan sonra, Kurtuluş savaşından yeni çıkmış genç Türkiye Cumhuriyetinin içinde bulunduğu borç ve yoksulluk batağından kurtulma çabalarına, İzmir İktisat kongresine ve kongrede alınan 1. Beş yıllık sanayi planı kararlarına bakalım.

 İzmir iktisat kongresinde alınan önemli kararların başında   “Hammaddesi yurt içinde yetişen ya da yetiştirilebilen sanayi dallarının oluşturulması.” gelmektedir.

Bu kararın uygulanmasında en önemli rol Sümerbank’a düşmektedir.Bu amaçla Türkiye’de iki fabrika yapımı için Sovyet Rusya ile Anlaşma yapılır. Kayseri ve Nazilli’de fabrikaları kurma amacıyla Türkstroy şirketi kurulur. Türkstroy’un Türkiye’deki muhatabı Sümerbank’tır.Türkiye Cumhuriyeti fabrikalar karşılığında doğacak kredi borcunu narenciye ile ödeyecektir.

TÜRKSTROY FİRMASININ ANBLEMİ

İlk fabrika Kayseri’de yapılır. Nazilli’deki fabrikanın temeli 25 Ağustos 1935 günü Celal Bayar’ın da katıldığı törenle atılır. Tüm Nazilli halkı eskiden gitmeye korktukları “Çingene Eğreği” denilen, bataklık ve çalılık arazide toplanır. Yapılan sondajlarla her yerden su fışkırmaktadır.  

Celal Bayar temel atma merasimindeki konuşmasında özetle şunları söyler..
” Ben Nazilliye gelmiş idim. O vakit bana mahsulün para etmediğinden bahsetmiştiniz. O zaman fabrika yapmak lüzumundan bahsettim. Size fabrikayı kendiniz kurabilir misiniz dedim. Cevabınız “kuramayız” oldu… Size devlet bir gün gelir fabrika kurar mahsulünüzü alır, dedim. Böyle bir devletçiliğe taraftar mısınız dedim. Siz de kurbanıyız dediniz.”

Tüm imkânsızlıklara rağmen, İşte devlet Nazilli’ye gelmişti…


Kısa zamanda fabrikanın inşaatına başlandı, Nazilli çevresindeki ilçe ve illerden gelen işçiler ve hatta cezaevlerindeki mahkûmların bile gayretli çalışmaları sonucunda 23 ay gibi, böyle büyük fabrika yapımı için kısa sayılan bir sürede inşaat tamamlandı.


ATATÜRK FABRİKAYI ALTIN ANAHTARLA AÇIYOR
9 Ekim 1937 günü, Atatürk sağlık durumunun çok iyi olmamasına rağmen katıldığı törenle fabrikayı açtı. O gün tüm devlet erkânı Nazilli’deydi. Fabrika hastane binası balkonundan İşçilerin resmigeçidini izledi, Nazilli halkevi başkanı Avukat Sami Kutluğ’un konuşmasını, dinledi. Kendisini görmeye gelenleri selamladı, yetkililerden bilgi aldı. Toplam 2 saat kadar fabrikada kaldı. Nazilliden son derecede memnun ayrıldı. Devlet sözünü tutmuş, elini uzatmış Türkiye’nin ilk Basma fabrikası Nazilli’de açmıştı.

İŞÇİLERİN GEÇİT TÖRENİ

Fabrika kısa zamanda Nazilli’de fark edilir değişimler yapmaya başlar. Kendisi için ürettiği elektriği Nazilli halkıyla paylaşır. Nazilli sokakları aydınlanmaya başlamıştır. Aydınlanan sadece Nazilli sokakları değildir. Okuma yazma kursları, Sinema, tiyatro, müzik gibi Kültür faaliyetleriyle fabrika işçileri de aydınlanmaya başlamıştır. Çeşitli meslek kursları, devamlı yayın yapan özel radyosu, kütüphaneler Nazillililerin hizmetindedir.
Fabrika hastanesi, doktorları yıllardır Nazilli halkını pençesine alan “Sıtma” hastalığının kökünü kazırlar. Ameliyathaneli, eczaneli, diş üniteli 50 yataklı Sümerbank hastanesi Nazilli ve çevresine genç cumhuriyetin sağlık eli olarak uzanır.
Nazilli ekonomisi canlanmıştır, cepleri para gören bekârlar arka arkaya evlenmeye başlar, Fabrika çevresinde küçük esnaf, civar köylerde pamuk üreten çiftçiler, ev sahipleri, inşaatçılar, kısaca herkes kazanmaktadır.

Fabrika kurduğu spor kulübüyle bilinen, Güreş. Futbol gibi sporların yanında o zamana kadar Nazilli’de bilinmeyen boks, atletizm, paten, tenis gibi sporları da Nazillide yapılır hale getirmiştir.

Benimde yer aldığım Nazilli Sümerspor’un Rıdvan DİLMEN li kadrosu. 1979

Fabrika çevresindeki cami, okul, karakol gibi kamu kuruluşlarının ihtiyaç halinde yardımına koşar, İtfaiye teşkilatı Nazilli şehir yangınlarına anında müdahale eder.
1930 yıllarının “Pazar köy” ü kendisine uzanan cumhuriyetin eliyle kısa zamanda bambaşka bir şehir olur. Öyle ki hızla gelişen Nazilli 1960 yıllarındaki sayımlarda, bağlı olduğu Aydın ve yakınındaki Denizli vilayetlerinden daha çok nüfusa sahip modern bir şehir olmuştur.
Nazilli’de milli bayramlar bile artık farklı kutlanır olmuştur. Sümerbank bandosu ile bayramlar artık daha coşkulu, 23 Nisan’da çocuklar, basma kıyafetleriyle cumhuriyet çiçekleri gibidir.
Şehir nüfusu 10 binlerden 100 binlere ulaşır, iki ayrı parça halindeki Nazilli yeni yapılarla birbirine kavuşur, Emekli olup Nazilli'ye yerleşenlerle ülkenin her tarafından insanların kucaklaştığı, modern ve medeni bir şehir olmuştur.
Nazili basma fabrikası uzaktan görünen özellikleriyle kısaca böyle anlatabilir. Ama asıl anlatılması gereken bu fabrikanın para kazanmaya yönelik fabrikalardan olmadığıdır.
Bu fabrikalar açılan meslek kurslarıyla, teknik elemanlar yetiştirip, ihtiyacından fazlasını yeni açılacak başka fabrikalara göndererek adeta Türk sanayisinin temelini oluşturan okullardır. Yine bu fabrikalarda deneyim kazanan yöneticiler, daha sonra ayrılıp özel sektör fabrikalarında üst düzey yönetici olmuşlardır. Atölye ve işletmeleriyle, çevredeki meslek okulu öğrencileri için uygulanma alanları oluşturmaları, sağladıkları burs ve staj gibi imkânları da düşünürsek katkılarının boyutları sanırım daha iyi anlaşılır.Ayrıca, bu fabrikalar çalıştırdıkları işçilere tanıdıkları her türlü sosyal hak, sigorta ve işçi sağlığı gibi imkânlarla sektöre disiplin ve düzen getirmişlerdir. Örnek olmuşlardır. Bunu da göz ardı etmemek gerekir.

NAZİLLİ BASMA FABRİKASI SİLAHLI KUVVETLERİ EĞİTİMDE.
Nazilli basma fabrikası bir kombina olarak, düşünülmüş ve yapılmıştı. Hammadde ve enerji için gereken kömür dışında tamamen bağımsız ve kendine yeter bir şekilde inşa edilmişti.
Okulu, Hamamı, Kütüphanesi, Spor alanları, Sinema, Balo salonları, Lojmanları, Bando, İtfaiye, Özel radyo, Özel treni, Postahanesi, Fırını, kullandığı elektrik enerjisini bile kendi üreten hatta ihtiyaç halinde güvenliğini sağlayacak periyodik aralıklarla silahlı eğitim yapan, işçi ve memurlardan oluşturulmuş minik bir ordusu bile vardı...

Kar etmekten daha çok çevresine, bölgesine her konuda öncü, örnek ve yararlı olmaya programlanmış sosyal fabrikaydı. Günümüz serbest piyasa ekonomisi şartlarına uygun az işçi fakat çok makine çalıştıran ve para kazanmayı hedefleyen fabrikalarla yarışması imkânsızdı.

Biz Sümerbanklılar bir türlü kabullenemesek de fabrikamız, üzerlerine düşen tarihi misyonu başarıyla tamamlamış, Nazilli halkının milli mücadeleye olan katkılarının karşılığını fazlasıyla ödemişti.
Nazilli Basma fabrikası 31 Mayıs 2002 ‘de kapatıldı. Kapatılmasaydı, şöyle olurdu, böyle olurdu gibi uzun tartışma konusu olacak polemiklere girmeden, Nazilli meslek lisesi mezunu bir Sümerbanklı olarak şunları söylemek isterim.
Nazilli halkına hizmet etmiş, Nazilli’yi Türkiye’nin en büyük ve en güzel ilçelerinden biri haline getirmiş bu fabrikaya her Nazillinin vefa borcu var.  Fabrikamızın kapatılması, unutulmasını gerektirmiyor. Orada Atatürk’ün korunması gereken emanetleri var, Gıdı gıdı treni var. En önemlisi Tekstil müzesi haline getirilmeyi bekleyen Türkiye’nin, belki de dünyanın en büyük basma desen arşivi var.Fabrikamıza sahip çıkıp koruyamadık, hiç olmaza bu emanetlere sahip çıkalım.  İlhan ÖDEN