7 Mayıs 2026 Perşembe

SÜMERBANK’TA SAĞLIK VE İŞÇİ KAMPLARI

SÜMERBANK KARACASU İŞÇİ KAMPI 

(Orijinal fotolar bende, Bunlar paylaşım için çözünürlüğü arttırılmış ve renklendirilmiş yapayzeka ürünü fotoğraflar)

Sümerbank, henüz Nazilli Basma Fabrikası’nın açılışı bile yapılmadan; içinde eczanesi, ameliyathanesi, doğum ve diş ünitesi bulunan 50 yataklı tam teşekküllü hastanesini hizmete sokarak çalışanlarına ne kadar değer verdiğini göstermişti. Daha ilk günden, çalışanlarının sağlığını korumak için imkânlarını sonuna kadar kullanacağını ortaya koymuştu.

Fabrika çalışmaya başladığında da ünite ve atölyelerinde, çalışma şartları ve iş güvenliği konusunda aynı hassasiyeti göstermeye devam etti. Mesai saatleri içinde bazılarına benim de katıldığım kurslarla ilk yardım eğitimleri düzenli olarak veriliyordu. Suni teneffüs, elektrik çarpması, zehirlenme, yaralı ve hasta taşıma gibi iş kazaları anında yapılması gereken her şey ayrıntılarıyla anlatılıyordu.

Birimlerde bulunan ecza dolapları belirli aralıklarla kontrol edilip eksikleri tamamlanır, büyük birimlerde yaralı ya da hasta taşımak için duvara monte edilmiş sedye bulundurulurdu.

Sümerbank Vakfı’nın gezici hastane aracı, fabrikaları dolaşır; tüm çalışanların akciğer filmleri çekilir ve kontrol edilirdi. Sorun görülenler hastaneye sevk edilirdi.

Kış şartlarında açık alanda çalışanlara fabrika terzilerinin diktiği, “pamuklu” denilen, yorgan tekniğiyle hazırlanmış kalın kabanlar verilirdi. Ağır parçaların kaldırılıp taşındığı birimlerde çalışanlara çelik burunlu botlar, göze zarar verme tehlikesi bulunan makinelerin yanında ise koruyucu gözlükler bulundurulurdu.

Tozlu, dumanlı ve gürültülü ortamlarda çalışanlara maske ve kulaklık, kimyasal madde kullanılan birimlerde çalışanlara ise destekleyici olarak ayran ve süt verilirdi.

Fabrika revirinde muayene ve tedavi için bir hekim, hemşireler ve tansiyon ölçümü, enjeksiyon ile pansuman yapmak üzere görevli sağlık personeli bulunurdu. Görevliler gerektiğinde hem çalışanlara hem de kreşte kalan çocuklara müdahale ederdi.

Fabrika Sağlık biriminden çalışanlara doğum kontrol araç ve gereçleri de düzenli olarak ücretsiz dağıtılırdı.

Sümerbank’ın pek bilinmeyen en önemli sağlık hizmetlerinden biri de İşçi Kampları idi.

Yukarıda saydığım tüm önlemlere rağmen sağlığı bozulan işçiler, Buldan ve Karacasu yaylalarında kurulan çadır kamplarına götürülürmüş.

“Götürülürmüş” diyorum çünkü bu kamplar 1970 öncesinde kuruluyormuş. Bizim çalıştığımız dönemde bu uygulama kaldırılmıştı. Ama lojman komşularımız arasında bu kamplara katılanların olduğunu biliyorum.

Yayla kamplarına sadece işçiler götürülmezmiş. Kamp hayatında onlara yardımcı olacak sağlık ve emniyet personeli, ulaşım için arazi araçları, yemek pişirecek aşçılar ve yeterli erzak da götürülürmüş.

15 günlük devreler halinde kamplarda temiz hava, spor ve sağlıklı beslenme ile çalışanların sağlıklarına kavuşmaları sağlanırmış. İyileşenler fabrikaya döner, bir süre daha kalması gerekenler kampta kalmaya devam eder, dönenlerin yerine başka çalışanlar gelirmiş. Kampta kalanlara üretimden gelen primler dışında maaşları eksiksiz ödenirmiş

Önceleri sadece erkek çalışanlar için açılan kamplar, daha sonra Çamlık ve Kuşadası kamplarında kadın çalışanlara da açılmış.

Fabrika müdürleri arada bir habersizce, kampları ziyeret eder, 
çalışmaların amaca uygun  yapılıp yapılmadığını denetler, işçilerin varsa şikayetlerini dinler, ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlarmış.

 Üstteki fotoğrafta fabrikamızın 1952-53 yıllarındaki müessese müdürü Emin Giray önde oturan siyah ceketli işçinin arkasında görülüyor.

