19 Ocak 2026 Pazartesi

KÖMÜR BOKU

 
Fabrikamızın enerji santralinde kömürden elde edilen enerjiyle elektrik üretilir; ayrıca basmaların renklerinin kalıcı olması için gereken çeşitli işlemlerde kullanılmak üzere kızgın buhar elde edilirdi. Dokumadan gelen ham kumaşların yıkanması ve terbiyesi, fabrikanın tamamının ısıtılması, iplik ve dokuma gibi ünitelerde üretime uygun nem ve sıcaklığın sağlanması için buhar ve sıcak su temin edilirdi. Bu amaçla kullanılan klimalar da yine bu buhar ve sıcak suyla çalışırdı.

Bütün bu işlemler için kış aylarında günde yaklaşık 150 ton toz kömür kullanılırdı. Soma ve çevresinden temin edilen düşük kalorili kömürler, Gıdıgıdı hattını kullanan ve haftada birkaç kez sefer yapan “Kömür Treni” dediğimiz lokomotiflere bağlı onlarca büyük vagonla taşınır, enerji santrali çevresindeki açık kömür alanına boşaltılırdı.

Santralin kömür ihtiyacı 1980’lere kadar vagonetlerle insan gücüyle taşınarak karşılanırken, 1980 sonrası elektrikli taşıma bantları devreye girdi. Bu bölüm son derece yorucu ve işçi sağlığı açısından riskliydi. Bu nedenle burada üç-beş yıl çalışan işçiler, zaman içinde daha uygun koşullardaki birimlere geçirilirdi.

Enerji santralinde her biri üç katlı bina büyüklüğünde dört adet Babcock-Wilcox kazanı bulunurdu. Izgaraları kömürü içeri alacak şekilde kendinden hareketli, içi ateş tuğlasıyla örülü, gövdesi su soğutmalı olan bu kazanlar; alınacak suyun atık baca dumanı içerisinden geçirilerek ısıtıldığı, dönemine göre oldukça modern tesislerdi.

20 atmosfer basınçla çalışan kazanlardan ikisi sürekli çalışır, bu sırada diğer ikisinin bakımı yapılır ve ihtiyaç hâlinde devreye girmek üzere yedekte bekletilirdi. Bu devasa kazanlar 24 saat kesintisiz çalışır, tonlarca kömür tüketirdi.

Kazanda yanan kömürün artığı, kazan altındaki “cehennemlik” denilen bölümden vagonetlere dökülürdü. Önceleri insan gücüyle taşınan bu artıklar, daha sonra elektrikli çıkrık sistemine bağlı çelik halatlarla çekilerek fabrika dışındaki “kömürlük” alanına boşaltılır, bu yanık kömüre “cüruf” denirdi.

Cüruflar, adeta denizden çıkmış süngerleri andıran, kızılımsı renkte, başka küllere benzemeyen, oldukça sert maddelerdi. Nazillililer bunlara halk arasında “kömür boku” derdi. Kömürlük alanında bu cüruflardan öbek öbek dağlar oluşurdu.

1980’lere kadar Nazilli’nin ana caddeleri dışındaki sokakları bugünkü gibi değildi. Özellikle Aşağı Nazilli’deki Dumlupınar, Karaçay ve Çapahasan mahallelerinin sokakları kış aylarında çamurdan yürünmez hâle gelirdi. Yukarı Nazilli’nin kenar sokaklarına, hastane ve okul bahçelerine, hatta çevre köylere fabrikanın ürettiği cüruflar belediye araçlarıyla taşınır, yollara serilirdi.

Fabrika, şehir dışından gelenlere makbuz karşılığı ücretle verdiği cürufları Nazilli Belediyesi’ne ücretsiz verirdi. Cüruflarımız sayesinde hemşehrilerimiz çamura saplanmaktan, su birikintilerinin üzerinden çekirge gibi zıplayıp atlamaktan kurtulurdu.

Bugün sözünü ettiğim bölgelerde herhangi bir kazı yapılsa, 70–80 santimetre derinlikte sanki dün serilmiş gibi hâlâ şekli bozulmadan duran cüruf katmanlarını görmek mümkündür.

Lafı uzattığımın farkındayım; fakat asıl yazmak istediğimi cümleyi yazmak için bu için bu girişi yapmam gerekiyordu.

Kusuruma bakmayın ama aklımdan geçeni aynen yazacağım “Nazilli, Sümerbank’ın bokuna bile muhtaçtı.”

Ne yazık ki, vefasız çıktı, kendini bir zamanlar ülkenin en büyük ilçesi yapan  Sümerbank'ı çabuk unuttu. Bunları birilerinin hatırlatması, arada bir hafızayı tazelemesi gerekiyor. Bu görev de bana düşüyor… Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder