22 Temmuz 2020 Çarşamba
31 Mayıs 2020 Pazar
ÇÖPÇÜLER...
Ya çok sık mola veriyorlardı ya da molaları çok uzun sürüyordu ki. Bende böyle bir izlenim bırakmışlar...
O zaman kesin karar vermiştim. Çöpçü olacaktım. Biraz çalışıp sonra akşama kadar dut ağaçlarının altında yatacaktım.
Maalesef şartlar hayalimdeki mesleği yapmamı engelledi. Çöpçü olamadım,dut ağaçlarının altında doya doya yatamadım...
Keşke lojmanlar yıkılmasa, ağaçları kesilmeseydi.Belki arada bir yine dutların altına oturup, gözlerimizi kapatıp, o mutlu,kaygısız çocukluk günlerimize kadar uzana bilirdik. Sevgiyle kalın. İlhan Öden.
6 Mayıs 2020 Çarşamba
BENİM BABAM FABRİKATÖR.

Ailemin hemen hepsi Nazilli Sümerbank’ta çalıştı. Ben de lojmanlarda doğdum; çocukluğum, gençliğim, hayatımın en güzel günleri oralarda geçti. Fabrikanın sunduğu tüm imkânlardan faydalandım. Sonra çalışma hayatı derken ömrümün neredeyse tamamı fabrikanın içinde ya da çevresinde geçti.
Öylesine benimsemiş, öylesine sahiplenmiştim ki, söz fabrikadan açıldığında farkında olmadan “bizim fabrika” demeye başlamıştım. Evde konuşurken de aynı ifadeyi kullanıyordum.
Gerçi hâlâ da öyleyim ya…
Sabah giyinip kuşanıp işe gider, iş çıkışı duşumuzu alır, pırıl pırıl tertemiz eve dönerdik. Yirmi dört saat sınırsız sıcak su vardı; bazen günde iki kez bile yıkandığımız olurdu.Hal böyle olunca, ilkokul birinci sınıfa giden oğlum fabrikayı gerçekten bizim sanmaya başlamış.
Bir gün öğretmeni sınıftaki çocuklara sırayla babalarının ne iş yaptığını soruyormuş. Sıra bizim oğlana gelince, ne bilsin çocuk, gururla: “Benim babam fabrikatör” demiş.
Öğretmeni Emine Baştürk’tü; bizim gibi Sümerbank lojmanlarında büyümüş ablalarımızdandı. Ailemizi de yakından tanır, kim olduğumuzu gayet iyi bilirdi.
Biraz gülmüşler…
Sonra olay bizim kulağımıza da geldi. Biz de güldük. Aklımıza geldikçe hâlâ gülüyoruz.
Eminim Sümerbank çalışanlarının çoğu da benim gibidir. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN
26 Nisan 2020 Pazar
BİR ORTAOKUL ANISI.
1970–1971 öğretim yılının son günleriydi. Okulumuzun inşaatı henüz tamamlanmadığı için Sümer İlkokulu ile aynı binayı paylaşıyorduk. Sabahları ilkokul öğrencileri, öğleden sonraları ise Sümer Ortaokulu öğrencileri aynı sınıflarda ders yapıyordu.
Öğretmenlerimiz yazılı sınavları bitirmişti. Dersleri zayıf olan arkadaşlarımıza son bir şans vermek için “kurtarma sözlüleri” yapıyorlardı. Biz Orta 2. sınıftaydık. Dersimiz fen bilgisi… Öğretmenimiz ise aynı zamanda sınıf öğretmenimiz olan Ayfer Yüzbaşıoğlu’ydu. O yıl okulumuza yeni başlamış, genç ve idealist bir öğretmendi.
Ayfer Hanım, fen bilgisi zayıf olan arkadaşlarımızdan İsmail Eksen’i sözlüye kaldırdı.
— “Tavuğun sindirim sistemini çiz, organların isimlerini de yaz,” dedi.
İsmail’in gözleri bir anda parladı. Belli ki soru çalıştığı yerden gelmişti. Hiç tereddüt etmeden tebeşiri eline aldı. Bir çırpıda tavuğun sindirim sistemini tahtaya çizdi.
Gagadan başlayarak ince çizgili oklarla organların isimlerini yazmaya başladı:
Yemek borusu… taşlık… bağırsaklar…
Her şey tamam gibiydi. Noktayı koyacak, işi bitirecekti ama son organın adı olan “anüs” bir türlü aklına gelmiyordu.
Gözleri yalvarırcasına ön sıradaki arkadaşlarımızı taradı. Ama Ayfer Hanım öğretmen masasında oturduğu için kimse yardım edemiyordu.
Alnında boncuk boncuk terler birikti. Bekledi… düşündü…
Yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmişti ama tam sınıfı geçecekken anüste takılıp kalmıştı.
Hocamız makul bir süre bekledi. Sonra İsmail’le göz göze geldiler.
— “Hadi oğlum,” dedi Ayfer Hanım.
İsmail, “ya battık ya çıktık” hesabı son darbeyi indirdi.
İnce bir çizgi çekti, ucuna bir ok yaptı ve organın adını herkesin günlük hayatta söylediği gibi yazdı:
“GÖT”
Bir anlık sessizlik oldu.
Herkes şaşkınlıkla birbirine baktı.
Önce birkaç kıkırdama…
Sonra sınıf bir anda patladı!
Ayfer Hanım dahil herkes gülmekten yerlere yatıyordu.
İsmail utanmış, kıpkırmızı olmuştu ama öğretmenimiz tam not verdi.
İsmail Eksen fen bilgisi dersinden sınıfı geçti.
Bu da bizde güzel bir okul anısı olarak kaldı. İLHAN ÖDEN
23 Nisan 2020 Perşembe
MAKARADAN, SÜMERBANK'A
O günler gözlerimde canlandı. Biz "Şeytan uçurtması ya da kıvırtma" derdik. Şimdiki çocuklar bilmez. Defterimizin ortasından iki yaprak koparır,hemencecik yapı verirdik. Basit bir şeydi ama çok güzel uçardı. Güzel uçması için de kaldırabileceği ince hafif iplikler isterdi. Bizde annemizin dikiş kutusundaki bu makaraların birinden biraz iplik alır uçurtmamıza bağlardık. İşimiz bitse de artık o iplikler geri gelmez, telef olur giderdi. Annelerimizden bu yüzden çok azar işitirdik ama yine de yapacağımızdan geri kalmazdık. Ama hele bir durun bakalım! Makaralarla işimiz henüz bitmedi...
Bu makaraların birde daha küçükleri vardı. Bulursak onlardan iki tane,bulamazsak, bunları tam ortadan keser arabamıza tekerlek yapardık. Ortasına ince bir mil, kalınca bir kargıdan şase,telden bükme yuvarlak direksiyon,yandan da bir vites kolu taktık mı işlem tamamdı.
Az kalsın unutuyordum. Havalı olsun diye telden anten yapar, ucuna da bir de bayrak takardık. O zamanlar bisikletlere takılan üçgen bayraklar vardı. O bayraklardan bulmaya çalışırdık, bulamazsak milli bayramlarda sınıflarımızı süslediğimiz kağıt bayraklardan mutlaka bulur, uzattığımız telin ucuna takardık.
O zaman annemiz Fabrika fırınına, yardım sandığına ,gazeteciye,manava gönderse bile, gitmek hiç zor gelmezdi. Kargıdan arabamıza atlar Sümerbank lojmanlarının düzgün beton yollarında, mahsusçuktan değiştirdiğimiz her vitese, her ara gazına, ağzımızla uygun motor sesi gibi sesler çıkararak, bayrağımızı dalgalandıra dalgalandıra giderdik...
Bir makara aldı beni, 50 yıl öncesine kadar götürdü...
Belki de okurken sizi de götürür diye yazdım.
"Makaram sarı bağlar,kız söyler gelin ağlar" diye bir türkü vardı,bilirsiniz. O türküdeki gelin hala ağlıyor mu bilmem ama fabrikanın şimdiki halini gördükçe, Sümerbanklıların ve Sümerbank çocuklarının gözleri doluyor... Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN


.png)