Kuşadası’ndaki seyyar kamplardan sonra Sümerbank yerleşik düzene geçme kararı almış.

Karaova” mevkisinde satın alınan bataklık arazi kurutulup düzenlenmiş. Birkaç dönem daha işçi kampı olarak kullanılsa da, Nazilli Sümerbank’ın becerikli bahçıvanları ve personelinin gayretleriyle; derme çatma kulübeler zamanla binalara dönüşmüş ve burası bir tatil köyü haline gelmiş.

Sağlık kampları devri de böylece sona ermiş. Kuşadası kampının hikayesini sonraki yazımda anlatacağım. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN


3 Mayıs 2026 Pazar

KALAYCI (Geçmiş Zaman Notları)

 
SEYYAR KALAYCILAR

KALAYCI (Geçmiş Zaman Notları) 1960–65 yıllarına kadar mutfak araçları bakırdan imal edilirdi. Seyyar kalaycılar sokaklarda “Kalaycı!.. Kalaycı!..” diye bağırarak dolaşır, bakır kaşıkları, çatalları, yemek tabaklarını, tencere, bardak ve tavaları müşterilerinin kapılarının önünde kalaylarlardı.

Gazocağı ve pürmüz denilen gaz yağını yakıt olarak kullanan ocaklarla işlerini yaparlardı.

Biz çocuklar etraflarında çember oluşturup meraklı gözlerle kalaylama işlemlerini takip ederdik.

Kalay işlemi, bakır zehirlenmelerini önlemek hem de zamanla kararan bakır eşyaları parlatmak, temizlemek bakımından en az yılda bir kere mutlaka yapılması gerekirdi.

Sokaklarımızda artık “Kalaycı!” diye bağıran kimse yok.
Ama o ses, o alev, o parlayan bakır ve çocukluk merakımız hafızalarımızda hâlâ capcanlı duruyor...
Seyyar kalaycılar giderken, sadece bakır kapları değil çocukluk anılarımızı da parlatıp gittiler...

Bugün mutfaklarımız paslanmaz çelik, teflon ve cam eşyalarla dolu.

Mutfak eşyalarından vücudumuza geçen Alüminyum parçacıkları, beyin hücrelerinde birikerek Alzheimer, Parkinson ve Amyotrofik Lateral Skleroz (ALS) gibi ciddi nöronal rahatsızlıklara, Anemi ve kemik hastalıklarının oluşmasına sebebiyet veriyor.

Uzmanlar, çizilmiş, aşındırıcı temizlik maddeleriyle temizlenmiş ve boş halde yüksek sıcaklıklara maruz kalmış, teflon mutfak eşyalarının kanserojen etkisinin olduğunu, çok dikkatli kullanılması gerektiğini söylüyorlar.

Kısacası, bakır eşyalar sofralarımızdan kalktı artık kimse bakır zehirlenmesinden ölmüyor.
Şimdi modern hayatın bize hediyesi, yavaş yavaş aklımızı ve canımızı alan başka hastalıklar...

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN 

24 Nisan 2026 Cuma

KAHVE KAVURMA (Geçmiş zaman notları)


KAHVE KAVURMA

Şimdiki gençler bilmezler. 1965’li yıllarda kahveyi, satıcılardan çekirdek halinde alırdık. O zamanlar hazır kavrulmuş kahve yoktu. Aldığımız çekirdekleri yukarıdaki canlandırmadakine benzer kavurma aletleriyle kendimiz kavururduk.

Mahallede bir evin önünde ateş yakılır, herkes kahvesini getirir, çekirdekler minik soba şeklindeki aletin içine dökülür, kapağı kapatılırdı. Minik sobanın, sapı çevrilerek kendi ekseni etrafında döndürülür; kahve çekirdekleri, ateşin üzerinde, istenilen kıvama gelene kadar sabırla, kavrulurdu.

Kahvesi kavrulan sıcacık hâliyle hemen yandaki taş dibekte döver, kullanıma hazır hale getirirdi. Zamanla taş dibeğin yerini, elle çevrilen sarı madenden yapılmış kahve değirmenleri aldı...

Biz çocuklar kavrulma olayını merakla izler, annelerimiz verirse, o sıcak kahve çekirdeklerden birer tane ağzımıza atar, çiğneyerek yerdik. Kahve şimdi de değerli ama o zaman daha da değerliydi. Büyüklerimiz anlatırdı. Bir ara kahve sıkıntısı olmuş, kahve bulamayan tiryakiler nohut kavurup, kahve niyetine içmişler.

Kahve kavanozları mutfakta baş köşede dururdu, kavanozun kapağını açık unutmak azarlanma sebebiydi. Kokusu kaçmaması için, kahveyi cezveye koyar koymaz, kavanozun kapağı kapatılırdı. Kahve mutlaka soğuk sudan yapılır, kahvenin suyu biraz ısınınca, köpürme öncesinde kaşık cezveden çıkarılırdı. Kaşığı cezvede unutmak, çıkarırken bir miktar köpük kaşığa yapışacağı için ikinci azarlanma sebebiydi.

Önce sade kahve içenlerin kahveleri pişirilir, yanında mutlaka su ile servis edilir, edilirken de önce yaşça en büyük kişilerden ve misafirlerden başlanırdı.

Tiryakiler kahvesi bol “Okkalı” sade kahve içerler, az şekerli ya da orta şekerliye pek ses çıkarmazlar ama şekerli kahve içenleri ve kahvenin son yudumundan sonra üstüne su içenleri hor görürlerdi. Hatta öyle yapanlara “ağzının tadını bilmeyene kız bile vermezler” diye dalga bile geçerlerdi.

Kahve olgun kişilerin içeceğiydi, ergenler ve çocuklar kahve içmezlerdi. Çocuklar illa içmek isterlerse anneleri ya azıcık kahve tabağına döker yalatırlar ya da “büyüyünce bıyıkların yamuk çıkar” gibi saçma bahanelerle çocukları savuştururlardı.

Şimdi marketlerde çeşit, çeşit kahveler var, gençler yeni nesil kafelerde kapiçino gibi çeşit, çeşit sütlü, kremalı, pahalı kahveler içiyorlar, bu kahveleri pişirmek için eğitimli “barista” denilen elemanlar çalıştırıyorlar.

Pek gitmediğim için oralarda da yukarıda "bildiğim kadarıyla anlattığım" bizim kahve kültürümüze benzer, ritüeller, kurallar var mı? Bilmiyorum.

Burnumda hala çocukluk günlerimde kavrulan kahvenin mis gibi kokusu tüter. Hala rahmetli annemin “bunu yiyen çocuk akıllı olur” diye ağzıma koyduğu taze kavrulmuş birkaç kahve çekirdeğinin tadını ararım…

Eskiden “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var” derlerdi.

Kahve hala var, eskiye göre çok da kolay bulunuyor…

Ama toplum olarak bizi, sımsıkı birbirimize bağlayan değerlerimizi, asla geri dönmeyecek şekilde yitirdik.

Her şey çıkara ve paraya endekslendi.

Sanırım şimdilerde yoğun “Hatır” sıkıntısı var. Onun da çaresi yok.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

22 Nisan 2026 Çarşamba

SÜMERBANK RADYOSU

 

Fabrika açıldığında Nazilli'ye pek çok yenilik getirmiş. Bunlardan biri de Nazilli Sümerbank radyosuymuş. O dönemde radyo yayınları henüz ülke genelinde bile dinlenemiyorken, fabrikamızın içinde sürekli yayın yapan bir radyo varmış.

Radyo genelde müzik yayını yaparmış, arada duyurular anonslar yapılırmış. Radyonun Ekrem Dilsiz (Dilsizoğlu) adında bir spikeri ve yöneticisi varmış. Ekrem Dilsiz aynı zamanda mizah yeteneği olan şovmen biriymiş.Yemek aralarında, molalarda, çeşitli fıkralar anlatır, taklitler yaparmış.

Radyo yayınları ülke genelinde dinlenilmeye başlanınca çıkartılan "Radyo-Telsiz Kanunu" ile özel yayın yapan radyolara yasak gelmiş. Nazilli Sümerbank radyosu da böylelikle tarihe karışıp unutulmuş gitmiş...

Çalıştığımız dönemde Nazilli Sümerbank hakkında çok bilgimiz yoktu ama radyomuzun rahmetli spikeri Ekrem Dilsiz'i ve ailesini az da olsa tanıma şansım oldu.

1983 yılı Haziran ayında Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası’na işe başladım. O yıllarda displin ve denetim çok sıkıydı. Fabrikaya radyo, gazete, fotoğraf makinesi sokmak yasaktı. Bu sıkı uygulamalar 1985’lere kadar sürdü.

1980 Türkiye askerî darbesi sonrasında, sıkıyönetim döneminin bitip sivil yönetime geçilmesiyle ülkede bir normalleşme başladı. Bu hava fabrikamıza da yansıdı. Ülkede özel televizyonlar ve radyo istasyonları açılıyor, dışarıda hayat yavaş yavaş değişiyordu.

Ben ise o yıllarda, geçmişte yaşanan Nazilli Sümerbank radyosunun hikâyesini pek bilmiyordum.

1990 yılında, tamamen merak ve hevesle; biri lambalı, biri transistörlü iki hurda radyo ve uydurma bir mikrofonla, yaklaşık 250 metre çapında yayın yapabilen ilkel bir radyo sistemi kurdum. Sistem, Dokuma Makine Bakım Daire Ustası Nevzat Çiftçi’nin ofisinde kuruluydu.

Bunu ilk kez burada yazıyorum: Bu sistemden fabrika müdürünün ve üst yönetimin haberi yoktu.

Makine bakım şefi ve Dokuma makina bakım teknisyeni ve yukarıdaki fotoğrafta görülen dokuma makine bakım personeli arkadaşlarımı dışında çok az kişi biliyordu.

Peki bu ilkel, minik radyo sistemi ne işe yarıyordu?

Aslında, ilk Nazilli Sümerbank radyosu gibi tüm fabrikayı kapsamasa da, amaç olarak ondan çok da farklı değildi.

Öğle aralarında ve çay molalarında müzik yayınları yapıyorduk. Dışarıdan telefonla aranan arkadaşlara anonsla haber veriyor, yapmamız gereken işlerle ilgili küçük duyurular yapıyorduk.

En çok da müdürlerin denetleme amaçlı ani baskın ziyaretlerinde işe yarıyordu.

Daire ustamızın mikrofondan yaptığı: “Müdür geliyor, herkes makinesinin başına geçsin!” gibi

acil duyurular, anında arkadaşlarımıza ulaşıyordu.

Bu küçük sistemi , hem eğlence, hem haberleşme hem de pratik bir erken uyarı mekanizması olarak kullanıyorduk.

Fabrikada çalıştığım yıllar boyunca bunun gibi başka “Zihni Sinir” projelerim de oldu.
Açılırken kocaman bir fareyi yukarı tırmandıran makaralı kapı, bilmeyenin açamadığı gizli düzenekli kapılar ve buna benzer ilginç başka şeyler...

Onları da başka yazılarda anlatırım inşallah.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

Not: Bu vesileyle aramızdan ayrılan Makina bakım Şefi Salih Yıldız, Dokuma makina bakım Teknisyeni Hasan Demirhan, Makina bakım daire Ustası Nevzat Çiftçi ve değerli mesai arkadaşımız Ali Benli'yi rahmetle anarız. Mekanları Cennet olur inşallah.

17 Nisan 2026 Cuma

NAZİLLİ SOKAK DÜĞÜNLERİ (Geçmiş Zaman Notları)

 


ESKİ NAZİLLİ SOKAK DÜĞÜNLERİ.

Bu yazımda size bildiğim kadarıyla eski Nazilli düğünlerini anlatacağım. O zamanlar Nazilli'de düğünler iki aşamalı olurdu. Cumartesi gecesi kadınlara çengili, Pazar günü öğle saatlerinde erkeklere içkili, yemekli ve davullu, klarnetli düğünler yapılır, düğün sonrası oğlan evinden "gelin almaya" gidilirdi.
Kadın düğünlerinde çalgıcı takımı bir cümbüş ve darbuka, bir de para toplayan kadından oluşurdu. Bu kadın "Ben oyun bilmem, oynamam" diye nazlanan kadınları kollarından asılıp zorla oyun alanına çekerdi. Oyun alanına nazlana, nazlana çıkan kadınlar ortaya çıkınca "kırk yıllık dansözlere taş çıkartırcasına" gerdan kıvırır, göbek atarlardı. Hatırladığım dönemlerin gözde çalgıcıları "Didar" isimli kızıl saçlı cümbüş çalan bir kadın ile "Kör Orhan" isimli gözleri görmediği için kadın düğünlerinde çalmasında sakınca görülmeyen kara gözlüklü erkek çalgıcılardı. Bu iki çalgıcı o dönemin en popüler çalgıcılarıydı. Didar'ın kadın görünümlü olmasına rağmen aslında kadın olmadığı söylentileri kulağımıza gelirdi. Yeri gelmişken yazayım kadın düğünleri erkeklerin görmemesi için kilim ya da hasırlarla çevrili alanlarda yapılırdı. Bu işlem kadınların daha rahat eğlenmeleri için yapılırdı ama erkekler ağaç ve duvar üzerinden ya da çevredeki çatılarda mevzilenir uzaktan da olsa oynayan kadınları izlerlerdi. Yaşımız küçük olduğu için annemizin yanında, kadınlar arasında düğünü izlememiz kadınları rahatsız etmezdi. Çalgıcılar o dönemin "Çadırımın üstüne şıp dedi damladı, Kızım seni Ali'ye vereyim mi, Cam kesti, cam kesti, Dol kara bakır dol" gibi popüler şarkılarını kendilerine göre değiştirerek ve özellikle detone ve cırtlak şekilde tarzlarına uydurarak söylerler arada "aman yel ley lom" gibi uydurmasyon nakaratlarla, kadınlara komik benzetmeler içeren laflar atarak, espriler yaparak düğünü şenlendirmeye çalışırlardı. Kadın düğününün en önemli anı kuşkusuz kına yakma töreniydi. Bu törenin ardından düğün kaynanaların, görümcelerin, gelinin arkadaşlarının sırayla konu komşunun düğün sonuna kadar oynamalarıyla devam eder gece yarısına yakın bitirilirdi.
Erkek düğünü, ertesi gün öğle saatlerinde düğün yemeğiyle başlar, yemek yenip içki içilirken bir yandan çalan davullu, klarnetli küçük orkestranın çaldığı zeybek havaları ile yavaş yavaş, düğün atmosferine girilirdi. Erkek düğünlerinin en gözde havaları "Sepetcioğlu oyun havası" ile bir kişinin kasap olup, kurban rolü yapan bir arkadaşının gözlerini mendil ile bağlayıp, kesip şişirip, derisini yüzdüğü "Kasap Havası" oyunuydu. Yediği yemeğin ve içtiği içkinin etkisiyle hafiften çakır keyif olmuş oyuncu elindeki bıçakları kah bacak arasında, kah ensesinde, kah önünde birbirine vurarak yerde yatan kurbanın etrafında zıplaya, seke tehlikeli bir şekilde dönerek oynar bu esnada davetlilerde olası bir yaralanma korkusu yaratarak oyununu tamamlardı. Kasap havasını çok güzel oynayan, oynarken de, üzerine burun ve komik bir bıyık monte edilmiş gözlük takan bir amcanın hayali bu bölümü yazarken adeta gözlerimin önüne geldi, bana "Ilhan, sakın beni yazmayı unutma" der gibiydi…
Önce, oynarken "Kolu mendille bağlanan" damadı bağlayana yüklüce bahşiş verilerek çözülür, ardından babaların, ağabeylerin, amcalar, enişteler ve damadın arkadaşlarının sırayla oynadıkları oyunlarla düğün devam eder ve sonlanınca düğünün en hareketli, ve heyecanlı bölümü olan gelin alma alayının hazırlıkları başlardı.
Gelin alayı bayrak ve çalgıcıların arkasına sıralanır gelin alma havaları eşliğinde kız evine doğru ilerlerdi. O zamanlar arabalar bu kadar yaygın değildi, daha eskiden gelin ata bindirilip alınırmış benim hatırladığım zamanlar alayın önünde sadece süslenmiş eski model bir Amerikan arabası kullanılırdı. Kız evinin önünde çalınan davullar ve oynanan oyunlardan sonra kız evden alınıp arabaya bindirilir, gelin gireceği eve doğru hareket edilirdi. Bu sırada davul ile klarnet "mehteranın zafer marşına" benzer coşkulu, kıvrak havalar çalar, asıl macera da bundan sonra başlardı, düğün evinde içtikleriyle ayakta zor duran sarhoş davetliler, gelin arabasının önüne geçip, rakı, tavuk, para gibi isteklerle defalarca gelin alayını durdurarak isteklerinin gerçekleştirilmeden arabanın önünden çekilmezlerdi. Bazen ölçüyü kaçırıp sınırı aşanlar olur, yaralamayla sonuçlanan kavgalar bile çıkardı. Gelin alayı 15 dakikalık yolu böyle dura kalka 1-2 saatte gelir. Gelin ve damat eve girinceye kadar devam ederdi. İşte böyle...
Eski Nazilli sokak düğünlerinden aklımda kalanlar bunlar. Başka bir yazımda Eski Nazilli'ye dair bildiklerimi anlatmaya devam edeceğim. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

FABRİKA SALONU VE ATATÜRK TABLOSU


FABRİKA SALONU VE  ATATÜRK TABLOSU

Nazilli Sümerbank basma fabrikası o dönemde çevre iller ve Nazilli'nin, çeşitli etkinliklere en uygun şekilde yapılmış sosyal tesislere sahip tek kuruluşuydu.

Hele tablonun asıldığı büyük salon fabrikanın en gözde mekânlarından biriydi. Tablo, normal giriş yapıldığında salonun sağ tarafında, sıcak mevsimlerde yan kapılar açıldığında ise tam karşı duvarın ortalarında salona girenlerin göz göze gelecekleri pozisyonda asılı dururdu.

Tahminime göre yaklaşık 2,5 metreye 3 metre boyutlarında vardı. Açılış gününde salonda üslup bakımından aynı ressamın fırçasından çıktığını tahmin ettiğimiz daha küçük boyutta İsmet İnönü ve Celal Bayar tabloları da varmış. Bu tablolar sonraki yıllarda kaldırılmış. Bizim çocukluğumuzda salonda yalnız Atatürk'ün portresi asılıydı. Tablo, resimden çok anlamasam da benzeri az bulunan, sadece bir iki kahverengi tonla yapılmış sanki paraların içindeki gizli Atatürk figürleri havasında etkileyici bir tabloydu.Büyük salonun tavanına yakın 7-8 metrelik yükseklikten yere kadar uzanan Sümerbank kumaşı bordo perdelerin tam ortasında yer alır salondakilere tepeden bakardı.Altında yine aynı kumaştan yapılmış perdelerin kapattığı yemek salonuna açılan bir kapı vardı.

Bu salon farklı amaçlar için kullanılan adeta müessesenin vitrini olma özelliğinde, otomatik açılıp kapanan perdelere sahip müstakil sahnesi, kulisi olan, sahnenin tavana yakın üst ortasında zamanı hep doğru gösteren yuvarlak bir saat yer alan, çok fonksiyonlu, modern bir salondu.

Salonun sahneye yakın iç köşesinde bazı yazılarda, o yıllarda varlığından hayretle bahsedilen meşhur piyanomuz dururdu. Piyanonun üstünde aynı perdeler gibi bordo bir kumaş, örtülüydü.

Her çocuk istediğinde piyanonun tuşlarına dokunabilir, işi yaramazlık ve rahatsızlık boyutuna taşımadığı sürece biraz "tıngırdatmasına" izin verilirdi.

Salonun en önemli özelliği sinema salonu olarak da kullanılmasıydı. Fabrika ilk açıldığı zaman Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Nazilli’ye çalışmak için gelen okul görmemiş, şehir hayatına uzak nispeten cahil sayılabilecek çalışanlarına, modern hayatı tanıtmak amacıyla zorunlu olarak seçkin sinema örneklerinin izlettirildiğini böylece bir nevi eğitim ve adap-ı muaşeret öğretilen bir kültür merkezi olarak kullanıldığını büyüklerimizden duyardık.

Sinema daha sonra, haftada iki gün büyüklere, Cumartesi gündüz de çocuklara, küçük bir ücretle seçkin filmler izlettirilen bir sinema haline getirildi.

Özellikle Cumartesi çocuk matinesinin Sümerbank çocuklarının anılarında çok önemli bir yeri vardır. O zamanlar cumartesi günleri yarım gün okula gidilirdi. Okuldan bir an önce eve gelir apar topar üstümüzü değiştirir, iki lokma yer yemez koşarak evden çıkardık.

Sinema vakti gelmeden fabrika bekçileri bizi içeri almadıkları için nizamiye kapısının önünde bekler, Sümerbank’tan sağlık nedeniyle ayrılmış kapı önündeki yeşil alanda mavi arabasıyla çekirdek satan Aydın amcadan gazoz çekişen çocukları seyrederdik.

O zamanlar fabrika önü bugün olduğu gibi geniş meydan halinde değildi. Nizamiyenin sağ ve sol taraflarında üçgen şeklinde simetrik olarak birbirine bakan büyük çam ağaçları altında ortası çimli yeşil demir borularla çevrilmiş küçük park gibi yeşil alanlar vardı, 1970 li yıllarda bu ağaçlar kesilip Nizamiye önü meydan haline getirildi.

Çocuk seansı saat tam 14.00 de başlar o saatten 10 dakika öncesine kadar nizamiye kapısının önünde beklerdik. Bekçi başı İlhami pencereden işaret verince bekçiler kapıyı açar çekirge sürüsü gibi sinemaya doğru koşardık.Salona girince işte bu Atatürk tablosu bize sanki “Uslu durun çocuklar” der gibi tepeden bakardı.

Sinema sorumlusu, rahmetli Tayyare Nuri sert bir adamdı ya da özellikle bize kendini öyle gösterirdi. Yüzlerce çocuğu bir sinema salonunda 1,5-2 saat kontrol altında tutmak herkesin harcı değildi. Sinemada çekirdek yiyenleri yakalamak uzmanlık alanıydı. Tayyare Nuri’nin feneri yandığında yerde veya elimizde çekirdek kabuğu varsa kendimizi kapının önünde bulurduk.

Kapıda rahmetli Apartman Mustafa durur, sinemanın temizlik ve sandalye düzenini Odacı Yaşar amca yapardı. Bir de Makinist Rüştü amca vardı bu personel fabrikanın çeşitli ünitelerinde çalışır sinema hizmetlerini ekstra mesai ücretiyle yaparlardı. Mekanları Cennet olur inşallah.        

Yazları yazlık bahçesinde sinema yine aynı personelle haftada 3 gece hizmet verirdi. 1970 li yıllarda erotik filmler furyası ve televizyon yaygınlaşıncaya kadar Sümerbank sineması faaliyetine devam etti.

Salonun diğer bir hizmeti ise düğünler ve özel günlerde yapılan balolardı. Pek çoğumuzun abisi, ablası, amcası ya da dayısı bu salonda yapılan düğünlerle evlenmişti. Fabrika mensupları çok az bir parayla bu hizmetten yararlanırdı. Salonda sadece modern balo şeklinde düğünlere izin verilirdi, geleneksel, davullu zurnalı düğünlere kesinlikle izin verilmezdi.

Salon, turneye çıkan profesyonel, amatör tiyatro gruplarına, okul gecelerine, çeşitli meslek kuruluşlarının balolarına, sergi ve defile gibi etkinliklere, seminer, konferans, sendika, Sümerspor, ölüm yardımlaşma, yardım sandığı ve cami derneği gibi fabrikaya bağlı yan kuruluşların genel kurullarına da ev sahipliği yapar bu etkinlikler vesilesiyle çalışanlarının kültür çıtasını neredeyse Avrupa seviyesinde tutardı.

Nazilli Sümerbank mensuplarının çocuklarından üniversite sınavını kazanan ya da memuriyet nedeniyle büyük şehirlere gidenler, bu etkinlikler sayesinde bocalamadan yeni ortamlarına kolayca uyum sağlarlardı.

Elbet Atatürk orada değildi, bizleri izlemiyordu ama çalışanlar ve aileleri, Sümerbank sayesinde, o dönemin bazı Avrupa ülkelerinden bile ileri standartlarda modern bir hayat yaşıyorlardı.

1950-60 yıllarında Nazilli bağlı olduğu Aydın ve yakınındaki Denizli vilayetinden nüfus ve diğer faktörler Bakımından daha ileri bir yerleşim birimiydi. O yıllardaki kayıtlar incelendiğinde böyle olduğu açıkça görülecektir.
 
Geçmişte bu salonun çatısı fabrikanın diğer tüm çatıları gibi her yıl Sümerbank inşaat bakım ustaları tarafından, dört-beş kat ham bez ve sıcak zift kaplamasıyla yenilenirdi, iç tavan kaplaması yine özel bir sistemle bezle kaplanmıştı.

Sümerbank istese bütün çatıları en kaliteli malzemelerle kaplayabilirdi. Çatıların zift ile kaplanması olası bir hava saldırısı sırasında uçaklar tarafından görülmesini engellemek bakımından, kamuflaj amaçlıydı. Fabrikada yıl boyunca sadece çatı kaplama işi yapan özel ekipler vardı.

Fabrikanın üniversiteye devriyle bu işlem yapılmaz olunca, fabrikanın adeta kültür merkezi olan,  tarihi salonu, yağmurlardan kalıcı zarar gördü. Sonradan üniversite tarafından, çatı galvanizli saclarla kaplatıldı ama  diğer binalar gibi salon da  SiT korumasında olduğu için gerekli tamiratlar bir türlü yapılamadı. 

Bildiğim kadarıyla, fabrika balo ve sinema salonunun hikâyesi anlattım.  Sevgiyle  kalın. İLHAN ÖDEN

Teyyare Nuri: (Nurettin Boztepe) Sümerspor otuncusuydu, lakabının futbolculuk günlerinden kalma olduğunu düşünüyorum.
Apartman Mustafa: (Mustafa Demirezer) İyi Voleybolcuymuş,  Lakabının, u
zun boylu ve iri yapılı olmasından yakıştırıldığını zannediyorum.
Gazoz çekişme : Gaz
oz şişesi çalkalanır bir süre beklenir kapak açıldığında gazozun taşıp taşmayacağı konusunda bahse girilirdi. Gazozozun taşacağına inanan çocuk açacakla gazozu açar, gazozun taşmayacağını iddia eden çocuk şişeyi tutardı. Kapak açıldığında gazoz şişeden taşarsa şişeyi açan, taşmazsa şişeyi tutan kazanırdı. Kazanan gazozu içer kaybeden gazoz parasını öderdi. Özellikle gençlerin oynadığı kumarı çağrıştıran, şimdilerde unutulmuş, eski bir oyundu. 


12 Nisan 2026 Pazar

AMATÖR SPORUN GÜZEL GÜNLERİ. (Geçmiş Zaman Notları)

 
 AMATÖR SPORUN GÜZEL GÜNLERİ.

1975 ile 1982 yılları arasında Sümerspor’da futbol oynadım. O yıllarda Nazillispor profesyonel liglerden düşmüş, kulüp kapanmıştı. Nazilli’de amatör futbolun kalitede tavan yaptığı yıllardı. Şehir merkezinde faal sadece iki kulüp vardı: Sümerspor ve Pamukspor.

Bu iki kulüp arasındaki rekabet bugünlerin şartlarında tarif edilemezdi. Şehir stadyumunda ortada beton bir tribün, yanlarda portatif iki ahşap tribün bulunurdu. Pamukspor & Sümerspor maçlarında futbola hasret kalmış Nazilli'liler stadyum tıklım tıklım doldururlardı.

Saha topraktı…
Kösele kramponlar giyilirdi…
Yağmurda ayakkabılar 2 kilo, futbol topu 5 kilo olurdu.
Futbol sert oynanır, kemik sesleri tribünlerden duyulurdu.

Ama bütün bu sertliğe rağmen ne sahada ne tribünde kavga gürültü olurdu. Küçük tartışmalar dışında kimse galip gelenin sevincinden rahatsız olmazdı. Çünkü iki takımın oyuncuları aynı ortamlarda  yaşayan, birbirini tanıyan gençlerdi.

Takımlarda askerî bir disiplin vardı. Kıdemli oyuncular gençlere ağabeylik yapardı. Maçta kafamıza göre oynamak mümkün değildi. Defansta oynuyordum ama okul takımlarında orta saha ve forvet oynadığım için fırsat buldukça atağa katılmak isterdim. Ne zaman kendimi kaptırsam, hemen bir uyarı gelirdi:

“Adamını bırakma!”
“Yerini kaybetme!”

Hevesimiz kursağımızda kalırdı...

Gol attığında aşırı sevinmek ayıptı. Rakibe saygı esastı. Genç bir oyuncunun, rakibin kıdemli bir ouncusuna bacak arası yapması, şımarıklık, terbiyesizlik, sayılırdı. Kendi takım arkadaşları oyuncuları, antrenörü ve yöneticileri tarafından azarlanırdı.

O zamanlar kaleciye geri pas serbestti, kaleci geri pasları elle tutabiliyordu. Buna rağmen geri pas yapmak korkaklık sayılırdı. Seyirci yuhalardı. Golden sonra tribüne koşmak, el kol hareketi yapmak, ayıptı. Zımpara gibi zeminde şimdiki futbolcular gibi kaymak, zaten mümkün değildi.

Tam amatördük. Harçlık verirlerse alırdık, pazarlık yoktu. İhtiyacı olana hissettirilmeden yardım edilirdi. Bizim için Sümerspor en büyük kulüptü. 8–10 yaşlarından beri hayalini kurduğumuz formayı giymek, ilk 11’de sahaya çıkmak, kaliteli forma ve ayakkabı sahibi olmak bile büyük mutluluktu.

Malzemelerimize gözümüz gibi bakardık. Bir ayakkabıyla sezon biterdi. İkinci ayakkabı nadirdi. Kösele kramponlar Derby yapışkanla yapıştırılır, küçük çivilerle sağlamlaştırılırdı.

Bir gün antrenmanda benimle ikili mücadeleye giren herkes kan revan içinde kaldı. Hoca antrenmanı durdurdu. Ayakkabılar kontrol edildi. Meğer benim kramponun burnuna yakın yerinden bir çivi çıkmış…

Fark edilene kadar bilmeden herkesi doğramışım... 

Temmuz ayında, şehir stadyumunda sezon açılış töreni yapılırdı. Koç kesilir, alnımıza kanı sürülür, üstünden atlayıp sahaya çıkardık. Akşam kutlama için bir restorantta ya da lokantaya gidilir, açılışta kesilen koçun etinden, mangal ya da kavurma yapılır, hep birlikte yenirdi.

Karacasu yaylasında kısa kamplarımız olurdu. Topla çalışmalara başlamadan önce kros yapardık. Her yıl mutlaka Aydınspor’la hazırlık maçı yapardık. Amatör halimizle, o yıllarda Süper Lig’in kapısından dönen Aydınspor’a kafa tutardık.

Beton tribünler, sıcak ve susuz soyunma odaları, kuruyken zımpara, ıslakken balçık olan sahalarda spor hayatımızın en güzel günlerini yaşadık.

Şimdi gençler çok şanslı. Her kategoride takımlar var. Nazilli’de birbirinden güzel çim sahalar var.

Ama o günlerin "amatör ruhu" artık yok, oynayarak yaşayanlar ve maçları izleyenler bana katılacaklardır.
Bu güzellikleri birlikte yaşadığımız takım arkadaşlarıma ve rakip takımlarda oynasak da, halen dostluklarımız devam eden sporcu kardeşlerimize selamlar olsun...

Bu vesileyle, hangi kulüpten olursa olsun aramızdan ayrılan sporcu arkadaşlarımızın, Nazilli amatör spor camiasında iz bırakan antrenör, hakem, maskot, amigo ve yönetici büyüklerimizin, mekanları cennet olsun. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN