10 Nisan 2026 Cuma

YOKLAMA



Takipçimiz Sadberk Daşar, bir paylaşımımın altına, İşçileri yoklama işleminin İzmir Sümerbank’ta da yapıldığını yazmış. Bu uygulamanın sadece Nazilli’ye özgü,bir uygulama olduğunu zannediyordum.

Şimdiye kadar genelde hep Nazilli Sümerbank’ın güzel yönlerini yazdım. Bu konuyu yazıp yazmama konusunda kararsız kalsam da, objektif olup, beğenmediğim yönleri de yazmam gerektiğini düşünerek anlatmaya karar verdim.

YOKLAMA

Bana göre Sümerbank’a yakışmayan, onur kırıcı bir uygulamaydı.

Askerliğimi Çorlu, 1019 Ağır Bakım Tamir Fabrikasında yaptım. Fabrikada yaklaşık 200 civarında sivil işçi ve  sivil memur çalışıyordu. Orada da yoklama yapılırdı ama bizim fabrikadaki gibi her gün değil. Bazen iki, üç ay yoklama yapılmadığı olur, kimsenin beklemediği bir gün aniden, ayrım yapılmadan tüm  personel aranırdı.

Bizde ise sadece işçiler yoklanıyordu.

Aslında yoklama ciddi yapılan bir uygulama değildi. Bekçiler, yoklama kapısından geçenlere “adet yerini bulsun” der gibi, istemeye istemeye hafifçe dokunurdu. Deneyimli bekçiler çalışanları zaten tanır, kimi arayacaklarını iyi bilirlerdi.

Kadınlar için yoklama kapısının yanında iki ya da üç metrekarelik küçük bir oda vardı. Odada bir kadın görevli bulunurdu. Kadınlar birer birer odanın ön kapısından girer, arka kapısından çıkardı.

Aslında,  üst aramaları anayasaya aykırıydı ve nasıl yapılması gerektiği kanunla belirlenmişti.

Kendimizden şüphemiz olmadığı için aranmayı sorun etmedik. Problem çıkarmadık. Kayda değer bir olay yaşandığını da, ne gördük, ne de işittik.

Eğer yoklama sırasında bazı yakalamalar olduysa da, güvenlik birimleri, gerekeni yapmış, sendika ve  ilgili personel dışındaki  çalışanlara duyurulmamış da olabilir.

Bazen fabrikada, alet ve makineler kullanarak yapmamız gereken, ufak tefek “özel” işlerimiz olurdu. Sabah işe girerken nizamiyeye uğrar, yapılacak iş hakkında güvenlik birimine bilgi verirdik. Bileme ve küçük tamir gibi işleri yapmamıza izin verilir, sorun çıkarılmazdı.

Ama yoklama, "onur kırıcı" bir uygulamaydı ve fabrika kapanıncaya kadar devam etti.

Sonuçta fabrika kapatıldı...

Çalışanlar, özel eşyalarını aldılar, ceketlerini giyip gittiler…

Bürolarda hesap makineleri, bilgisayarlar, yazı makineleri, antika telefonlar masaların üzerinde, çekmecelerde kaldı...
Kitaplar, duvarlardaki tablolar…
İşletmede kullandığımız takımlar, anahtarlar, matkaplar, canavar gibi el aletleri hepsi yerlerinde kaldı...
Lokalde, tabldotta, mutfakta, revirde, kreşte, kullanılan her şey olduğu yerde bırakıldı...

Ne bir tutanak tutuldu, ne de devir teslim yapıldı.

Antika dikiş makineleri, duvarlardaki saatler…
Hassas teraziler, ölçü aletleri…
Daha sayamadığım, aklınıza gelen her şey…

Fabrikayı yeniden çalıştıracağız diye gelen, uyanıklar ve yardakçılarına kaldı.

Dokuma ustalarının dolaplarındaki aletlerin, anahtarların sanayi sitesinde satıldığını duyduk.
Kahvede otururken makinelerin parçalanıp kamyonlara yüklenip götürüldüğünü gördük.
Enerji santralinin 50 metrelik, çevre ilçelerden, köylerden bile görülen dev bacalarını alıp götürdüler...

Beğendikleri her şeyi kapıştılar...
Gözümüz gibi baktığımız, koruduğumuz her şey darmadağın oldu, gitti...

Oysa biz...
Kendi işimizde çalışır gibi çalışmıştık.
Makinelere gözümüz gibi bakmıştık.
Karşılığında, her gün yoklandık…

Sonuç, onlar erdi muradına, biz çıkmadık kerevetine...

Sevgiyle kalın… İLHAN ÖDEN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder