SEYYAR KALAYCILAR
Şimdi modern hayatın bize hediyesi, yavaş yavaş aklımızı ve canımızı alan başka hastalıklar...
Fabrika açıldığında Nazilli'ye pek çok yenilik getirmiş. Bunlardan biri de Nazilli Sümerbank radyosuymuş. O dönemde radyo yayınları henüz ülke genelinde bile dinlenemiyorken, fabrikamızın içinde sürekli yayın yapan bir radyo varmış.
1983 yılı Haziran ayında Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası’na işe başladım. O yıllarda displin ve denetim çok sıkıydı. Fabrikaya radyo, gazete, fotoğraf makinesi sokmak yasaktı. Bu sıkı uygulamalar 1985’lere kadar sürdü.
1980 Türkiye askerî darbesi sonrasında, sıkıyönetim döneminin bitip sivil yönetime geçilmesiyle ülkede bir normalleşme başladı. Bu hava fabrikamıza da yansıdı. Ülkede özel televizyonlar ve radyo istasyonları açılıyor, dışarıda hayat yavaş yavaş değişiyordu.
Ben ise o yıllarda, geçmişte yaşanan Nazilli Sümerbank radyosunun hikâyesini pek bilmiyordum.
1990 yılında, tamamen merak ve hevesle; biri lambalı, biri transistörlü iki hurda radyo ve uydurma bir mikrofonla, yaklaşık 250 metre çapında yayın yapabilen ilkel bir radyo sistemi kurdum. Sistem, Dokuma Makine Bakım Daire Ustası Nevzat Çiftçi’nin ofisinde kuruluydu.
Bunu ilk kez burada yazıyorum: Bu sistemden fabrika müdürünün ve üst yönetimin haberi yoktu.
Makine bakım şefi ve Dokuma makina bakım teknisyeni ve yukarıdaki fotoğrafta görülen dokuma makine bakım personeli arkadaşlarımı dışında çok az kişi biliyordu.
Peki bu ilkel, minik radyo sistemi ne işe yarıyordu?
Aslında, ilk Nazilli Sümerbank radyosu gibi tüm fabrikayı kapsamasa da, amaç olarak ondan çok da farklı değildi.
Öğle aralarında ve çay molalarında müzik yayınları yapıyorduk. Dışarıdan telefonla aranan arkadaşlara anonsla haber veriyor, yapmamız gereken işlerle ilgili küçük duyurular yapıyorduk.
En çok da müdürlerin denetleme amaçlı ani baskın ziyaretlerinde işe yarıyordu.
Daire ustamızın mikrofondan yaptığı: “Müdür geliyor, herkes makinesinin başına geçsin!” gibi
acil duyurular, anında arkadaşlarımıza ulaşıyordu.
Bu küçük sistemi , hem eğlence, hem haberleşme hem de pratik bir erken uyarı mekanizması olarak kullanıyorduk.
Fabrikada çalıştığım yıllar boyunca bunun gibi başka “Zihni Sinir” projelerim de oldu.
Açılırken kocaman bir fareyi yukarı tırmandıran makaralı kapı, bilmeyenin açamadığı gizli düzenekli kapılar ve buna benzer ilginç başka şeyler...
Onları da başka yazılarda anlatırım inşallah.
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN
1975 ile 1982 yılları arasında Sümerspor’da futbol oynadım. O yıllarda Nazillispor profesyonel liglerden düşmüş, kulüp kapanmıştı. Nazilli’de amatör futbolun kalitede tavan yaptığı yıllardı. Şehir merkezinde faal sadece iki kulüp vardı: Sümerspor ve Pamukspor.
Bu iki kulüp arasındaki rekabet bugünlerin şartlarında tarif edilemezdi. Şehir stadyumunda ortada beton bir tribün, yanlarda portatif iki ahşap tribün bulunurdu. Pamukspor & Sümerspor maçlarında futbola hasret kalmış Nazilli'liler stadyum tıklım tıklım doldururlardı.
Ama bütün bu sertliğe rağmen ne sahada ne tribünde kavga gürültü olurdu. Küçük tartışmalar dışında kimse galip gelenin sevincinden rahatsız olmazdı. Çünkü iki takımın oyuncuları aynı ortamlarda yaşayan, birbirini tanıyan gençlerdi.
Takımlarda askerî bir disiplin vardı. Kıdemli oyuncular gençlere ağabeylik yapardı. Maçta kafamıza göre oynamak mümkün değildi. Defansta oynuyordum ama okul takımlarında orta saha ve forvet oynadığım için fırsat buldukça atağa katılmak isterdim. Ne zaman kendimi kaptırsam, hemen bir uyarı gelirdi:
Hevesimiz kursağımızda kalırdı...
Gol attığında aşırı sevinmek ayıptı. Rakibe saygı esastı. Genç bir oyuncunun, rakibin kıdemli bir ouncusuna bacak arası yapması, şımarıklık, terbiyesizlik, sayılırdı. Kendi takım arkadaşları oyuncuları, antrenörü ve yöneticileri tarafından azarlanırdı.
O zamanlar kaleciye geri pas serbestti, kaleci geri pasları elle tutabiliyordu. Buna rağmen geri pas yapmak korkaklık sayılırdı. Seyirci yuhalardı. Golden sonra tribüne koşmak, el kol hareketi yapmak, ayıptı. Zımpara gibi zeminde şimdiki futbolcular gibi kaymak, zaten mümkün değildi.
Tam amatördük. Harçlık verirlerse alırdık, pazarlık yoktu. İhtiyacı olana hissettirilmeden yardım edilirdi. Bizim için Sümerspor en büyük kulüptü. 8–10 yaşlarından beri hayalini kurduğumuz formayı giymek, ilk 11’de sahaya çıkmak, kaliteli forma ve ayakkabı sahibi olmak bile büyük mutluluktu.
Malzemelerimize gözümüz gibi bakardık. Bir ayakkabıyla sezon biterdi. İkinci ayakkabı nadirdi. Kösele kramponlar Derby yapışkanla yapıştırılır, küçük çivilerle sağlamlaştırılırdı.
Bir gün antrenmanda benimle ikili mücadeleye giren herkes kan revan içinde kaldı. Hoca antrenmanı durdurdu. Ayakkabılar kontrol edildi. Meğer benim kramponun burnuna yakın yerinden bir çivi çıkmış…
Fark edilene kadar bilmeden herkesi doğramışım...
Temmuz ayında, şehir stadyumunda sezon açılış töreni yapılırdı. Koç kesilir, alnımıza kanı sürülür, üstünden atlayıp sahaya çıkardık. Akşam kutlama için bir restorantta ya da lokantaya gidilir, açılışta kesilen koçun etinden, mangal ya da kavurma yapılır, hep birlikte yenirdi.
Karacasu yaylasında kısa kamplarımız olurdu. Topla çalışmalara başlamadan önce kros yapardık. Her yıl mutlaka Aydınspor’la hazırlık maçı yapardık. Amatör halimizle, o yıllarda Süper Lig’in kapısından dönen Aydınspor’a kafa tutardık.
Beton tribünler, sıcak ve susuz soyunma odaları, kuruyken zımpara, ıslakken balçık olan sahalarda spor hayatımızın en güzel günlerini yaşadık.
Şimdi gençler çok şanslı. Her kategoride takımlar var. Nazilli’de birbirinden güzel çim sahalar var.
Ama o günlerin "amatör ruhu" artık yok, oynayarak yaşayanlar ve maçları izleyenler bana katılacaklardır.
Bu güzellikleri birlikte yaşadığımız takım arkadaşlarıma ve rakip takımlarda oynasak da, halen dostluklarımız devam eden sporcu kardeşlerimize selamlar olsun...
Bu vesileyle, hangi kulüpten olursa olsun aramızdan ayrılan sporcu arkadaşlarımızın, Nazilli amatör spor camiasında iz bırakan antrenör, hakem, maskot, amigo ve yönetici büyüklerimizin, mekanları cennet olsun. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN
NAZİLLİ SÜMERBANK ORKESTRASI