2 Nisan 2026 Perşembe

MENDERES ANILARI (Geçmiş Zaman Notları)

   

Menderes Anıları

Bir zamanlar, Hıdrellezin yaklaştığı,eriklerin fındık büyüklüğünü geçip tuza banıp yendiği, asma yapraklarından sarmalar sarılıp, tencerelere dizilmeye başlandığı günlerde Nazilli'de piknik yapmak isteyen herkesin aklına ilk gelen yer şüphesiz “Menderes Mesire Yeri” olurdu.
Şehrin sıcağından, gürültüsünden bunalanlar; çocuklar, gençler, aileler, piknik sepetlerini hazırlayıp soluğu Menderes’in kıyısında alırdı. Kuşların sesine, çocukların kahkahası karışır; ortam adeta bir bayram havasına bürünürdü.

Telefon yoktu, internet yoktu ama yine de herkes birbirini rahatlıkla bulurdu. Piknik örtüleri yan yana serilir, mangallar yanar, közde pişen etlerin, sucukların kokusu, Menderes’in serin rüzgarına karışırdı...
Çaylar demlenir, kızlar, oğlanlar "belambol" oynar, Onbir sabah işten çıkmış babalar cizgili Sümerbank pijamalarıyla, gölgeye yayılmış eski bir kilimin üzerine uzanıp, radyodan gelen Nuri Sesigüzel'in "Atımı bağladım iğde dalına" türküsünü, uyuklaya, dileye, şekerleme yapardı.
Menderes yalnızca bir dinlenme alanı değildi; yeni dostlukların kurulduğu, gençlerin göz göze geldiği, ailelerin kalabalık gruplar oluşturduğu, buluşma noktasıydı.
Söğüt ağaçlarının altına serilen hasırlarda küçük oyunlar oynanır, eğlenceler yapılırdı. Öğleden sonra darbukalar torbalarından çıkarılır, oyun havalarından, türkülere, türkülerden, gazellere uzanan yolculuk başlardı.
Bağlamanın akordunun, söyleyenin sesinin kötülüğü, kimseyi rahatsız etmez, el çırparak hep beraber oynanırdı.
Bulanık Menderes, girdaplı sularıyla, yukarıdan sarkan söğüt dalları da rüzgarla salınarak adeta, eğlencelere eşlik ederdi.
Akşam üzeri güneş yavaş yavaş dağların ardına inerken, mesire alanında toparlanma vakti gelirdi. Piknik bitse de, içte bir huzur, bir dinginlik baki kalırdı.
O vakitler, Menderesin suları şimdiki gibi az değildi.
Zaman zaman yatağından taşar, etrafını basar, tarlaları yarar geçer, adı gibi "Büyük Menderes" olduğunu herkese hatırlatırdı...
Rametli Üçgen Hidayetin, Menderes köprüsünden atlayışı...
Her yıl boğulan gençler...
70-80 kiloluk Yayın balıkları...
Sonraki yılın bahar aylarına kadar yıl boyunca konuşulurdu.
Bunların hepsi, bizim jenerasyonun belleğinde hâlâ eski bir filmin fragmanı gibi ama capcanlı durur.
Menderes zamanla, piknik yeri popülaritesini kaybetti. Önce Topandağ, sonra şimdiki futbol sahasının olduğu yer ve çevresiyle Yıldıztepe öne çıktı. Son olarak bildiğim kadarıyla İsabeyli en popüler piknik yeriydi.
Şimdilerde nerelere gidiliyor, yoksa artık ekonomik sıkıntılar, bu alışkanlıkları unutturdu mu?
Bilmiyorum...
Eğer sorarsanız...
O günkü Nazilli'den aklımda kalan.
Ailelerin katıksız samimiyeti, karşılıklı güven, komşuluk kavramının henüz dejenere olmamış hali...
Piknik sepetinin içinden taşan anılar gibi, hâlâ kalbimde...
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN
Bellambol : Erkek ve kızların karışık oynadığı, ortada file olmadan daire şeklinde dizilip parmak vuruşlarıyla, topu birbirlerine attıkları, voleybol oyununun ilkel şeklidir.

30 Mart 2026 Pazartesi

ANKARA TAVA

 

Fabrikamızın açılış hikâyesini çoğunuz biliyorsunuz. Atatürk’ün açılış için Nazilli’ye gelişini anlatmış; fotoğraflarla, videolarla süslemiştim. Hatırlarsınız.
Bugün ise size, fabrikanın çalıştığı yıllarda her 9 Ekim’de mutlaka yapılan ve artık sadece hatıralarda yaşayan, görkemli törenleri anlatmak istiyorum.
Törenin ilk bölümü, Nazilli Garında başlardı. Nazilli protokolü, duyarlı vatandaşlar ve öğrenciler istasyonda toplanır; trenle geldiği varsayılan Atatürk’ü temsilen bir büst ve bayrak sembolik olarak karşılanırdı. Belediye başkanı, kaymakam ya da garnizon komutanı Atatürk’ü ve fabrikanın ülkeye katkılarını anlatan konuşmalar yapar; Zeybek ekipleri ve öğrenciler folklor gösterileri sunardı. İstasyon meydanındaki Atatürk büstüne çelenk konulmasıyla buradaki tören sona ererdi.
Sonra büst ve bayrak, belediye bandosu eşliğinde yürüyen kortej tarafından, Nazilli Garının biraz ötesindeki, Gıdıgıdı İstasyonu’na taşınırdı.
Törenin ikinci kısmı burada başlardı.
Nazilli protokolü ve töreni izlemek isteyen vatandaşlar, gelin gibi süslenmiş Gıdı gıdı’ya biner, Atatürk resimleri, bayraklar, flamalar ve rengârenk basmalarla donatılmış güzel trenimiz, meşhur düdüğünü çala,çala Nazilli Basma Fabrikası’na doğru ilerlerdi...
Rayların, devlet karayoluyla kesiştiği yerde bariyerler kapanır, yolun iki yanında bekleyen otobüs ve otomobil yolcuları, resmi bayram olmadığı hâlde, neden böyle süslenmiş olduğunu anlayamadıkları trenin geçişini şaşkınlıkla izlerlerdi.
Bu sırada fabrika içinde başka bir hazırlık başlardı. Sümerbanklılar, aileleri, öğrenciler ve Sümersporlu gençler, fabrikanın küçük istasyonundan, müdüriyet binasına uzanan, bayraklar ve Sümerbank flamalarıyla süslenmiş dar yolun iki tarafında sıralanır, Gıdı gıdı’nın gelmesini beklerlerdi.
Tren durur, heyet iner, Atatürk büstü en önde, bando eşliğinde, müdüriyet binasına doğru yürünerek, asıl törenin yapılacağı alana doğru, ilerlenirdi.
Dokuma, iplik, basmahane, atölye, Sümer İlkokulu ve Teksif’in çelenkleriyle çevrili Atatürk büstü önünde, saygı duruşu yapılır; Fabrika müdürü ve yöneticiler günün anlam ve önemini anlatan konuşmalar yapardı. Ardından fabrika çalışanları şiirler okur, tören böylece sona ererdi…
Rahmetli babamın anlattığına göre, önceleri bu törenlerde marşları Sümerspor bando takımı çalarmış. Belediye bandosu kurulunca, fabrika bandosu dağıtılmış, enstrümanları Sanat Okulu’na verilmiş...
Bu törenlere çocukken, öğrenciyken, çalışırken defalarca katıldım.
En görkemlisi, Cumhuriyet’in 50. yılında yapılan törendi.
Nazilli Sanat Okulu öğrencisiydim. Öğretmenlerimiz bize 50. Yıl Marşı’nı ezberletmişti. O marşı söyleyerek yürümüş, alkışlanmıştık.
Tören bitti diye...
Koskoca Nazilli Basma Fabrikası, doğum gününü kutlamaya gelen misafirlerine ikramda bulunmadan mı gönderecekti?
Her 9 Ekim günü, yemekhanemiz Nazilli halkına açılır, fabrikamızın lezzetli yemekleriyle ünlü aşçıları, bu güne özel, değişmeyen bir menü hazırlarlardı.
Ankara Tava, Mercimek çorbası, Çoban salata.
Neden hep bu menü seçilir, Atatürk’ün ziyaretiyle bağlantısı var mıdır, bilmiyorum.
Her yıl, tören sonrası mutlaka bu yemekler pişerdi.
Önce haşlanmış, sonra kızartılmış, hayvanın en güzel yerinden kesilmiş iri bir et parçası, kuş üzümlü, künarlı pilavın üstünde yatırılıp, servis edilirdi.
Misafirler ve Sümerbanklılar, Nazilli protokolüyle birlikte aynı masalarda oturur, herkes doyuncaya kadar yemek servisi devam ederdi...
Konuklardan yemekler için gelen övgüler, onları kendi evimizde ağırlamışız gibi göğsümüzü kabartırdı.
Aşçılarımız yaz aylarında, Kuşadası Sümerbank kampına götürülür; Dalyan köfte, Çiftlik kebabı, kadınbudu köfte gibi yemeklerle tatilcilere unutulmaz sofralar kurarlardı.
Yıllar geçti…
Gıdıgıdı seferden kaldırıldı. Tören coşkusu azaldı. Katılım düştü. Usta aşçılarımız emekli oldular. Yerlerine yenileri alınmadı. Dokumadan, iplikten gelen yemek konusunda bilgisi olmayan arkadaşlar ellerinden geldiğince ve iyi niyetle, mutfağa destek olmaya çalıştılar...
Artık Ankara tava, mercimek çorbası, salata eskisi kadar lezzetli değildi.
Lop etler, kemikli ve yağlı,
Pilav, kuş üzümsüz, künarsızdı,
Salatanın da tadı tuzu kalmamıştı...
Dünyaya örnek olmuş o fabrika, eli kolu bağlı, yorgun ve sahipsiz bırakılmıştı.
Yine de kapatılıncaya kadar, yemekhane kapılarını açıp Ankara Tava ikram etmeye devam etti...
Fabrika kapandı, artık o mutfakta Ankara Tava pişmiyor.
Zaten, fabrikasına sahip çıkmayan Nazilli'liler ve Nazilli'nin ilgisiz yöneticileri de, Ankara Tava’yı hak etmiyor.
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

29 Mart 2026 Pazar

BUNU SEN YAZMAMIŞSIN !



 1970-71 öğretim yılıydı. Sümer Ortaokulu ikinci sınıftaydım. Okulumuz henüz mezun vermemişti. Öğretmen kadrosu yeni, yeni oluşturuluyordu, 5-6 kadrolu öğretmenimiz vardı, bazı derslerimize başka okulların öğretmenleri giriyordu. O zamanlar okullarda Türkçe dersine ek olarak "Dil bilgisi" dersi de okutulurdu. Dil bilgisi dersine de, Türkçe öğretmenimiz girerdi. Türkçe öğretmenimiz o yıl okulumuza atanmış, genç bir öğretmendi. İlk dönemin ortalarına doğru öğretmenimiz, istediğimiz konuyu seçerek kompozisyon yazabileceğimiz bir yıllık ödevi verdi.

O zamanlar yıllık ödev yazılı sınav gibi ders ortalamasını etkiliyordu. Bende çok emek verip, öğretmenimin dikkatini çekecek, evimizde kafeste beslediğimiz iki saka kuşunu anlatan güzel bir ödev hazırlamıştım... Kuşlarımızın kafes kapısı sürekli açıktı, içine yemini, sularını koyardık, istedikleri zaman çıkıp dolaşıp, acıktıklarında ya da akşam saatlerinde kafeslerine dönerlerdi. Herhangi bir eğitim yoktu. Kafesin kapısını iyi kapatmadığımız bir gün kaçıp, dönmüşlerdi. Biz de o günden sonra kafesin kapısını hiç kapatmamıştık. Saka kuşlarında görülen alışılmadık bir durumdu. Bunu biraz süsleyip, hikayeye dönüştürmüştüm. Gururla öğretmenimize verdim... Bir sonraki derste, ondan övgü beklerken,hiç beklemediğim bir şey yaptı. Sınıfta herkesin içinde bana...
- Ödevini sen yazmamışsın" dedi. Henüz, sekiz ya da on ders yapmıştık, birbirimiz tanımıyorduk.
Elinde gösterebileceği bir kanıt yoktu, benzerini gösterebileceği bir kaynak da yoktu.

G
üzel şeyler yazabilmek için kaç yaşında olmalıydım?

"Ben yazdım öğretmenim" dedim. "Yalan Söyleme!" dedi. Yazdığımı ona nasıl ispat edebilirdim? Bilemedim... Sınıfta ağladım. Herkes beni yalan söyleyip, yakalandığım için ağlıyor zannetti... Daha çok ağladım...

Oysa; Başka bir konu verip, sınıfta yeni bir kompozisyon yazmamı ister, yazıp yazamayacağımı kolaylıkla anlayabilirdi. Yapmadı...
Ağladım...
Öğretmenimden böyle bir yaklaşım beklemediğim için ağladım...
Yalancı konumuna düşürüldüğüm için ağladım...
Haksızlığa uğradığım için, ağladım... Eve dönünce, okulda olanları anneme anlattım. Başımı okşadı... "Üzülme. " Ben senin yazdığını biliyorum. İstersen daha iyisini yazabileceğini de biliyorum." dedi. Annemin güveni, kırılan kalbime sihirli değnek gibi dokunmuştu...

O gün, beni inciten sözler, farkında olmadan hayatım boyunca sürecek "iyi yazabileceğimi, ispatlama ve rahmetli annemin bana güvenini boşa çıkartmama" çabasının başlangıcı oldu. Geçen gün emekli öğretmen Ali Baykal arkadaşım bir yazımın atına, "Bildiğim kadarıyla sen meslek lisesi mezunusun ama güzel yazılar yazıyorsun." benzeri bir yorum yazmış. Okuyunca bunları yazma ihtiyacı hissettim. Bizim dönemimizde meslek liselerinde Edebiyat dersi vardı. Sadece mantık, felsefe gibi dersler yerine meslek dersleri görüyorduk. Bir şeyler, yazma hikayem işte böyle başladı. Öğretmenimin şüpheyle baktığı kelimeler, yıllar sonra sizlerin gönüllü ve beğenerek okuduğunuz yazılara dönüştü. Yaklaşık onbeş yıldır gerek blog sayfamda, gerek sosyal medyada yazıyorum. Yazdıklarımı okuyan, paylaşan arkadaşlarım var. Sayenizde tanımadığım insanlara kadar ulaşıyor.

Öğretmenim paylaştığım yazılarımı okuyor mu? Bilmiyorum. Okursa olayı hatırlar mı? Onu da bilmiyorum... Ama sizlere ... Bu güne kadar bana "Bunu sen yazmamışsın" demediğiniz için çok teşekkür ediyorum...
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

27 Mart 2026 Cuma

TEVFİK ULU (iz bırakanlar)



 
Dün gece rüyamda, rahmetli Tevfik amca kahveye geldi. Hoş geldin dedik, elini öptük, çay içtik, biraz sohbet ettik. Bize Nazilli Sümerspor'un durumunu sordu.
Sessiz ve suçlu gibi "Ama fabrika kapatıldı" diye mırıldandık.

Sert bir tavırla...

"Ne olmuş kapandıysa"
Ben sizi böyle mi yetiştirdim?
Beni böyle mi örnek aldınız ?
Futbol sahasını kapatıp, Sümerspor, nizamiye kapısının önüne konulduğunda ben böylemi yaptım?" dedi.

"Herkesin bitti dediği anda, Nazilli Sümerspor'u küllerinden, yeniden hayata döndürdüm ve tek başıma yıllarca ayakta tutup, zirveye çıkardım. Çalıştım, çabaladım, şehirden kaynak buldum, camiaya sahip çıktım, kulübü yaşatmak için elimden gelen her şeyi yaptım. Siz niye yapmadınız?" diye sordu...

Mahçup,mahçup, başımızı öne eğdik,yutkunduk...

"Kusurumuza bakma, biz senin kadar bilgili, deneyimli değildik, yanlız kaldık" diyebildik.

"Can, Arap Ahmet, Nail nerede?" diye sordu.

Üzgün, üzgün...
"Camgöz Erol, Can abi,Haşkeş Cavit, Arap Ahmet, Kırık Ali, Odun Yusuf, Rüzgar Yalçın,Arap Ali, Nail abi, Hasköylü, Kaktüs Erol, Satış Yılmaz, Kepçe Hüseyin, Hostes Ömer... hepsi gittiler" dedik

Yüzümüzden anladı...
Nereye gittiklerini sormadı.

"Remzi abi buralarda, bazen Ahmet abi, Selim abi, Deniz abi, Derya abi uğruyor, Otuzbir Ahmet pek evinden çıkmıyor. Tayyip Abi, Mustafa Madan iyiler, Murat'ı, Ali Çine'yi,Ustaoğlunu arada bir görüyoruz. Rıdvan'dan çoktan beri haber yok" dedik...

"Onlara ve gördüğünüz beni tanıyan tüm Sümerbanklılara, Sümersporlulara, kahvedeki eski dostlara selam söyleyin.

Beni de...
Sümerspor'u da sakın unutmayın, unuturmayın" dedi...

Elini öptük, kucaklaştık...

"Ben şöyle eski mahalleye bir bakayım oradan yavaş,yavaş giderim" dedi...
Tahsin amcanın Kahvesinin arka sokağına dönüp, yürüdü, gitti...

Ruyamız hayırlı, Efsane Başkanımızın, mekanı Cennet olsun...
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN


25 Mart 2026 Çarşamba

TERZİ ABİDİN (İz bırakanlar)




    TERZİ ABİDİN

1333 doğumlu Ereğli nüfusuna kayıtlı; Sadi oğlu Abidin Özüuygun…
Fabrikamızın mekanik atölye idare binasının altındaki terzihanenin baş terzisiydi.

Ama o, sıradan bir terzi değil, kumaşa hükmeden bir sanatkardı...
1963 ile 1972 yılları arasında Nazilli Sümerbank vazife evlerinin 186. sokağında komşuyduk.

Abidin amca… Eşi Neyir teyze… Oğulları Levent, Bülent ve en küçükleri Servet...
Hayatımın tam karşı penceresindeydiler.

Abidin amca, dedemin kadim dostu, babamın ise bilgisine, görgüsüne ve hayat tecrübesine güvendiği; zaman zaman danıştığı, saygı duyduğu bir insandı.

Onu herkesin tanımasını sağlayan şey ise bambaşka bir dünyaya aitmiş gibi görünen giyim tarzıydı.

Papyon kravatı, desenli yeleği, özenle ütülenmiş takım elbisesi…
Tozluklu, pırıl pırıl cilalı ayakkabıları…
Ve ağzından hiç eksik olmayan piposu…
Vazgeçilmezleriydi.
Sıradan olmak, ona göre değildi.

İnce, büyük tekerlekli antika bisikleti de tıpkı kendisi gibiydi; bakımlı, zarif ve dikkat çekici…

Bisiklet zinciri pantolonuna zarar vermesin diye sağ paçasına taktığı maşası bile incelik timsaliydi.

Küçük oğlu Servet için ilkokul müsameresine özel smokin diktiğini dün gibi hatırlıyorum.

O zamanlar Nazillide smokin dikebilecek başka terzi var mıydı?
Çocuk için özenerek dikilen o simokin, aslında babanın sanat göstergesiydi...

Yıllar boyunca bir kez olsun onu sıradan giyinmiş halde görmedim.
Emekli olduktan sonra çarşıda karşılaştığımızda bile, ilerlemiş yaşına rağmen aynı zarafeti, aynı özeni taşımaya devam ediyordu.

Tartışmasız Nazilli Sümerbank’ın…
Ve belki de tüm Nazilli’nin en iyi giyinen erkeğiydi.

Hayatı boyunca,
“Paris ekspresinden şimdi inmiş bir aristokrat gibi” yaşadı ve güzel izler bırakarak gitti...

Abidin amcaya ve Neyir teyzeye rahmet…
Çocuklarına sağlıklı, uzun ömürler diliyorum.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN


23 Mart 2026 Pazartesi

SAÇLARINI BAĞLA




Bu yazımda sizlere, yaklaşık seksen yıl önce fabrikamızın iplik ünitesinde yaşanan üzücü bir olaydan ve bu olayla, yıllar sonra karşılaştığım açıklaması güç bir benzerlikten söz edeceğim.
Faden Kutlu…
Abdullah kızı, 1340 Yalvaç doğumlu. 1938 yılında fabrikamızın iplik ünitesinde çalışmaya başlamış, genç ve güzel bir kadın.
Paylaşılan nişan fotoğraflarından öğrendiğimize göre 1944 yılında, fabrikanın enerji santralinde çalışan Noman Sıtkı Gençoğlu ile hayatını birleştirir.
Noman Bey, sıradan bir işçi değildir; fabrikanın çeşitli sosyal faaliyetlerinde yer alan önemli isimlerden biridir. Fabrika orkestrasında bateri, bandoda davul çalan, boksör, sportmen, hayat dolu, yakışıklı bir gençtir...
Arşivimde o günlerden kalan fotoğrafları var. Hikâyelerinde de hüzün...
1945 ile 1950 yılları arasında, Faden Hanım iş yerinde korkunç bir iş kazası geçirir.
Saçının bir bölümünü, derisiyle birlikte bobin makinasına kaptırır. O günlerin ağır şartlarında yaşanan, sadece bir kaza değil, ihmalleri de gözler önüne seren acı bir hadisedir.
Olay, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ne kadar ulaşır. İnönü, Faden Hanım’ın tedavisini üstlenir. Kendisine protez saç da yaptırır.
Faden Hanım’ın 1944 tarihli nişan fotoğrafında saçlarının yerinde olması ve İnönü’nün 1938-1950 yıllarında cumhurbaşkanlığı yaptığını göz önüne aldığımızda, bu üzücü kazanın 1945-50 yılları arasında yaşandığı anlıyoruz.
Bu acı olaydan sonra tüm Sümerbank fabrikalarında önemli bir karar alınır. Hareketli makinelerde çalışan kadınlar için saç bağlama zorunluluğu getirilir.
Basit bir uyarı gibi görünen “SAÇLARINI BAĞLA” levhasının arkasında, işte böyle hüzünlü bir hikâye vardır...
Benim için asıl şaşırtıcı olan, bu olaydan yıllar sonra karşılaştığım bu olayla bağlantılı başka bir durumdur.
1995’lı yıllarda, AQAP sertifikası almak için fabrika alanında düzenlemeler yapılırken. Fabrika desinatörleri tarafından çizildiğini düşündüğüm bir uyarı levhası kadınların yoğun olarak çalıştığı, İplik ünitesi duvarlarına çakıldı. Herkesin önünden görüp geçtiği o levha aslında benim de pek dikkatimi çekmemişti.
Ta ki , Faden Hanım’ın torunlarının gönderdiği bir fotoğrafını sayfamda paylaştığım 2013 yılına kadar.
Olayı; Amcam Halil Öden'in Faden Kutlu Gençoğlu teyzemizin fotoğrafına yaptığı yorumdan öğrendim...
O anda, fabrika duvarında çakılı levha gözümün önüne geldi, bir benzerlik olduğu hemen farkettim. İlk fırsatta fabrikaya gidip o levhanın fotoğrafını çekmeliydim...
Gıdı gıdı belgeseli çekimleri sırasında aradığım fırsatı bulup, İplik ünitesi duvarındaki levhanın fotoğrafını çektim.
Hafızam beni yanıltmamıştı. Faden Hanım’ın fotoğrafı ile duvara çakılı levhadaki kadın resmi bakış açıları bile neredeyse birebir aynıydı.
Oysa, levhayı çizen desinatörlerin, Faden Hanım’ı tanıması mümkün değildi. Aradan yaklaşık 50 yıl geçmiş, fabrikada bu olayı hatırlayan, hikayeyi bilen kimse kalmamıştı.
Fotoğraf ile levhayı yan yana koyduğumda şaşkınlığım daha da katlandı.
Acaba, tesadüf müydü?
Bilinçaltının bir oyunu mu?
Yoksa geçmişin, unutulmak istenmeyen bir hatırasının duvarlara yansıması mı?
Açıklayamadığım, olağanüstü bir durum...
Siz ne dersiniz? Faden teyzemiz ve eşi Noman Bey yıllar önce vefat etmişler. Hikayelerinin bir bölümünü paylaşarak anmış olduk. Mekanları Cennet olur inşallah. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN
Not: Sizin de fabrika ve Sümerbank'la ilgili böyle anılarınız ya da aile büyüklerinizden duyduğunuz anlatılmaya değer, yaşanmış ilginç anılar varsa, detayları bana yazın. Hikayeleştirip paylaşalım.


18 Mart 2026 Çarşamba

NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR...

 



Bu görüntüyü yapay zeka ile oluştırdum. Gerçek olması için herşeyimi verirdim.

NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR...
Klişe bir sözle başladım biliyorum ama artık bayramlarda eski heyecanı ve duyguları maalesef yaşayamıyoruz.

Telefonlar, mesajlar bir ölçüde işe yarasa da, özlediğimiz bayram mutluluğunu yaşatmıyor.
"Yaşımız ilerledi de ondan mı?" diye düşünüyorum ama çocuklarda da ve gençlerde de "Yüze yansıyan bayram sevinci" göremiyorum.

Oysa çocukluğumuzda böyle miydi? Yeni kıyafetlerimizi,yeni ayakkabılarımızı çoraplarımızı, yatağımızın yanına koyar öyle uyurduk. O zaman "yeni" sözcüğünün anlamı vardı. Yeni şeyleri ancak bayramlarda görürdük.

Artık yeni kavramı önemini yitirdi. Zaten her gün genelde yeni kıyafetler giyiyoruz. Hatırlıyorum, bayram heyecanından ya dudağım uçuklardı ya da gözümde arpacık çıkardı.

Ramazan bayramının ilk, Kurban bayramının ikinci günü öğle yemeği mutlaka Recep dedemlerde yenirdi. Çocukları, eşleri, torunları hepimiz toplanırdık kalabalık olduğumuzdan iki uzun masa kurulurdu.

Rahmetli babaannem (Leyla Ninem) her bayram aynı yemekleri hazırlardı. Et sulu tel şehriye çorbası-etli kuru fasulye-pilav ve salata ya da cacık. Leyla Ninem vejeteryan değildi ama asla kurban eti yemezdi. 20 kişilik, bazen daha fazla sofralar kurulurdu.

Rahmetli Recep dedem sofra duasını okunmadan çatala kaşığa elimizi süremezdik.Yemekten sonra Leyla Ninem harçlıklarımızı dağıtırdı. (Dedemin eli biraz sıkıydı, Ninemin harçlıkları dolgun olurdu) Bu bayram ritüeli 1975 yıllarına kadar devam etti.

Bayram böyle başlayınca haliyle arkası da aynı şekilde devam ederdi. Komşular diğer akrabalar ziyaret edilir eller öpülür harçlıklar toplanırdı. Harçlıkların bir kısmıyla önceden almayı planladığımız şeyleri alırdık artan kısmıyla da ya bakkaldan çikolata, ciklet gibi şeyler alır ya da her bayram kurulan, bayram yerlerine gider, dönme dolaplara ,atlı karıncalara binerdik.

Biraz büyüdüğümüzde bayram yerlerinde kurulan çadırlara ve başka yaramazlıklara paramızı kaptırdığımız da oldu. Köylerden gelenlerle, yerli ahaliden oluşan müthiş kalabalıklar olurdu. Aynı kalabalıkla bayram yeri en az dört gün, eğer hafta sonu birleşirse daha fazla aynı hareketlilikle devam ederdi. Şimdi bayram yeri kuruluyor mu? Onu bile bilmiyorum.

Bayramın gelmesini,bizden ve çocuklardan daha çok bekleyen başka birileri de vardı.

Nazilli esnafları...
Sümerbankta çalıştığımız dönemlerde, asıl bayramı onlar yapardı. Maaşları, bir de üzerine bayram ikramiyesini de aldık mı...

Çarşı Bayram ederdi...
Arife günü gece yarısına hatta, bayram sabahına kadar dükkan açarlar, Sümerbanktan alabildikleri kadar nasiplerini almak için çırpınırlardı...

Sümerbank'ın, Sümerbanklının, kıymetini bilemediler ...

Neyse.
Şimdi bu muhabbetlere girip bayram önü canımızı sıkmayalım...
Bu konuyu başka zaman tüm detaylarıyla konuşuruz.

Yazdıklarıma benzer şeyleri sizlerde yaşamışsınızdır. Hepsini yazmaya kalksak roman gibi bir şey olur. Onun için fazla uzatmadan bitireyim.

Artık ben dede oldum, sevgili eşim aramızdan erken ayrıldı. Yaşadığı günlerde yukarıda anlattığım bayram heyecanının benzerlerini evimizde yaşardık.

Rahmetli misafir ağırlamayı çok severdi. Telaş birkaç gün önceden başlar, bayram temizlikleri yapılır, kıyafeter hazırlanır, arife günü de stresi zirve yapardı.

Kabir ziyaretleri, alişveriş derken gece geç saatlere kadar koşuştururdu, o zamanlar ayak altında dolaşmaz, yapabileceğimiz iş varsa yapıp, yardım etmeye çalışırdık.

Eşim için, Ramazan ya da Kurban bayramı olmasının hiç bir önemi yoktu. Mutlaka akşamdan misafirlere ikram etmek için, bir kaç tepsi cevizli ev baklavası, kalbura bastı ya da başka bir tatlı yapar, börekleri, yaprak sarmalarını ve herkese bir parça kızarmış bonfileyi, bayram kahvaltısına mutlaka yetiştirirdi.

Eşim henüz 58 yaşındayken melek olup uçup gitti, çocuklarımız evlendiler, çalışmak için başka şehirlere gittiler.

Artık evimizde bayram sofraları kurulmaz oldu...

Aile büyüklerimizin çoğu da vefat edip aramızdan ayrıldılar, Mekanları Cennet olsun.

Artık ben misafir olarak çocuklarımın yanına gidiyorum, onlarla ve torunlarımla bayram coşkusunu paylaşmaya, yaşamaya çalışıyorum.

Duygularımı yazıp, İçimi döktüm, biraz rahatladım.sizlere de hüznümden bir parça bulaştırdım. Kusuruma bakmayın artık. Hepinize coşkulu bayramlar...
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

"Yazımda bahsettiğim,dedem,ninem, halalarım,eniştelerimin (Allah başımızdan eksik etmesin) amcam Halil Öden dışında hepsi vefat ettiler hatta torunlardan bile aramızdan ayrılanlar oldu. Bu vesileyle hepsini rahmetle anıyorum."