18 Mart 2026 Çarşamba

NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR...

 



Bu görüntüyü yapay zeka ile oluştırdum. Gerçek olması için herşeyimi verirdim.

NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR...
Klişe bir sözle başladım biliyorum ama artık bayramlarda eski heyecanı ve duyguları maalesef yaşayamıyoruz.

Telefonlar, mesajlar bir ölçüde işe yarasa da, özlediğimiz bayram mutluluğunu yaşatmıyor.
"Yaşımız ilerledi de ondan mı?" diye düşünüyorum ama çocuklarda da ve gençlerde de "Yüze yansıyan bayram sevinci" göremiyorum.

Oysa çocukluğumuzda böyle miydi? Yeni kıyafetlerimizi,yeni ayakkabılarımızı çoraplarımızı, yatağımızın yanına koyar öyle uyurduk. O zaman "yeni" sözcüğünün anlamı vardı. Yeni şeyleri ancak bayramlarda görürdük.

Artık yeni kavramı önemini yitirdi. Zaten her gün genelde yeni kıyafetler giyiyoruz. Hatırlıyorum, bayram heyecanından ya dudağım uçuklardı ya da gözümde arpacık çıkardı.

Ramazan bayramının ilk, Kurban bayramının ikinci günü öğle yemeği mutlaka Recep dedemlerde yenirdi. Çocukları, eşleri, torunları hepimiz toplanırdık kalabalık olduğumuzdan iki uzun masa kurulurdu.

Rahmetli babaannem (Leyla Ninem) her bayram aynı yemekleri hazırlardı. Et sulu tel şehriye çorbası-etli kuru fasulye-pilav ve salata ya da cacık. Leyla Ninem vejeteryan değildi ama asla kurban eti yemezdi. 20 kişilik, bazen daha fazla sofralar kurulurdu.

Rahmetli Recep dedem sofra duasını okunmadan çatala kaşığa elimizi süremezdik.Yemekten sonra Leyla Ninem harçlıklarımızı dağıtırdı. (Dedemin eli biraz sıkıydı, Ninemin harçlıkları dolgun olurdu) Bu bayram ritüeli 1975 yıllarına kadar devam etti.

Bayram böyle başlayınca haliyle arkası da aynı şekilde devam ederdi. Komşular diğer akrabalar ziyaret edilir eller öpülür harçlıklar toplanırdı. Harçlıkların bir kısmıyla önceden almayı planladığımız şeyleri alırdık artan kısmıyla da ya bakkaldan çikolata, ciklet gibi şeyler alır ya da her bayram kurulan, bayram yerlerine gider, dönme dolaplara ,atlı karıncalara binerdik.

Biraz büyüdüğümüzde bayram yerlerinde kurulan çadırlara ve başka yaramazlıklara paramızı kaptırdığımız da oldu. Köylerden gelenlerle, yerli ahaliden oluşan müthiş kalabalıklar olurdu. Aynı kalabalıkla bayram yeri en az dört gün, eğer hafta sonu birleşirse daha fazla aynı hareketlilikle devam ederdi. Şimdi bayram yeri kuruluyor mu? Onu bile bilmiyorum.

Bayramın gelmesini,bizden ve çocuklardan daha çok bekleyen başka birileri de vardı.

Nazilli esnafları...
Sümerbankta çalıştığımız dönemlerde, asıl bayramı onlar yapardı. Maaşları, bir de üzerine bayram ikramiyesini de aldık mı...

Çarşı Bayram ederdi...
Arife günü gece yarısına hatta, bayram sabahına kadar dükkan açarlar, Sümerbanktan alabildikleri kadar nasiplerini almak için çırpınırlardı...

Sümerbank'ın, Sümerbanklının, kıymetini bilemediler ...

Neyse.
Şimdi bu muhabbetlere girip bayram önü canımızı sıkmayalım...
Bu konuyu başka zaman tüm detaylarıyla konuşuruz.

Yazdıklarıma benzer şeyleri sizlerde yaşamışsınızdır. Hepsini yazmaya kalksak roman gibi bir şey olur. Onun için fazla uzatmadan bitireyim.

Artık ben dede oldum, sevgili eşim aramızdan erken ayrıldı. Yaşadığı günlerde yukarıda anlattığım bayram heyecanının benzerlerini evimizde yaşardık.

Rahmetli misafir ağırlamayı çok severdi. Telaş birkaç gün önceden başlar, bayram temizlikleri yapılır, kıyafeter hazırlanır, arife günü de stresi zirve yapardı.

Kabir ziyaretleri, alişveriş derken gece geç saatlere kadar koşuştururdu, o zamanlar ayak altında dolaşmaz, yapabileceğimiz iş varsa yapıp, yardım etmeye çalışırdık.

Eşim için, Ramazan ya da Kurban bayramı olmasının hiç bir önemi yoktu. Mutlaka akşamdan misafirlere ikram etmek için, bir kaç tepsi cevizli ev baklavası, kalbura bastı ya da başka bir tatlı yapar, börekleri, yaprak sarmalarını ve herkese bir parça kızarmış bonfileyi, bayram kahvaltısına mutlaka yetiştirirdi.

Eşim henüz 58 yaşındayken melek olup uçup gitti, çocuklarımız evlendiler, çalışmak için başka şehirlere gittiler.

Artık evimizde bayram sofraları kurulmaz oldu...

Aile büyüklerimizin çoğu da vefat edip aramızdan ayrıldılar, Mekanları Cennet olsun.

Artık ben misafir olarak çocuklarımın yanına gidiyorum, onlarla ve torunlarımla bayram coşkusunu paylaşmaya, yaşamaya çalışıyorum.

Duygularımı yazıp, İçimi döktüm, biraz rahatladım.sizlere de hüznümden bir parça bulaştırdım. Kusuruma bakmayın artık. Hepinize coşkulu bayramlar...
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

"Yazımda bahsettiğim,dedem,ninem, halalarım,eniştelerimin (Allah başımızdan eksik etmesin) amcam Halil Öden dışında hepsi vefat ettiler hatta torunlardan bile aramızdan ayrılanlar oldu. Bu vesileyle hepsini rahmetle anıyorum."



17 Mart 2026 Salı

AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN, LAFA BAKILMAZ.


SUNAR AKKAN

Sunar beyi 1970’li yıllarda Nazilli’de ilk görev aldığı günlerden hatırlıyorum. O zamanlar ortaokul öğrencisiydim. Fabrika sinemasında ya da bahçede düzenlenen sosyal faaliyetlere ailemle birlikte katıldığımda görürdüm.

Orta boylu, sık gördüğümüz otoriter yöneticilere pek benzemeyen, güler yüzlü, aydın ve bilgili olduğu daha ilk bakışta anlaşılan bir insandı.

Nazilli’de görev yaptığı yıllarda, Nazilli Sümerspor Kulübü’nün faaliyetlerine son verilmesinde, Sunar Bey’in etkili olduğu, hatta kulübün onun özel çabasıyla kapatıldığı konuşulurdu.

Ben de küçük bir Sümerspor hayranı olarak bu söylentileri duydukça bir yandan öfkelenir, bir yandan da böyle centilmen ve aydın birinin bu düşüncede olamayacağı hissiyle, çelişki yaşardım.

Kapatılan Sümerspor kulübü, fabrika dışında “Nazilli Sümerspor Gençlik Kulübü” adıyla yeniden kuruldu. Birkaç yıllık çabanın ardından yine Aydın liglerinde başarılı mücadelesine devam etti.

Benim Nazilli Sümerspor formasıyla sahalara çıkmaya başladığım yıllar da işte bu döneme rastlar.

Üç sezon futbol oynayıp namağlup şampiyonluk yaşadıktan sonra, daha yetenekli olduğumu düşündüğüm voleybola yöneldim. On bir yıl takım kaptanlığı yaptım. Arkadaşlarımla birlikte Sümerspor’la pek çok başarıya imza attık.

Aydın ve bölge şampiyonalarında Nazilli Sümerspor formasını şerefle taşıdık. Peş peşe 12 kez Aydın şampiyonu olduk ve Türkiye Voleybol Federasyonu Kupası’nda yarı finale kadar yükseldik.

Belki de bu başarıların da etkisiyle, yıllar sonra Sümerspor yeniden Nazilli Basma Fabrikası ile resmi bağlarını kurdu ve tekrar “fabrika takımı” hüviyetini kazandı.

İşte bu yıllarda il dışı bir şampiyonaya katılmak için yolumuz Manisa’ya düştü. Böyle turnuvalarda genellikle en yakın Sümerbank tesislerinde konaklardık. Bu nedenle Manisa Mensucat Fabrikası’nın misafiri olduk.

Turnuvalar genellikle çevre illerin şampiyonları arasında tek devreli lig usulüyle oynanır, dört gün kadar sürerdi.

Manisa’da bizi alışık olmadığımız güzel bir sürpriz bekliyordu. Manisa Mensucat’ın genel müdürü Sunar Akkan, bizi makamında kabul edecekti.

Daha önce bazı turnuvalarda Nazilli’de görev yapmış Sümerbanklılarla karşılaşmıştık ama ilk kez bir fabrika müdürü seviyesinde resmi bir kabul gerçekleşecekti.

Tüm sporcular ve yöneticilerle birlikte Sunar Akkan’ın makamına gittik.

Bizi sıcak bir şekilde karşıladı. İkramlarda bulundu. Nazilli fabrikasının kendisinde özel bir yeri olduğunu, Nazilli’de güzel günler yaşadığını ama bazı konularda yanlış anlaşıldığını anlatan samimi bir sohbet yaptı.

Bir saatten fazla yanında kaldık.

Ben de takım kaptanı olarak hem bu kabul için hem de sosyal tesislerde bizi misafir ettikleri için kendisine teşekkür ettim. Bizi tek tek tokalaşarak uğurladı.

Yanından ayrılırken yıllardır içimde büyüyen o çelişki de ortadan kalkmıştı. Çünkü Nazilli’yi ve Sümerspor’u sevmeyen birinin böyle bir yakınlık göstermesi mümkün değildi. Bize böyle bir jest yapma mecburiyeti de yoktu.

Güler yüzünden ve tavırlarından samimiyeti açıkça anlaşılıyordu.

Aradan yıllar geçti.

Sunar Akkan, Sümerbank Genel Müdür Yardımcısı oldu.

O yıllarda Nazilli Basma Fabrikası’nda yeni bir uygulama başlatılmıştı. İşçilerin çalıştıkları bölümlerde bulunan soyunma dolapları ve odaları işletme dışındaki yeni bir binaya taşınmış, binanın çevresi ise insan boyunun iki katı yüksekliğinde kalın kafes tellerle çevrilmişti.

Fabrika yeni haliyle adeta bir “Nazi kampını” andırıyordu.

İşe biraz geç kalan işçiler bekçiler tarafından içeri alınmıyor, mesai içinde acil izin almak zorunda kalanlar banyo yapamadan gitmek zorunda kalıyor, kadın işçiler ise gerektiğinde dolaplarına ulaşamıyordu.

Bu sıkıntı yaklaşık iki yıl sürdü.

Bir gün Sümerbank Genel Müdür Yardımcısı Sunar Akkan’ın Nazilli Basma Fabrikası’na geleceğini duyduk.

Karşılama hazırlıkları yapıldı. Yıllar sonra yeniden Nazilli’ye geldi. Fabrikayı gezdi ve gitti.

Görünürde pek önemli bir gelişme olmamıştı.

Ama…

 Ertesi gün fabrikanın işletme bölümünü çevreleyen tel örgülerin son günüydü.

Stadyum tel örgülerinin iki katı yüksekliğindeki direkler, kapılar ve dikenli teller canavar makineleriyle dilim dilim doğranıp, kamyonlara yüklendi ve hurdalığa gönderildi. Fabrikadaki “Nazi kampı" bir günde ortadan kalkmıştı...

Hikaye böyle…

Sunar Akkan’ı daha yakından tanıyanlar, elbette onun hakkında çok daha güzel şeyler yazacaktır.

Benim hayat çizgim onunla yalnızca birkaç noktada kesişti. Ama çevresinde olup bitenleri dikkatle izleyen, gözlemci  biri olarak şunu söyleyebilirim:

Sunar Bey, iyi adamdı.

Bilirsiniz,“Adam” olabilmek kolay değildir.

Meşhur hikâyede anlatıldığı gibi "Hem vezir hem adam" olabilmek ise çok daha zordur.

Bana göre Sunar Akkan,bunu başarabilen nadir insanlardan biriydi.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun...

Sevgiyle kalın. İlhan ÖDEN

15 Mart 2026 Pazar

ON PARMAKTA ON MARİFET

 


ABBAS RAHMİ AYTUĞ

Abbas amcanın lakabı “Çapraz”dı.
Öyle benimsenmişti ki, çoğu kişi soyadını bilmez; ondan söz ederken herkes “Abbas Çapraz” derdi.
Abbas amca müzisyendi.
İyi kemanı çalardı. Yaz gecelerinde oturdukları Sümer İlkokulu’nun güneydoğu köşesindeki lojmanın arka tarafında, bizim “antre” dediğimiz alçak balkonda saatlerce keman çalardı.
Hele biraz çakırkeyif ve efkârlıysa… Kemanının sesi geceye başka bir hüzün katardı.
Biz Sümerbank çocukları saklambaç oyununu yarıda bırakır, bahçe çitinin kenarına sessizce sokulur, onu dinlerdik. Kemanın ince, içli sesi geceye karışırdı.
Abbas amca karikatüristti, ressamdı.
Basma desenlerinin çizildiği Basma Gravür dairesinde çalışırdı. Fabrikanın “Gıdı Gıdı” adlı gazetesinde yayımlanan karikatürleri, basma balolarının neşesi olurdu.
Abbas amca dekoratördü.
Sümerspor tiyatro grubunun fabrika salonunda sahnelediği oyunların dekorlarını hazırlardı. Ama onun dekoratörlüğü bununla da bitmezdi; milli bayramlarda fabrikanın araçlarını rengârenk basmalarla süslemek de onun işiydi.
Abbas amca yazardı.
1948 yılında Nazilli’de yayımlanan Mihrak Gazetesi'nde “Hatırladığım Kadın” adlı romanı tefrika halinde yayımlanmıştı.
Abbas amca antrenördü.
Sümerspor Boks takımının boksörlerini o çalıştırırdı.
Rahmetli, eskilerin dediği gibi “on parmakta on marifet” bir insandı.
Belki de bizim bilmediğimiz daha nice yetenekleri vardı…
Basma Fabrikası açıldığında, işte böyle seçkin ve yetenekli insanlar yurdun dört bir yanından gelip, Nazilli'ye yerleşmişlerdi.
İsimleri pek bilinmese de onlar, sporla, sanatla, kültürle Nazilli’yi aydınlatan birer "isimsiz kahraman" dılar.
Şimdi anlıyorum ki;
Nazilli, bu isimsiz kahramanlara çok şey borçlu. Nurlar içinde yatsınlar.
Sevgiyle kalın. İlhan ÖDEN


13 Mart 2026 Cuma

SARAYKÖY'LÜ BİR KAMYON ŞOFÖRÜ





Nazilli Sümerbank konusuna ilgi duyan herkes fabrikanın, şirin treni Gıdı gıdı'yı bilir. Peki, "Gıdı gıdı'nın ilk makinisti kimdir?" diye sorsam kaç kişi bilir? Kızı Serpil Özen ile tanışmadan önce bende  bilmiyordum. Bu yazımda size Gıdı gıdı treninin ilk makinisti Sarayköylü kamyon şoförünü "kızından aldığım bilgilerle" hikayeleştirerek anlatacağım... 

                                                      X       X       X

Bir varmış,bir yokmuş evvel zaman içinde,Kalbur saman içinde, develer tellal,pireler berber iken... Sarayköy'de narin yapılı, Saffet isminde genç bir kamyon şoförü varmış...

Osman oğlu Saffet Özen, aslında 1327 doğumlu fakat resmi kayıtlara 1324 olarak geçirilmiş. Sarayköy Bala Mahallesi kütüğüne kayıtlı, ilkokulu Sarayköy'de bitirmiş, arkasından da Motor Sanat okulunu...

Sarayköy'ü traktörle tanıştıran adam olarak tanınıyor. Annesi genç yaşta vefat edince, babası başka bir hanımla evleniyor. Genç Saffet, Sarayköy’den ayrılıp Nazilli'deki teyzesinin yanına yerleşiyor.

1930 lu yıllar...

Okuma yazma bilenin kâtip, memur olarak dolgun maaşla hemen işe yerleştiği zamanlar.

Saffet tahsilli ama gözü makine ve motorlardan başka bir şey görmüyor. Kamyon şoförlüğü yapıyor. Güzel paralar kazanıyor. Meslek sahibi genç ve yakışıklı delikanlının evlenme zamanı. 

Teyzesi aracı olup, iyi huylu, terbiyeli, güzel bir komşu kızı ile Saffet'i evlendiriyor. Yıl 1934. Saffet 23 eşi henüz 19 yaşında.

Kamyon şoförlüğü zor, üstelik evden ayrılıp uzaklara gitmek de var. Yeni evli Saffet'e en çok da bu zor geliyor.

O sırada Nazilli basma fabrikasının temeli atılıp inşaatı başlamış. Hummalı bir çalışma var. Bir zamanlar insanların geçmeye bile korktukları bataklık arazide, çevrede yaşayanların o zamana kadar hiç görmediği koca koca binalar ardı ardına yükseliyor...

Fabrikaya bir lokomotif alınacak, Alamanya’ya siparişi verilmiş bile. Şehirdeki demiryolu istasyonuyla bağlantıyı sağlayacak, fabrika  inşaatına malzeme taşıyacak, raylar üstünde hareket eden büyük vinçlere manevra yaptıracak...

Lokomotif geliyor ama kim kullanacak? Haber Saffet Özen'e kadar ulaşıyor.

Saffet içinden "İşte bu tam benim işim" diyor ve hemen gidip yetkililere başvuru yapıyor. Fabrika kayıt defterine 76. sırada kaydı yapılıp, makinist olarak işe kabul ediliyor. Yıl 1936.

Saffet sevinçli lokomotif "gıcır gıcır" üzerinde etiketleri bile duruyor ama onu kullanmaktan önce yapılacak çok iş var. Demiryolu, istasyon ve lokomotifin bakımı... Hepsi onu bekliyor.

O sırada fabrika inşaatında çalışan taşaron şirket amaleleri dışındaki bir avuç Sümerbank işçisine, çok daha fazla sorumluluk ve görev düşüyordu.

Herkes her işe koşuyor,akşam olunca katran ve makine yağlarına bulanmış,yorgun şekilde evlerine dönüyorlardı.  Yapılacak çok iş vardı. Yoruluyorlar ama ortaya çıkan eserin büyüklüğünü gördükçe yorgunlukları uçup gidiyordu.

Tarih 9 Ekim 1937. Nazilli Basma Fabrikası Atatürk tarafından "altın anahtarla" açılıyor. Fabrikaya binlerce yeni işçi alınıyor...

Tabi ki en baştan beri çalışanların fabrika için özel önemi var. Saffet de onlardan biri, üstelik "Motor Sanat okulu" mezunu. Fabrikaya makinist olarak girmiş,Tren İstasyonunun, 657 'ye bağlı amiri olmuştu.

 Ara sıra trenci üniforması giyiyordu ama o amirliği hiç bir zaman masa başında oturmak olarak görmedi. Üzerinden yağlı lacivert tulumları hiç çıkarmadı... Sümerbank onun özverili çalışmasını "Takdirname" ile belgeleyip, fabrika şeref defterine de  kaydederek, ödüllendirdi.

Saffet Özen, bilgiye önem veren, kendini geliştirmek için sürekli okuyan, Arapça, Farsça, Fransızca bilen, felsefe ve edebiyatla ilgilenen, sportmen, çevresine ışık veren aydın biriydi. Kendisinden yardım isteyen üniversite öğrencilerinin tezlerine yardım edebilecekcek kadar da kültürlüydü.

Ölümle sonuçlanan 9 doğumdan sonra nihayet ilk çocuğunu kucağına aldı. Yavrusu henüz 3 yaşında iken baş makinist, kansere yakalanmıştı. İdrar yollarında tümör vardı. İzmir’de ameliyat oldu. Neyse ki hastalık henüz vücudunu sarmamıştı. Artık 3 ayda bir İzmir'e  sağlık kontrolüne gitmesi gerekiyordu.

Ameliyattan sonraki dönemde evi Yukarı Nazilli'de olduğu için, fabrikanın tahsis ettiği ambulansla işe gidip gelmeye başladı.1963 yılında işe daha kolay gidip gelebilmek için evini satıp fabrika lojmanlarına taşındı. Arka sıra 9. apartmanda ancak dokuz ay oturabildiler.

Hastalığı nüks etmişti. Hemen İzmir'e gidip 2. ameliyatı oldu. Hastanede 2 ay yattı,emekliliğini istemek zorunda kaldı. Birlikte geçen 28 yıl sonunda Gıdı gıdı' dan ayrılmak çok zor gelmişti. Daha kolay tedavi olabilmek için bir ev satın alıp İzmir'e  yerleştiler.

Gıdı gıdı ve Nazilli Sümerbank aklına geldikçe kendini tutamayıp ağlıyordu. Bazen Gıdı gıdı ile ilgili bilgisine gerek duyulduğunda, Nazilli'den bazı çalışanlar danışmak için İzmir'e gelirlerdi. O zaman aniden başka biri olu verirdi.

Hele bir keresinde Gıdı gıdı için 2 günlüğüne Nazilli'ye götürüldüğünde öyle mutlu olmuştu ki. Sağlığı izin verse o an  işe 
yeniden başlayabilirdi.

Sümerbank ve Gıdı gıdı ile dolu hayatı 27 Haziran 1975 günü ani bir kalp kriziyle sona erdi. Gıdı gıdı’nın ilk makinisti Saffet Özen'in 
hüzünlü hikâyesi  artık bitmişti...

Eminim ki pek çoğunuzun dedesi, babası, annesi buna benzer hikayeler yaşamıştır. Biz Sümerbanklılar fabrikamızdan ayrılsak da, emekli olsak da hatta fabrika kapatılsa da içimizde daima Sümerbank sevgisiyle yaşarız.

Hatta bazı geceler rüyalarımızda da olsa, gizli gizli gider fabrikamızda çalışırız...
Sevgiyle kalın.
 İlhan ÖDEN



11 Mart 2026 Çarşamba

SÜMERBANK KREŞİ ve FABRİKANIN KÜÇÜK MİSAFİRLERİ


Fabrikanın Küçük Misafirleri

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası çevresinde oluşan yaşam, adeta küçük bir şehir düzeni gibiydi.
Lojmanları, sineması, spor sahaları, sağlık birimleri ve kreşiyle fabrika; çalışanlarının sadece emeğini değil, hayatını da paylaşan bir kurumdu.

Bu yaşamın en sevimli ve en sıcak köşelerinden biri ise Sümerbank kreşiydi.

Ülkemizde kadınların fabrikalarda çalışma hayatına katılmaları ilk kez Sümerbankla başlamıştı. Çok sayıda kadın çalışan olunca da, annelerin çocuklarını düşünmeden daha verimli çalışmaları için fabrikalarda kreş ihtiyacı doğmuştu.

Bakmayın "kreş" yazdığıma, Sümerbank için çocukların bakıldığı bu yerleri adı "yuva" idi.

1975 yıllarına kadar fabrikada kreş kelimesi hiç kullanılmazdı. Sümerbanklılar için çocuklarını bıraktıkları yerin adı "Çocuk yuvasıydı"

Resmi yazışmalarda bile ismi böyle geçerdi.

Annelerin doğum sonrası "süt izinleri" bitince çocuklar yuvada kalmaya başlardı. Anneler de bebeklerinin güvenli bir yerde olduğunu bilmenin rahatlığıyla işlerinin başına geçerlerdi.

Kreş odalarında bakıcı hanımlar bebekleri kendi çocukları gibi kucaklarına alır, besler, uyutur ve temizlerdi. Arada, ağlayan bir bebeğin sesi, o sessiz düzeni kısa süreliğine bozar ama hemen ardından yeniden sakinlik hâkim olurdu.

Bazı bakıcı hanımların çocukları da yuvada kalır anneleriyle aynı ortamda büyürlerdi. Yuvada bakıcı hanımlardan başka kadrolu hemşireler, öğretmenler de vardı. Onların çocukları da diğer çocuklarla aynı ortamda ve şartlarda büyüdüler. Diğer çocuklara göre biraz daha şanslıydılar.

Fabrikanın ilk dönemlerinde kreş, nizamiye kapısının, sonradan personel servisi olan sol tarafındaki tek katlı uzun bölümündeydi. Rahmetli annenannem Fatma Germeli o binada bakıcı olarak çalışmıştı. Revir ve sağlık birimleri de nizamiyenin diğer yanında sonradan tahakkuk servisi olarak kullanılan tarafındaydı.

Annem ben doğmadan işten ayrılmış, yuvada hiç kalmadım ama verem ve diğer aşılarımı orada olduğumu hatırlıyorum. Bugün ana sağlık kurumlarında yapılan aşıları o zamanlar Sümerbank fabrikası sağlıkçıları yapıyordu.

Çocukların tahteravalli, minik dönme dolap ve merdivenli kaydıraklarından oluşan oyun alanları fabrikanın dışında, sonradan yıkılan gazete bayii Kaptan amcanın kulübesinin hemen arkasındaydı. Kreş çocukları oyun saati geldiğinde, bakıcılar eşliğinde çam ağaçlarının altındaki bu oyun alanında oynarlar, tekrar fabrika alanındaki kreşe dönerler, kreş çocukları gidince oyuncaklar bize kalırdı.

Sonradan fabrika içine modern bir kreş binası yapıldı. Revir ve kreş aynı çatı altında buluşmuştu. Kaptan amcanın kulübesinin arkasındaki oyun aletleride yerinden sökülüp, yeni binanın bahçesine monte edilmişti. Yakın zamana kadar oradaydılar hala oradalar mı? Bilmiyorum.

Önceki yazılarımda bahsetmiştim, yazımı ilk kez okuyanlar için bir kez daha kısaca yazayım. Revir ve kreşin aynı binada olması, herhangi bir acil durumda fabrika hekimi ve hemşirelerin anında müdahalesi için önemliydi.

Annelerinin süt izni bitip, fabrikada çalışmaya başladığı anda kundakta kreşe alınan çocuklar, kıyafet giymeye başladıklarında, kreşe geldiklerinde üzerlerindeki kıyafetleri çıkarılır, Nazilli basma fabrikasının kumaşlarından özel olarak dikilen kıyafetler giydirilirdi. Çocukların, mama, ilaç, yemek hatta bebeklerin bezleri bile Sümerbank tarafından bedelsiz verilirdi.Çocuklar annelerinin işten çıkış saatinde üzerlerindeki Sümerbank kıyafetleri çıkarılır kreşe geldikleri kıyafetleri giydirilir annelerine teslim edilirlerdi. Çocuklar okula başlayıncaya kadar fabrika kreşinde hem bakılıyor hem de eğitiliyorlardı. Süt çocuklarının anneleri, molalarda çalıştıkları kısımlardan bebeklerinin yanına gelip emzirebiliyorlardı.

Bebeklikten çıkıp biraz büyüyen çocuklar bakıcılar nezaretinde yaş gruplarına uygun oyuncaklarla oynuyor, daha büyük çocuklar öğretmen eşliğinde ana sınıfı gibi eğitim çalışmalarına başlıyorlardı.

Bir kere yuva çocuklarının fabrikadaki yıl sonu etkinliklerini annemle birlikte izlemiştim. Şiirler okuyup,müsamere gibi küçük temsiller yaptıklarını hatırlıyorum.

23 Nisan çocuk bayramlarının şehir stadyumunda yapılan kutlamalarına okulların dışında sadece Sümerbank kreş çocukları katılır, ilk sırada tören geçitini Sümerbank çocukları yaparlardı. Fabrika araçlarıyla stadyuma götürülen çocuklar, tören sonunda tekrar fabrika araçlarıyla kreşe dönerlerdi.

1990 yıllarına kadar kreşte bir hekim,iki hemşire,bir sağlık peroneli, bir öğretmen ve üç ayrı vardiyada çalışan çok sayıda bakıcı vardı.

4-5 yaşlarına gelen çocuklar ise kreşin küçük oyun alanında birbirleriyle tanışıp, konuşmayı, paylaşmayı ve sosyalleşmeyi öğrenir, doğum günlerini bile kreşte kutlarlardı. Sonradan anlaşmalı hekim sayısı ikiye çıkarıldı.

Dokuma tezgahlarının ritmik ninnisiyle uyuyup, annesine sinmiş, emek, pamuk ve kumaş kokularını içine çekerek büyüyen çocuklar farkına varmadan, Sümerbank'ın bir parçası olurlardı. Sümerbank için çocuklar en az çalışan anneleri ve babaları kadar değerliydi.

O günlerden geriye sadece birkaç fotoğraf, birkaç anı ve anlatılan hikâyeler kaldı ama o fotoğraflara baktığımda bebekliğine şahit olduğum çocukların, bugün onları hatırladığım yaşlarda çocuklara sahip, cumhuriyeti, ülkesini seven bireyler olduklarını, yüreklerinde Sümerbank sevgisinden kırıntılar taşıdıklarını biliyorum. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

9 Mart 2026 Pazartesi

KUŞADASI SÜMERBANK KAMPI

 

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası yalnızca basma üreten bir tesis değildi.
Çalışanlarının hayatına dokunan, onların sağlığını, sosyal hayatını ve hatta tatilini düşünen bir kurumdu..
Aslında her şey sağlık için başlamıştı.
Yıllar önce, çalışma şartlarına rağmen sağlık sorunu yaşayan işçiler için yaylalarda kurulan çadır kampları vardı. Temiz hava, iyi beslenme ve dinlenme ile işçilerin toparlanması amaçlanıyordu. Karacasu ve Buldan yaylalarında kurulan bu kamplar, Sümerbank’ın çalışanlarına verdiği değerin en somut örneklerinden biriydi.
Zamanla bu anlayış değişti.
Kuşadası’nda, o yıllarda bataklık sayılan Karaova mevkiinde geniş bir arazi satın alındı. Arazi, tarıma ve kullanıma elverişli bir arazi değildi.
Hemen yanındaki Antik çağdan kalma Roma hamamından kaynayan, kükürtlü ve ılık sular arazinin ortasında kollara ayrılarak denize dökülüyordu. Açılan kanal ile aslında şifalı olan bu su ve çamuru çevreye yayılmadan denize yönlendirilip, arazi kurutulması sağlandı.
İlk başlarda yine sağlık ve dinlenme amaçlı, çadırlar, doğal malzemelerden, çardak tipi küçük kulübeler, daha büyük ama yine doğal malzemelerden basit yapılarla kamplar kuruldu...
Önceki kamplardaki sistem aynen devam ediyor, kamptaki işlerin çoğunluğu Sümerbank araç, gereç desteğiyle, kampçılar tarafından yapılıyordu.
Çevrede henüz turizme yönelik yapılaşma başlamamıştı, kampçılar bazı ihtiyaçlarını yakındaki, sonradan Ömer Camping'e dönüşecek olan, Ömer Ağa'nın çiftliğinden alıyorlardı.
Ama Sümerbank insanı çalışkandı.Nazilli fabrikasının bahçıvanları, ustaları, işçileri el birliğiyle o boş araziyi zamanla çok başka bir yere dönüştürdü.
Ağaçlar dikildi.
Yollar açıldı.
Kulübeler çoğaldı.
Daha sonra derme çatma kulübeler, arazinin doğal yapısına uygun tek katlı küçük binalara dönüştü.
Antik Roma hamamının, yaralara ve cilt hastalıklarına karşı etkili şifalı sularıyla doldurulan havuzlar yapıldı.
Kamp hayatı oldukça hareketliydi. Kuşadasına, çevredeki tarihi alanlara geziler düzenlenirdi. Plaj, yüzme havuzu, spor alanları, çocuklar için oyun alanları... Hepsi onlar içindi.
Hem tatil yapıyor hem de, pişecek yemeklerin malzemelerinin hazırlanmasına yardım ediyorlardı. Kısacası disiplinli düzenin bir parçasıydılar.
Zamanla, bostanların,şeftali bahçelerinin arasından, Kuşadası'nın, Kalamaki'ye doğru uzanan sahiline turizmin kapılarını ilk açan, modern tesislerden biri olan Sümerbank tatil köyü ortaya çıktı.
Başlangıçta sadece Nazilli Sümerbank çalışanları ve ailelerinin yararlandığı bu kamp, zamanla, tek katlı minik prefabrik konutlarla ülkenin dört bir yanındaki Sümerbank çalışanlarına açıldı.
Artık, kampın güvenlği, aşçılar, kampın, elektrik, su tesisatı tamirat ve bakımı gibi tüm ihtiyaçları, genelde Nazilli basma fabrikasından ihtiyaç olduğunda diğer Sümerbank fabrikalarından gelip, periyodik olarak değişen personel tarafından yapılıyordu.
Gazinolarda garsonluk, çaycılık, meydancılık gibi işlerde çalıştırılacak gençler bile özellikle Sümerbanklı ailelerin çocuklarından seçiliyor, yasaların gerektirdiği sigorta ve eleman çalıştırmayla ilgili resmi işlemler derhal başlatılıyordu.
Sümerbank sayesinde, kampta çalışan bu gençler erken yaşta sigortalı işe girmenin avantajlarından yıllar sonra çok faydalandılar.
Sümerbank kampı kullandığı sürece çevreye zarar vermemeye ve gereksiz yapılaşma yapmamaya özellikle dikkat etti.
Binalar bile çok fonksiyonlu kullanıyordu. Kışın depo olarak kullanılan bina yazın disko oluyordu...
Deniz kıyısında,palmiye ve çam ağaçlarının gölgesinde kurulu, cennetten bir köşe gibi çimlenip, çiçeklendirilmiş bakımlı alanla donatılmış, bu kamp; o yıllarda birçok Sümerbanklı için belki de hayatlarında gördükleri ilk tatil yeriydi.
Ama her güzel hikâyenin sonu gibi bunun da sonu geldi. Sümerbank kapatılınca kampın kaderi de değişti.
Tesis Aydın İl Özel İdaresine devredildi. Satış süreci başladığında Sümerbank çalışanlarının vakfı ve Teksi Sendikası kampı satın almak için girişimde bulundu. Ancak bu girişimler dikkate bile alınmadı.
Önceki yıllarda kampın bir bölümünün işleten, Diana Turizm şirketi, ihleyle tesisin tamamını satın aldı.
Orası artık Ephesia Resort Hotel olarak faaliyet gösteriyor.
Belki hala deniz aynı, sahil aynı, güneş ve rüzgâr aynı…
Ama oranın hafızasında hâlâ Sümerbank çalışanlarının anıları, çocukların kahkahaları ve gazinoda akşam serinliğinde yapılan sohbetler var.
O günleri yaşayan sümerbanklılar için,Kuşadası Sümerbank Kampı, sıradan bir tatil yeri değil…
Kendileriyle her şeyini cömertçe paylaşan büyük bir kuruma duyulan saygının ve minnetin, çok gerilerde kalan, hatırasıydı...
Bu vesileyle kampın yapımında, toprağında, fidanında, yemeğinde, emeğinde hizmeti olup rahmete intikal edenleri rahmetle analım.
Sevgiyle kalın… İLHAN ÖDEN
ÖNEMLİ NOT: Kuşadası sümerbank kampı tüm Sümerbanklıların yararlandığı, kamp dönemleri dışında, fabrika, banka ve mağaza şubelerinin personelleri için düzenlenen eğitim seminerlerine de ev sahipliği yapan bir tesis olmasına rağmen, masraflarının tamamı Nazilli Basma fabrikasına bilanço ediliyordu.
Belki işçi kampları döneminden gelen bir uygulamanın devamı olduğu için, genel müdürlükçe böyle düşünülmüş olabilir ama özelleştirme sürecinde Nazilli Basma Fabrikasının "Zarar eder" görünmesinde bu otuz yıllık kamp masraflarının ağır yükünün etkisi olmadı mı?
Kamp, Diana turizme kiraya verildiğinde kira geliri Nazilli basma fabrikasına mı verilmişti ?
Ne fark eder, bir cepten öbür cebe sonuçta aynı yere gidiyor diyeceksiniz ama diğer fabrikalardan pek fatkı olmamasına rağmen. Nazilli fabrikasının "sürekli zarar eden bir işletme" gibi gösterilmesinin belki de sebebi buydu. "Madem gelirler merkeze , giderler de herkese olmalıydı" Bu adaletsizliği yazmasam da olmazdı.

5 Mart 2026 Perşembe

SEFER TASI, FABRİKA ve RAMAZAN

BEN ve ABLAM

1970’li yıllardan önce, Ramazan aylarında Nazilli Basma Fabrikası’nda güzel bir uygulama vardı. Oruç tutan çalışanlara iki seçenek sunulurdu.

İsteyenler, öğleyin yiyemedikleri yemeğin ücretini maaşlarına ek olarak alırlardı. Buna halk arasında “çiğden ödeme” denirdi. İsteyenler ise iftar vakti fabrikaya gelip öğleyin yiyemedikleri yemekleri sefer taslarına koydurup evlerine götürebilirlerdi.

Lojmanlarda oturan çalışanların çoğu ikinci seçeneği tercih ederdi. Çünkü evde yapılan yemeklerin yanına, fabrikanın Bolulu aşçılarının yaptığı o nefis yemekleri ekleyip ailece yemek bambaşka bir mutluluktu.

Her gün çalışanlara bir yemek fişi ve bir de ekmek fişi verilirdi. Yemekhaneden yemek alma işi ise genellikle çocuklara düşerdi.
Bizim evde bu görev ablamla bana aitti.
İftardan yarım saat kadar önce fabrikaya gider, yemeklerimizi sefer tasına koydurur, sonra koşarak eve getirirdik.

Ben çocukken biraz huysuz sayılırdım. Annemden başkasının yaptığı yemekleri kolay kolay yemezdim. Ama fabrikanın o muhteşem yemekleriyle tanışmam işte böyle oldu.
Bir süre sonra fark ettim ki o yemekler gerçekten başkaydı.

Dalyan köfte…
Yanında püreli dana rosto…
Tas kebabı…
Kadınbudu köfte…
Ankara tava…
İzmir köfte…
Çiftlik kebabı…
Macar kebabı…
Dana Güveç...
Adını daha önce hiç duymadığım yemeklerdi bunlar.

Bir de bildiğimiz yemekler vardı elbette:
Etli kuru fasulye, çoban kavurma, soğanlı yahni, etli nohut, kıymalı yumurta, etli bezelye, pirinç ve barbunya pilaki,bulgur pilavı,etli bezelye,havuç kızartma…
Ama inanın, evde yediğimiz aynı yemekler bile orada pişince sanki ilk defa yiyormuşuz gibi gelirdi.

Tatlılar ve diğer lezzetler de cabasıydı:
Peynirli ve kıymalı börekler…
Çeşit çeşit çorbalar…
Üzüm hoşafı…
Tulumba tatlısı…
Revani…
Tel Kadayıf...
Keşkül...
Peynir tatlısı…
Tahin helvası…
Kayısı kompostosu…
Baklava…
Ve yaz kış ayda en az iki kez yapılan, üstü kavrulmuş susam ve cevizlerle süslü o kocaman kazanlarda pişen aşureler…

Şimdi biri çıkıp
Amma da abarttın İlhan!” diyebilir.
Ama bizim kuşak ve öncesi…
Sümerbank çocukları buna şahittir.
Fabrika sinema salonunun altındaki eski yemekhaneye doğru inen merdivenlerden daha ilk adımı attığımızda, o yemeklerin kokusu bizi sarar, iştahımız kabarırdı.

1970’lerden sonra bu uygulama kaldırıldı. Ramazan ayında oruç tutan çalışanların yemek ücretleri doğrudan maaşlarına eklenmeye başlandı.

Bizim gibi lojmanlarda büyüyen ve sonra fabrikada çalışmaya başlayanlar ise emekli olana kadar, hatta fabrikanın kapanışına kadar o yemekleri yemeye devam etti.

Emekli olduktan sonra, özlediğim bazı yemekleri evde yapmayı denedim. Mesela "kadınbudu köfte"
Ama ne yaptıysam o eski lezzeti yakalayamadım.

Acaba aşçıların eli mi lezzetliydi?
Kullanılan malzemeler mi başkaydı?
Yoksa o dev kazanlar, o büyük ocaklar mı veriyordu o tadı?
Bilemedim…

Şunu söyleyebilirim:
Fabrika yemeklerinden en az sevdiğim yemek olan bulgur pilavını bile bugün özlüyorum.
Demek ki bazı tatlar sadece mutfakta değil, hatıralarda pişiyor.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN