13 Mayıs 2026 Çarşamba

MİLLİ BAYRAMLAR (Geçmiş zaman notları)

MİLLİ BAYRAMLAR

Eski Nazilli’de milli bayramlar, bu günlerdeki gibi sadece takvimdeki resmî tatil günü değildi. O gün geldi mi, şehir bir başka uyanır, sabahın erken saatlerinden itibaren sokaklar, caddeler, meydanlar kalabalıklarla dolardı. Bayram, izlenen bir tören değil; hep birlikte yaşanan bir şenlik, paylaşılan coşkuydu.

Şehir stadyumu daha tören başlamadan tıklım tıklım dolar, tribünlerde yer bulamayanlar ayakta beklerdi. Stadyumda yer bulamayan kalabalık, belediye meydanına doğru uzanır, stadyumla belediye meydanını bağlayan caddenin iki tarafında, Nazillililerden oluşan bir insan duvarı yükselirdi. Alkışlar, marşlar ve dalgalanan bayraklar eşliğinde kortej ilerlerken, şehrin tamamı tek yürek olur, atardı.

Bu kalabalığın içinde gönüllü çocuklar, boyunlarında asılı Türk Hava Kurumu kumbaralarıyla dolaşır, kuruma yardım toplarlardı. Kumbaraya para atanların yakasına küçük kâğıt rozetler iğnelenirdi. O rozet, yalnızca bir teşekkür işareti değil; dayanışmanın, katkı sunmanın ve cumhuriyet kurumlarına saygının ve bağlılığın simgesiydi.

Bayram yerinde  başka çocuklar da olurdu. Onlar ellerinde zor taşıdıkları toprak testilerle kalabalığın arasında dolaşır, susayanlara soğuk su satarak kendi harçlıklarını çıkarırlardı.

İlkokullar, Cumhuriyet bayramı ve 23 Nisan için bir hafta,10 gün önceden provalara, ortaokul ve liseler 19 Mayıs için aylar öncesinden hazırlıklara başlarlardı. Liselerin ve özellikle öğretmen okulunun insan kuleleri, ateş çemberinden atlama gösterileri, şimdi yazarken bile gözlerimde canlanıyor. 

Belediye bandosu eşiliğinde şehri dolaşan fener alayı, coşkuyu  geceye taşır, bayram şenliği tüm şehri kucaklar, tanıdık, tanımadık herkes aynı coşkunun parçası olurdu.

Milli bayramlar; bayraklar da asılmasa, bayram olduğunun bile farkında olmayacağımız, sıradan günlere dönüştü. 
Umarim çok geç olmadan, yitirdiğimiz değerlerin farkına varırız.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

11 Mayıs 2026 Pazartesi

🎭 SÜMER TİYATROSU

 

🎭 SÜMER TİYATROSU & KEŞANLI ALİ DESTANI

1972 yılının ilk aylarında, Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası çalışanları ve yakınlarından oluşan “SÜMER” amatör tiyatro grubu kuruldu. Hedefleri büyüktü: Türk tiyatrosunun başyapıtlarından, büyük usta Haldun Taner’in kaleme aldığı Keşanlı Ali Destanı’nı sahnelemek.
Tiyatro grubuna her türlü destek ve organizasyon kolaylığı dönemin basmahane müdürü Cafer Nasuhbeyoğlu tarafından sağlandı. Oyunun sahneye konulması, dekorların hazırlanması, kostümlerin temini ve sahne aksesuarları ise Basma-Gravür servisinden İlhan Duyal Bey’in gayretiyle karşılandı.
Çalışmalar, oyuncuların mesai saatleri dışında kalan istirahat zamanlarında yürütülüyordu. Vardiya düzeni nedeniyle çoğu zaman uykusuz, yorgun ve bitkin olmalarına rağmen; hastalık, uykusuzluk ve yorgunluk gibi engellere aldırmadan, büyük bir özveri ve disiplinle provalar tamamlandı. SÜMER tiyatro grubu, dinlenme saatlerinden severek ayırdıkları zamanlarda bu çalışmayı adeta bir gönül işi olarak sürdürdü.


Gruptaki bazı kişiler tiyatroya yabancı değildi. Okul yıllarında çeşitli oyunlarda rol almış olanlar, daha önce sahne deneyimi yaşamamış arkadaşlarına rehberlik ediyor; replik ezberinden sahne duruşuna kadar her ayrıntıda destek oluyorlardı.
8 Temmuz 1972 günü, Nazilli Sümerbank yazlık sinemasında oturulacak tek bir boş sandalye dahi yoktu. Dekorlar, soyunma odaları ve organizasyon kusursuzdu. Oyun, amatör bir ruhla fakat profesyonel bir ciddiyet ve performansla, en küçük bir hata olmadan tamamlandı. Yazlık sinemayı dolduran protokol, misafirler ve Sümerbank mensupları oyuncuları dakikalarca ayakta alkışladı.
O günlerde 14 yaşında bir izleyici olarak, daha önce Nazilli Sümerbank salonlarında birçok profesyonel tiyatro topluluğunu izlemiş olmamıza rağmen, bu oyunun bizde bıraktığı etki çok daha derin oldu.
Sümer tiyatrosu ertesi gün aynı yerde bir temsil daha verdi. Ardından Sümerbank Manisa Fabrikası ve Kuşadası Sümerbank Kampı’nda birkaç temsil daha gerçekleştirildi.

Ne yazık ki 1973–74 yıllarında televizyonun hayatımıza girmesi ve sinema sektöründeki değişim rüzgârı, bu tür güzel çalışmaların devamını zorlaştırdı. Kısa süre sonra Sümerbank’ın yazlık ve kışlık sinemaları da faaliyetlerini durdurdu.
Bu hatıra, Sümerbank’ın yalnızca üretim yapan bir fabrika olmadığını; çevresine kültür, sanat ve sosyal hayat kazandıran bir yaşam alanı olduğunu gösteren kıymetli bir tanıklıktır.
Çocukluk yıllarımdan kalan böyle güzel anılarımı sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.Elimden geldiğince Sümerbank'ın sadece bir fabrika olmadığını,çevresine neler kazadırdığını "Sümerbank'ı tarihten sildik", "Devlet bez dokumaz" diyenlerin aslında halkı nelerden mahrum ettiklerini anlatmaya devam edeceğim.
Sevgiyle kalın. İlhan ÖDEN

9 Mayıs 2026 Cumartesi

BAHAR TEMİZLİĞİ (Sümerbank anıları)


Bahar Temizliği ve Lojman Hayatı

LOJMANLARDA BAHAR TEMİZLİĞİ

Yaz günleri yaklaşıp, havalar ısındığında… Nazilli’deki Sümerbank lojmanlarında gözle görülür bir hareketlilik başlardı. Kış boyunca ertelenen işler birer birer gün yüzüne çıkar; badana, boya ve kapsamlı temizlik hazırlıkları başlardı.


1970’li yıllara kadar, lojmanlarda oturanların badana ve boya işleri Sümerbank tarafından karşılanırdı. Bunun için fabrika müdürlüğüne bir dilekçe verilirdi. Ardından İnşaat Bakım Şefliği’nden bir ustabaşı gelir, evin badana ihtiyacını kontrol ederdi. Eğer gerekli görülürse süreç hemen başlardı. Eşyalar evden çıkarılır, fabrikadan gelen ekip, tekerlekli tulumba ile lojmanın içini ve dışını bir günde boyardı.

Badana ve boya bittikten sonra, ev adeta baştan aşağı bir temizlikten geçerdi.Halılar çamaşır iplerine asılır, kalın sopalarla hiç toz kalmayıncaya karar dövülürdü.

Annelerimiz, lojman odalarının ahşap rabıta ile kaplı tabanlarını "kostikli su" ve şimdilerde unutulmuş bir temizlik aracı olan “tahta fırçası” ile ilk günkü renklerine dönesiye kadar fırçalardı.

Badana günü, eşyalar dışarıda olduğundan, boyalar kuruyana kadar bir günlüğüne lojman bahçesinde kurduğumuz cibinliklerde uyurduk. O gece, yıldızların altında uyumak, çocuk aklımızda adeta küçük bir kamp macerası gibiydi.

Temizlik tamamlanınca sıra, yıl boyunca kullanıla, kullanıla sertleşmiş, pamukla doldurulmuş yatak, yorgan ve minderleri güneşlendirmeye gelirdi. Eski yumuşaklıklarına kavuşmaları için sokaklarda "Pamuk atıcı geldi hanımlar, pamuk atıcı..." diye bağırarak dolaşan seyyar hallaçlara pamuklar attırılırdı.

Pamuk atıcı, lojmanın ya da bahçenin uygun bir yerine yayını kurar, elindeki tahta tokacı kulağa hoş gelen ritmik vuruşlarla işine başlardı.

Ortaya çıkan o tanıdık ses bütün mahelleyi dolanırdı: “Zap, zap, zap. bızzz… zap, zap,zap.”

Biz çocuklarda hallacın etrafında toplanır, havada uçuşarak adeta dans eden pamuk parçacıklarını hayranlıkla izlerdik.

Pamuk atıcı mahalleye bir kez geldi mi, mutlaka komşulardan da başka yeni müşteriler çıkar; günlerce lojman sokaklarında sadece iki notadan oluşan "yay ve tokmak senfonisi" yankılanırdı.

Bahar temizliklerinden, beynimin kıvrımlarında hala dolaşan, yazarken tekrar yaşadığım, çocukluk anılarımdan kalan kırıntılar, bunlar…
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN


8 Mayıs 2026 Cuma

SALATALIKÇILAR (Geçmiş zaman notları)

SEYYAR SALATALIKÇILAR

Çocukluğumuzun kavurucu yaz günlerinde sokak aralarında dolaşan seyyar satıcıların kendine has bir yeri vardı. Kimi dondurma satar, kimi kar helvası… Ama bir de salatalıkçılar vardı ki, hem serinletir hem susuzluğu giderirdi.


1970’li yıllardan önce satılan salatalıklar, bugünküler gibi bir karış boyunda değildi. Neredeyse 35–40 santimetre uzunluğunda, iri mi iri salatalıklar olurdu. Satıcı, muşamba kaplı arabasına özenle dizdiği salatalıkların üzerine ara sıra su döker, onları hem serin tutar hem de canlı gösterirdi. Salatalık soyulmaya başladığında etrafa yayılan o taze koku, daha ilk anda insanın içini ferahlatırdı.

Almak isteyen olunca satıcı, elindeki bıçakla salatalığı ustalıkla soyar, ardından uzunlamasına artı (+) şeklinde yarar, içine tuz serper ve müşteriye uzatırdı. O tuzlu, sulu, katır kutur ses çıkaran salatalığı oracıkta yemek, yaz sıcağında bulunmaz bir nimetti.

Elbette her salatalık tatlı çıkmazdı. Bazıları acı olur yenmezdi ama oldukça çok alıcısı olurdu. Satıcı hemen başka bir salatalık soyar acı çıkanla değiştirirdi.

Bugünden bakınca insan şaşırıyor. O zamanlar hijyen konusuna bugünkü kadar dikkat edilmezdi. Satıcının eldivensiz elleri, sokağın tozu, arabanın üstü… Bunların hiçbiri müşterinin umurunda olmazdı. Hatta o yıllarda ameliyata giren doktorların bile tek kullanımlık steril eldiveni zor bulduğu düşünülürse, bu durum pek de yadırganmaz.

Sokaklarda bu salatalıkçıları en son 1985’li yıllarda gördüğümü hatırlıyorum. Belki sonrasında da satan olmuştur, ama ben rastlamadım. Bugün aynı şekilde satılsa, doğrusu ben alıp yemem. Alan olur mu, bilmem. Çünkü artık serinlemek için çok daha farklı ve hijyenik seçenekler var.

Yine de bunları yazmak gerek. Bilmeyen gençler öğrensin ki, bir zamanlar yaz sıcağında serinliğin ve ferahlığın adresi, sokak aralarında dolaşan bir seyyar salatalık arabasıydı.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

7 Mayıs 2026 Perşembe

SÜMERBANK’TA SAĞLIK VE İŞÇİ KAMPLARI

SÜMERBANK KARACASU İŞÇİ KAMPI 

(Orijinal fotolar bende, Bunlar paylaşım için çözünürlüğü arttırılmış ve renklendirilmiş yapayzeka ürünü fotoğraflar)

Sümerbank, henüz Nazilli Basma Fabrikası’nın açılışı bile yapılmadan; içinde eczanesi, ameliyathanesi, doğum ve diş ünitesi bulunan 50 yataklı tam teşekküllü hastanesini hizmete sokarak çalışanlarına ne kadar değer verdiğini göstermişti. Daha ilk günden, çalışanlarının sağlığını korumak için imkânlarını sonuna kadar kullanacağını ortaya koymuştu.

Fabrika çalışmaya başladığında da ünite ve atölyelerinde, çalışma şartları ve iş güvenliği konusunda aynı hassasiyeti göstermeye devam etti. Mesai saatleri içinde bazılarına benim de katıldığım kurslarla ilk yardım eğitimleri düzenli olarak veriliyordu. Suni teneffüs, elektrik çarpması, zehirlenme, yaralı ve hasta taşıma gibi iş kazaları anında yapılması gereken her şey ayrıntılarıyla anlatılıyordu.

Birimlerde bulunan ecza dolapları belirli aralıklarla kontrol edilip eksikleri tamamlanır, büyük birimlerde yaralı ya da hasta taşımak için duvara monte edilmiş sedye bulundurulurdu.

Sümerbank Vakfı’nın gezici hastane aracı, fabrikaları dolaşır; tüm çalışanların akciğer filmleri çekilir ve kontrol edilirdi. Sorun görülenler hastaneye sevk edilirdi.

Kış şartlarında açık alanda çalışanlara fabrika terzilerinin diktiği, “pamuklu” denilen, yorgan tekniğiyle hazırlanmış kalın kabanlar verilirdi. Ağır parçaların kaldırılıp taşındığı birimlerde çalışanlara çelik burunlu botlar, göze zarar verme tehlikesi bulunan makinelerin yanında ise koruyucu gözlükler bulundurulurdu.

Tozlu, dumanlı ve gürültülü ortamlarda çalışanlara maske ve kulaklık, kimyasal madde kullanılan birimlerde çalışanlara ise destekleyici olarak ayran ve süt verilirdi.

Fabrika revirinde muayene ve tedavi için bir hekim, hemşireler ve tansiyon ölçümü, enjeksiyon ile pansuman yapmak üzere görevli sağlık personeli bulunurdu. Görevliler gerektiğinde hem çalışanlara hem de kreşte kalan çocuklara müdahale ederdi.

Fabrika Sağlık biriminden çalışanlara doğum kontrol araç ve gereçleri de düzenli olarak ücretsiz dağıtılırdı.

Sümerbank’ın pek bilinmeyen en önemli sağlık hizmetlerinden biri de İşçi Kampları idi.

Yukarıda saydığım tüm önlemlere rağmen sağlığı bozulan işçiler, Buldan ve Karacasu yaylalarında kurulan çadır kamplarına götürülürmüş.

“Götürülürmüş” diyorum çünkü bu kamplar 1970 öncesinde kuruluyormuş. Bizim çalıştığımız dönemde bu uygulama kaldırılmıştı. Ama lojman komşularımız arasında bu kamplara katılanların olduğunu biliyorum.

Yayla kamplarına sadece işçiler götürülmezmiş. Kamp hayatında onlara yardımcı olacak sağlık ve emniyet personeli, ulaşım için arazi araçları, yemek pişirecek aşçılar ve yeterli erzak da götürülürmüş.

15 günlük devreler halinde kamplarda temiz hava, spor ve sağlıklı beslenme ile çalışanların sağlıklarına kavuşmaları sağlanırmış. İyileşenler fabrikaya döner, bir süre daha kalması gerekenler kampta kalmaya devam eder, dönenlerin yerine başka çalışanlar gelirmiş. Kampta kalanlara üretimden gelen primler dışında maaşları eksiksiz ödenirmiş

Önceleri sadece erkek çalışanlar için açılan kamplar, daha sonra Çamlık ve Kuşadası kamplarında kadın çalışanlara da açılmış.

Fabrika müdürleri arada bir habersizce, kampları ziyeret eder, 
çalışmaların amaca uygun  yapılıp yapılmadığını denetler, işçilerin varsa şikayetlerini dinler, ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlarmış.

 Üstteki fotoğrafta fabrikamızın 1952-53 yıllarındaki müessese müdürü Emin Giray önde oturan siyah ceketli işçinin arkasında görülüyor.

Kuşadası’ndaki seyyar kamplardan sonra Sümerbank yerleşik düzene geçme kararı almış.

Karaova” mevkisinde satın alınan bataklık arazi kurutulup düzenlenmiş. Birkaç dönem daha işçi kampı olarak kullanılsa da, Nazilli Sümerbank’ın becerikli bahçıvanları ve personelinin gayretleriyle; derme çatma kulübeler zamanla binalara dönüşmüş ve burası bir tatil köyü haline gelmiş.

Sağlık kampları devri de böylece sona ermiş. Kuşadası kampının hikayesini sonraki yazımda anlatacağım. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN


3 Mayıs 2026 Pazar

KALAYCI (Geçmiş Zaman Notları)

 
SEYYAR KALAYCILAR

KALAYCI (Geçmiş Zaman Notları) 1960–65 yıllarına kadar mutfak araçları bakırdan imal edilirdi. Seyyar kalaycılar sokaklarda “Kalaycı!.. Kalaycı!..” diye bağırarak dolaşır, bakır kaşıkları, çatalları, yemek tabaklarını, tencere, bardak ve tavaları müşterilerinin kapılarının önünde kalaylarlardı.

Gazocağı ve pürmüz denilen gaz yağını yakıt olarak kullanan ocaklarla işlerini yaparlardı.

Biz çocuklar etraflarında çember oluşturup meraklı gözlerle kalaylama işlemlerini takip ederdik.

Kalay işlemi, bakır zehirlenmelerini önlemek hem de zamanla kararan bakır eşyaları parlatmak, temizlemek bakımından en az yılda bir kere mutlaka yapılması gerekirdi.

Sokaklarımızda artık “Kalaycı!” diye bağıran kimse yok.
Ama o ses, o alev, o parlayan bakır ve çocukluk merakımız hafızalarımızda hâlâ capcanlı duruyor...
Seyyar kalaycılar giderken, sadece bakır kapları değil çocukluk anılarımızı da parlatıp gittiler...

Bugün mutfaklarımız paslanmaz çelik, teflon ve cam eşyalarla dolu.

Mutfak eşyalarından vücudumuza geçen Alüminyum parçacıkları, beyin hücrelerinde birikerek Alzheimer, Parkinson ve Amyotrofik Lateral Skleroz (ALS) gibi ciddi nöronal rahatsızlıklara, Anemi ve kemik hastalıklarının oluşmasına sebebiyet veriyor.

Uzmanlar, çizilmiş, aşındırıcı temizlik maddeleriyle temizlenmiş ve boş halde yüksek sıcaklıklara maruz kalmış, teflon mutfak eşyalarının kanserojen etkisinin olduğunu, çok dikkatli kullanılması gerektiğini söylüyorlar.

Kısacası, bakır eşyalar sofralarımızdan kalktı artık kimse bakır zehirlenmesinden ölmüyor.
Şimdi modern hayatın bize hediyesi, yavaş yavaş aklımızı ve canımızı alan başka hastalıklar...

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN 

24 Nisan 2026 Cuma

KAHVE KAVURMA (Geçmiş zaman notları)


KAHVE KAVURMA

Şimdiki gençler bilmezler. 1965’li yıllarda kahveyi, satıcılardan çekirdek halinde alırdık. O zamanlar hazır kavrulmuş kahve yoktu. Aldığımız çekirdekleri yukarıdaki canlandırmadakine benzer kavurma aletleriyle kendimiz kavururduk.

Mahallede bir evin önünde ateş yakılır, herkes kahvesini getirir, çekirdekler minik soba şeklindeki aletin içine dökülür, kapağı kapatılırdı. Minik sobanın, sapı çevrilerek kendi ekseni etrafında döndürülür; kahve çekirdekleri, ateşin üzerinde, istenilen kıvama gelene kadar sabırla, kavrulurdu.

Kahvesi kavrulan sıcacık hâliyle hemen yandaki taş dibekte döver, kullanıma hazır hale getirirdi. Zamanla taş dibeğin yerini, elle çevrilen sarı madenden yapılmış kahve değirmenleri aldı...

Biz çocuklar kavrulma olayını merakla izler, annelerimiz verirse, o sıcak kahve çekirdeklerden birer tane ağzımıza atar, çiğneyerek yerdik. Kahve şimdi de değerli ama o zaman daha da değerliydi. Büyüklerimiz anlatırdı. Bir ara kahve sıkıntısı olmuş, kahve bulamayan tiryakiler nohut kavurup, kahve niyetine içmişler.

Kahve kavanozları mutfakta baş köşede dururdu, kavanozun kapağını açık unutmak azarlanma sebebiydi. Kokusu kaçmaması için, kahveyi cezveye koyar koymaz, kavanozun kapağı kapatılırdı. Kahve mutlaka soğuk sudan yapılır, kahvenin suyu biraz ısınınca, köpürme öncesinde kaşık cezveden çıkarılırdı. Kaşığı cezvede unutmak, çıkarırken bir miktar köpük kaşığa yapışacağı için ikinci azarlanma sebebiydi.

Önce sade kahve içenlerin kahveleri pişirilir, yanında mutlaka su ile servis edilir, edilirken de önce yaşça en büyük kişilerden ve misafirlerden başlanırdı.

Tiryakiler kahvesi bol “Okkalı” sade kahve içerler, az şekerli ya da orta şekerliye pek ses çıkarmazlar ama şekerli kahve içenleri ve kahvenin son yudumundan sonra üstüne su içenleri hor görürlerdi. Hatta öyle yapanlara “ağzının tadını bilmeyene kız bile vermezler” diye dalga bile geçerlerdi.

Kahve olgun kişilerin içeceğiydi, ergenler ve çocuklar kahve içmezlerdi. Çocuklar illa içmek isterlerse anneleri ya azıcık kahve tabağına döker yalatırlar ya da “büyüyünce bıyıkların yamuk çıkar” gibi saçma bahanelerle çocukları savuştururlardı.

Şimdi marketlerde çeşit, çeşit kahveler var, gençler yeni nesil kafelerde kapiçino gibi çeşit, çeşit sütlü, kremalı, pahalı kahveler içiyorlar, bu kahveleri pişirmek için eğitimli “barista” denilen elemanlar çalıştırıyorlar.

Pek gitmediğim için oralarda da yukarıda "bildiğim kadarıyla anlattığım" bizim kahve kültürümüze benzer, ritüeller, kurallar var mı? Bilmiyorum.

Burnumda hala çocukluk günlerimde kavrulan kahvenin mis gibi kokusu tüter. Hala rahmetli annemin “bunu yiyen çocuk akıllı olur” diye ağzıma koyduğu taze kavrulmuş birkaç kahve çekirdeğinin tadını ararım…

Eskiden “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var” derlerdi.

Kahve hala var, eskiye göre çok da kolay bulunuyor…

Ama toplum olarak bizi, sımsıkı birbirimize bağlayan değerlerimizi, asla geri dönmeyecek şekilde yitirdik.

Her şey çıkara ve paraya endekslendi.

Sanırım şimdilerde yoğun “Hatır” sıkıntısı var. Onun da çaresi yok.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN