17 Nisan 2026 Cuma

NAZİLLİ SOKAK DÜĞÜNLERİ (Geçmiş Zaman Notları)

 


ESKİ NAZİLLİ SOKAK DÜĞÜNLERİ.

Bu yazımda size bildiğim kadarıyla eski Nazilli düğünlerini anlatacağım. O zamanlar Nazilli'de düğünler iki aşamalı olurdu. Cumartesi gecesi kadınlara çengili, Pazar günü öğle saatlerinde erkeklere içkili, yemekli ve davullu, klarnetli düğünler yapılır, düğün sonrası oğlan evinden "gelin almaya" gidilirdi.
Kadın düğünlerinde çalgıcı takımı bir cümbüş ve darbuka, bir de para toplayan kadından oluşurdu. Bu kadın "Ben oyun bilmem, oynamam" diye nazlanan kadınları kollarından asılıp zorla oyun alanına çekerdi. Oyun alanına nazlana, nazlana çıkan kadınlar ortaya çıkınca "kırk yıllık dansözlere taş çıkartırcasına" gerdan kıvırır, göbek atarlardı. Hatırladığım dönemlerin gözde çalgıcıları "Didar" isimli kızıl saçlı cümbüş çalan bir kadın ile "Kör Orhan" isimli gözleri görmediği için kadın düğünlerinde çalmasında sakınca görülmeyen kara gözlüklü erkek çalgıcılardı. Bu iki çalgıcı o dönemin en popüler çalgıcılarıydı. Didar'ın kadın görünümlü olmasına rağmen aslında kadın olmadığı söylentileri kulağımıza gelirdi. Yeri gelmişken yazayım kadın düğünleri erkeklerin görmemesi için kilim ya da hasırlarla çevrili alanlarda yapılırdı. Bu işlem kadınların daha rahat eğlenmeleri için yapılırdı ama erkekler ağaç ve duvar üzerinden ya da çevredeki çatılarda mevzilenir uzaktan da olsa oynayan kadınları izlerlerdi. Yaşımız küçük olduğu için annemizin yanında, kadınlar arasında düğünü izlememiz kadınları rahatsız etmezdi. Çalgıcılar o dönemin "Çadırımın üstüne şıp dedi damladı, Kızım seni Ali'ye vereyim mi, Cam kesti, cam kesti, Dol kara bakır dol" gibi popüler şarkılarını kendilerine göre değiştirerek ve özellikle detone ve cırtlak şekilde tarzlarına uydurarak söylerler arada "aman yel ley lom" gibi uydurmasyon nakaratlarla, kadınlara komik benzetmeler içeren laflar atarak, espriler yaparak düğünü şenlendirmeye çalışırlardı. Kadın düğününün en önemli anı kuşkusuz kına yakma töreniydi. Bu törenin ardından düğün kaynanaların, görümcelerin, gelinin arkadaşlarının sırayla konu komşunun düğün sonuna kadar oynamalarıyla devam eder gece yarısına yakın bitirilirdi.
Erkek düğünü, ertesi gün öğle saatlerinde düğün yemeğiyle başlar, yemek yenip içki içilirken bir yandan çalan davullu, klarnetli küçük orkestranın çaldığı zeybek havaları ile yavaş yavaş, düğün atmosferine girilirdi. Erkek düğünlerinin en gözde havaları "Sepetcioğlu oyun havası" ile bir kişinin kasap olup, kurban rolü yapan bir arkadaşının gözlerini mendil ile bağlayıp, kesip şişirip, derisini yüzdüğü "Kasap Havası" oyunuydu. Yediği yemeğin ve içtiği içkinin etkisiyle hafiften çakır keyif olmuş oyuncu elindeki bıçakları kah bacak arasında, kah ensesinde, kah önünde birbirine vurarak yerde yatan kurbanın etrafında zıplaya, seke tehlikeli bir şekilde dönerek oynar bu esnada davetlilerde olası bir yaralanma korkusu yaratarak oyununu tamamlardı. Kasap havasını çok güzel oynayan, oynarken de, üzerine burun ve komik bir bıyık monte edilmiş gözlük takan bir amcanın hayali bu bölümü yazarken adeta gözlerimin önüne geldi, bana "Ilhan, sakın beni yazmayı unutma" der gibiydi…
Önce, oynarken "Kolu mendille bağlanan" damadı bağlayana yüklüce bahşiş verilerek çözülür, ardından babaların, ağabeylerin, amcalar, enişteler ve damadın arkadaşlarının sırayla oynadıkları oyunlarla düğün devam eder ve sonlanınca düğünün en hareketli, ve heyecanlı bölümü olan gelin alma alayının hazırlıkları başlardı.
Gelin alayı bayrak ve çalgıcıların arkasına sıralanır gelin alma havaları eşliğinde kız evine doğru ilerlerdi. O zamanlar arabalar bu kadar yaygın değildi, daha eskiden gelin ata bindirilip alınırmış benim hatırladığım zamanlar alayın önünde sadece süslenmiş eski model bir Amerikan arabası kullanılırdı. Kız evinin önünde çalınan davullar ve oynanan oyunlardan sonra kız evden alınıp arabaya bindirilir, gelin gireceği eve doğru hareket edilirdi. Bu sırada davul ile klarnet "mehteranın zafer marşına" benzer coşkulu, kıvrak havalar çalar, asıl macera da bundan sonra başlardı, düğün evinde içtikleriyle ayakta zor duran sarhoş davetliler, gelin arabasının önüne geçip, rakı, tavuk, para gibi isteklerle defalarca gelin alayını durdurarak isteklerinin gerçekleştirilmeden arabanın önünden çekilmezlerdi. Bazen ölçüyü kaçırıp sınırı aşanlar olur, yaralamayla sonuçlanan kavgalar bile çıkardı. Gelin alayı 15 dakikalık yolu böyle dura kalka 1-2 saatte gelir. Gelin ve damat eve girinceye kadar devam ederdi. İşte böyle...
Eski Nazilli sokak düğünlerinden aklımda kalanlar bunlar. Başka bir yazımda Eski Nazilli'ye dair bildiklerimi anlatmaya devam edeceğim. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

FABRİKA SALONU VE ATATÜRK TABLOSU


FABRİKA SALONU VE  ATATÜRK TABLOSU

Nazilli Sümerbank basma fabrikası o dönemde çevre iller ve Nazilli'nin, çeşitli etkinliklere en uygun şekilde yapılmış sosyal tesislere sahip tek kuruluşuydu.

Hele tablonun asıldığı büyük salon fabrikanın en gözde mekânlarından biriydi. Tablo, normal giriş yapıldığında salonun sağ tarafında, sıcak mevsimlerde yan kapılar açıldığında ise tam karşı duvarın ortalarında salona girenlerin göz göze gelecekleri pozisyonda asılı dururdu.

Tahminime göre yaklaşık 2,5 metreye 3 metre boyutlarında vardı. Açılış gününde salonda üslup bakımından aynı ressamın fırçasından çıktığını tahmin ettiğimiz daha küçük boyutta İsmet İnönü ve Celal Bayar tabloları da varmış. Bu tablolar sonraki yıllarda kaldırılmış. Bizim çocukluğumuzda salonda yalnız Atatürk'ün portresi asılıydı. Tablo, resimden çok anlamasam da benzeri az bulunan, sadece bir iki kahverengi tonla yapılmış sanki paraların içindeki gizli Atatürk figürleri havasında etkileyici bir tabloydu.Büyük salonun tavanına yakın 7-8 metrelik yükseklikten yere kadar uzanan Sümerbank kumaşı bordo perdelerin tam ortasında yer alır salondakilere tepeden bakardı.Altında yine aynı kumaştan yapılmış perdelerin kapattığı yemek salonuna açılan bir kapı vardı.

Bu salon farklı amaçlar için kullanılan adeta müessesenin vitrini olma özelliğinde, otomatik açılıp kapanan perdelere sahip müstakil sahnesi, kulisi olan, sahnenin tavana yakın üst ortasında zamanı hep doğru gösteren yuvarlak bir saat yer alan, çok fonksiyonlu, modern bir salondu.

Salonun sahneye yakın iç köşesinde bazı yazılarda, o yıllarda varlığından hayretle bahsedilen meşhur piyanomuz dururdu. Piyanonun üstünde aynı perdeler gibi bordo bir kumaş, örtülüydü.

Her çocuk istediğinde piyanonun tuşlarına dokunabilir, işi yaramazlık ve rahatsızlık boyutuna taşımadığı sürece biraz "tıngırdatmasına" izin verilirdi.

Salonun en önemli özelliği sinema salonu olarak da kullanılmasıydı. Fabrika ilk açıldığı zaman Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Nazilli’ye çalışmak için gelen okul görmemiş, şehir hayatına uzak nispeten cahil sayılabilecek çalışanlarına, modern hayatı tanıtmak amacıyla zorunlu olarak seçkin sinema örneklerinin izlettirildiğini böylece bir nevi eğitim ve adap-ı muaşeret öğretilen bir kültür merkezi olarak kullanıldığını büyüklerimizden duyardık.

Sinema daha sonra, haftada iki gün büyüklere, Cumartesi gündüz de çocuklara, küçük bir ücretle seçkin filmler izlettirilen bir sinema haline getirildi.

Özellikle Cumartesi çocuk matinesinin Sümerbank çocuklarının anılarında çok önemli bir yeri vardır. O zamanlar cumartesi günleri yarım gün okula gidilirdi. Okuldan bir an önce eve gelir apar topar üstümüzü değiştirir, iki lokma yer yemez koşarak evden çıkardık.

Sinema vakti gelmeden fabrika bekçileri bizi içeri almadıkları için nizamiye kapısının önünde bekler, Sümerbank’tan sağlık nedeniyle ayrılmış kapı önündeki yeşil alanda mavi arabasıyla çekirdek satan Aydın amcadan gazoz çekişen çocukları seyrederdik.

O zamanlar fabrika önü bugün olduğu gibi geniş meydan halinde değildi. Nizamiyenin sağ ve sol taraflarında üçgen şeklinde simetrik olarak birbirine bakan büyük çam ağaçları altında ortası çimli yeşil demir borularla çevrilmiş küçük park gibi yeşil alanlar vardı, 1970 li yıllarda bu ağaçlar kesilip Nizamiye önü meydan haline getirildi.

Çocuk seansı saat tam 14.00 de başlar o saatten 10 dakika öncesine kadar nizamiye kapısının önünde beklerdik. Bekçi başı İlhami pencereden işaret verince bekçiler kapıyı açar çekirge sürüsü gibi sinemaya doğru koşardık.Salona girince işte bu Atatürk tablosu bize sanki “Uslu durun çocuklar” der gibi tepeden bakardı.

Sinema sorumlusu, rahmetli Tayyare Nuri sert bir adamdı ya da özellikle bize kendini öyle gösterirdi. Yüzlerce çocuğu bir sinema salonunda 1,5-2 saat kontrol altında tutmak herkesin harcı değildi. Sinemada çekirdek yiyenleri yakalamak uzmanlık alanıydı. Tayyare Nuri’nin feneri yandığında yerde veya elimizde çekirdek kabuğu varsa kendimizi kapının önünde bulurduk.

Kapıda rahmetli Apartman Mustafa durur, sinemanın temizlik ve sandalye düzenini Odacı Yaşar amca yapardı. Bir de Makinist Rüştü amca vardı bu personel fabrikanın çeşitli ünitelerinde çalışır sinema hizmetlerini ekstra mesai ücretiyle yaparlardı. Mekanları Cennet olur inşallah.        

Yazları yazlık bahçesinde sinema yine aynı personelle haftada 3 gece hizmet verirdi. 1970 li yıllarda erotik filmler furyası ve televizyon yaygınlaşıncaya kadar Sümerbank sineması faaliyetine devam etti.

Salonun diğer bir hizmeti ise düğünler ve özel günlerde yapılan balolardı. Pek çoğumuzun abisi, ablası, amcası ya da dayısı bu salonda yapılan düğünlerle evlenmişti. Fabrika mensupları çok az bir parayla bu hizmetten yararlanırdı. Salonda sadece modern balo şeklinde düğünlere izin verilirdi, geleneksel, davullu zurnalı düğünlere kesinlikle izin verilmezdi.

Salon, turneye çıkan profesyonel, amatör tiyatro gruplarına, okul gecelerine, çeşitli meslek kuruluşlarının balolarına, sergi ve defile gibi etkinliklere, seminer, konferans, sendika, Sümerspor, ölüm yardımlaşma, yardım sandığı ve cami derneği gibi fabrikaya bağlı yan kuruluşların genel kurullarına da ev sahipliği yapar bu etkinlikler vesilesiyle çalışanlarının kültür çıtasını neredeyse Avrupa seviyesinde tutardı.

Nazilli Sümerbank mensuplarının çocuklarından üniversite sınavını kazanan ya da memuriyet nedeniyle büyük şehirlere gidenler, bu etkinlikler sayesinde bocalamadan yeni ortamlarına kolayca uyum sağlarlardı.

Elbet Atatürk orada değildi, bizleri izlemiyordu ama çalışanlar ve aileleri, Sümerbank sayesinde, o dönemin bazı Avrupa ülkelerinden bile ileri standartlarda modern bir hayat yaşıyorlardı.

1950-60 yıllarında Nazilli bağlı olduğu Aydın ve yakınındaki Denizli vilayetinden nüfus ve diğer faktörler Bakımından daha ileri bir yerleşim birimiydi. O yıllardaki kayıtlar incelendiğinde böyle olduğu açıkça görülecektir.
 
Geçmişte bu salonun çatısı fabrikanın diğer tüm çatıları gibi her yıl Sümerbank inşaat bakım ustaları tarafından, dört-beş kat ham bez ve sıcak zift kaplamasıyla yenilenirdi, iç tavan kaplaması yine özel bir sistemle bezle kaplanmıştı.

Sümerbank istese bütün çatıları en kaliteli malzemelerle kaplayabilirdi. Çatıların zift ile kaplanması olası bir hava saldırısı sırasında uçaklar tarafından görülmesini engellemek bakımından, kamuflaj amaçlıydı. Fabrikada yıl boyunca sadece çatı kaplama işi yapan özel ekipler vardı.

Fabrikanın üniversiteye devriyle bu işlem yapılmaz olunca, fabrikanın adeta kültür merkezi olan,  tarihi salonu, yağmurlardan kalıcı zarar gördü. Sonradan üniversite tarafından, çatı galvanizli saclarla kaplatıldı ama  diğer binalar gibi salon da  SiT korumasında olduğu için gerekli tamiratlar bir türlü yapılamadı. 

Bildiğim kadarıyla, fabrika balo ve sinema salonunun hikâyesi anlattım.  Sevgiyle  kalın. İLHAN ÖDEN

Teyyare Nuri: (Nurettin Boztepe) Sümerspor otuncusuydu, lakabının futbolculuk günlerinden kalma olduğunu düşünüyorum.
Apartman Mustafa: (Mustafa Demirezer) İyi Voleybolcuymuş,  Lakabının, u
zun boylu ve iri yapılı olmasından yakıştırıldığını zannediyorum.
Gazoz çekişme : Gaz
oz şişesi çalkalanır bir süre beklenir kapak açıldığında gazozun taşıp taşmayacağı konusunda bahse girilirdi. Gazozozun taşacağına inanan çocuk açacakla gazozu açar, gazozun taşmayacağını iddia eden çocuk şişeyi tutardı. Kapak açıldığında gazoz şişeden taşarsa şişeyi açan, taşmazsa şişeyi tutan kazanırdı. Kazanan gazozu içer kaybeden gazoz parasını öderdi. Özellikle gençlerin oynadığı kumarı çağrıştıran, şimdilerde unutulmuş, eski bir oyundu. 


12 Nisan 2026 Pazar

AMATÖR SPORUN GÜZEL GÜNLERİ. (Geçmiş Zaman Notları)

 
 AMATÖR SPORUN GÜZEL GÜNLERİ.

1975 ile 1982 yılları arasında Sümerspor’da futbol oynadım. O yıllarda Nazillispor profesyonel liglerden düşmüş, kulüp kapanmıştı. Nazilli’de amatör futbolun kalitede tavan yaptığı yıllardı. Şehir merkezinde faal sadece iki kulüp vardı: Sümerspor ve Pamukspor.

Bu iki kulüp arasındaki rekabet bugünlerin şartlarında tarif edilemezdi. Şehir stadyumunda ortada beton bir tribün, yanlarda portatif iki ahşap tribün bulunurdu. Pamukspor & Sümerspor maçlarında futbola hasret kalmış Nazilli'liler stadyum tıklım tıklım doldururlardı.

Saha topraktı…
Kösele kramponlar giyilirdi…
Yağmurda ayakkabılar 2 kilo, futbol topu 5 kilo olurdu.
Futbol sert oynanır, kemik sesleri tribünlerden duyulurdu.

Ama bütün bu sertliğe rağmen ne sahada ne tribünde kavga gürültü olurdu. Küçük tartışmalar dışında kimse galip gelenin sevincinden rahatsız olmazdı. Çünkü iki takımın oyuncuları aynı ortamlarda  yaşayan, birbirini tanıyan gençlerdi.

Takımlarda askerî bir disiplin vardı. Kıdemli oyuncular gençlere ağabeylik yapardı. Maçta kafamıza göre oynamak mümkün değildi. Defansta oynuyordum ama okul takımlarında orta saha ve forvet oynadığım için fırsat buldukça atağa katılmak isterdim. Ne zaman kendimi kaptırsam, hemen bir uyarı gelirdi:

“Adamını bırakma!”
“Yerini kaybetme!”

Hevesimiz kursağımızda kalırdı...

Gol attığında aşırı sevinmek ayıptı. Rakibe saygı esastı. Genç bir oyuncunun, rakibin kıdemli bir ouncusuna bacak arası yapması, şımarıklık, terbiyesizlik, sayılırdı. Kendi takım arkadaşları oyuncuları, antrenörü ve yöneticileri tarafından azarlanırdı.

O zamanlar kaleciye geri pas serbestti, kaleci geri pasları elle tutabiliyordu. Buna rağmen geri pas yapmak korkaklık sayılırdı. Seyirci yuhalardı. Golden sonra tribüne koşmak, el kol hareketi yapmak, ayıptı. Zımpara gibi zeminde şimdiki futbolcular gibi kaymak, zaten mümkün değildi.

Tam amatördük. Harçlık verirlerse alırdık, pazarlık yoktu. İhtiyacı olana hissettirilmeden yardım edilirdi. Bizim için Sümerspor en büyük kulüptü. 8–10 yaşlarından beri hayalini kurduğumuz formayı giymek, ilk 11’de sahaya çıkmak, kaliteli forma ve ayakkabı sahibi olmak bile büyük mutluluktu.

Malzemelerimize gözümüz gibi bakardık. Bir ayakkabıyla sezon biterdi. İkinci ayakkabı nadirdi. Kösele kramponlar Derby yapışkanla yapıştırılır, küçük çivilerle sağlamlaştırılırdı.

Bir gün antrenmanda benimle ikili mücadeleye giren herkes kan revan içinde kaldı. Hoca antrenmanı durdurdu. Ayakkabılar kontrol edildi. Meğer benim kramponun burnuna yakın yerinden bir çivi çıkmış…

Fark edilene kadar bilmeden herkesi doğramışım... 

Temmuz ayında, şehir stadyumunda sezon açılış töreni yapılırdı. Koç kesilir, alnımıza kanı sürülür, üstünden atlayıp sahaya çıkardık. Akşam kutlama için bir restorantta ya da lokantaya gidilir, açılışta kesilen koçun etinden, mangal ya da kavurma yapılır, hep birlikte yenirdi.

Karacasu yaylasında kısa kamplarımız olurdu. Topla çalışmalara başlamadan önce kros yapardık. Her yıl mutlaka Aydınspor’la hazırlık maçı yapardık. Amatör halimizle, o yıllarda Süper Lig’in kapısından dönen Aydınspor’a kafa tutardık.

Beton tribünler, sıcak ve susuz soyunma odaları, kuruyken zımpara, ıslakken balçık olan sahalarda spor hayatımızın en güzel günlerini yaşadık.

Şimdi gençler çok şanslı. Her kategoride takımlar var. Nazilli’de birbirinden güzel çim sahalar var.

Ama o günlerin "amatör ruhu" artık yok, oynayarak yaşayanlar ve maçları izleyenler bana katılacaklardır.
Bu güzellikleri birlikte yaşadığımız takım arkadaşlarıma ve rakip takımlarda oynasak da, halen dostluklarımız devam eden sporcu kardeşlerimize selamlar olsun...

Bu vesileyle, hangi kulüpten olursa olsun aramızdan ayrılan sporcu arkadaşlarımızın, Nazilli amatör spor camiasında iz bırakan antrenör, hakem, maskot, amigo ve yönetici büyüklerimizin, mekanları cennet olsun. Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

11 Nisan 2026 Cumartesi

BİR ZAMANLAR NAZİLLİ SALON DÜĞÜNLERİ

NAZİLLİ SÜMERBANK ORKESTRASI

Birkaç ay önceki bir paylaşımımda Nazilli sokak düğünlerini anlatmıştım. O zaman bazı arkadaşlar "Salonlardaki düğünleri de anlat" yorumları yapmışlardı. Bende uygun bir zamanda "bildiğim kadarıyla yazarım" demiştim.

Bildiklerim, 1965 yıllarından sonraki ile 1980 yılları arasındaki düğünleri kapsıyor. Zira 1980 sonrası düğünlerle günümüzdeki düğünler arasında anlatmaya değer pek farklılık yok. Sayfalarımızı takip eden arkadaşlarımızın çoğu zaten biliyor. "Peki 1965-80 arasındaki düğünlerde anlatacak ne vardı?" diye sorarsanız, anlatayım...

Hatırladığım ilk düğünlerde bugün orkestralarda görmeye alıştığımız enstrümanlar henüz yoktu. Onların yerine, bando trampetlerinden biraz hallice bir davul, bir zil ve trampetten oluşan, basit bateriler. İspanyol gitarlar, sarı madenden trompetler, klavyeli olarak da akordeon kullanılıyordu. Bass gitar bile yoktu, bazı iyi orkestralarda kontrbas gördüğümü hayal meyal hatırlıyorum.

La Cumparsita (Komparsita) ile başlayan düğünler, takı merasimiyle duraklar, bu arada orkestra elemanları sigara molası verir, takı merasimi bitince, damadın, arkadaşlarının, arkadaşlarının... oynayacağı son oyun havasına kadar her notası orkestra elemanları tarafından çalınan Tango, Rumba ve Twistlerle devam ederdi.

Zamanla enstrümanlar değişmeye, orglar, elektro gitarlar, iyi bateriler, güçlü elektronik aletler, tek tip kıyafetler ve yetenekli elemanlarla albümlerdeki parçaları aynı kalitede çalabilen orkestralara dönüştü.

Takı merasimine kadar belli bir disiplin ve ciddiyetle süregelen düğün, takı merasiminden sonra hareketlenir adeta şimdiki televizyon eğlence programlarına dönüşürdü.

Önce çiftler dansa davet edilir, orkestra tangolarla devam ederken, ortaya bir karanfil çıkarılır, dans sırasında karanfil çiftler arasında elden ele dolaştırılır, orkestra olmadık yerde aniden durur, o sırada elinde çiçek kalan çift pistten ayrılır istemeye istemeye yerlerine oturur, müzik tekrar başlar, durur. Her duruşta bir çift pisti terk ederken , dans eden çiftler azaldıkça orkestra giderek daha kıvrak ve hızlı çalmaya başlar, dans edenler çiçeği almamak için pistin uzak köşelerine kaçar, sonuçta kan ter içinde kalan bir çift yarışmayı kazanır. Küçük bir hediye ile ödüllendirilirdi.

Bundan başka sandalye kapmaca, tuvalet kağıdına dans ederken dönerek dolanma yarışmaları ve "Evet-Hayır" yarışması gibi sonraları benzerlerini televizyonlarda göreceğimiz eğlenceli oyunlar oynanırdı.

Düğünün başından beri beklediğim, kaçırmak istemediğim en eğlenceli bölüm burasıydı.

Orhan Gencebay fırtınasının estiği günlerde, bu oyunlar arasına, yeni yeni kullanılmaya başlayan Elektro bağlamayla 3-4 parçalık minik bir arabesk performansının da eklediği olurdu.

Bunlardan sonra sıra damadın arkadaşlarının hazırladıkları sürpriz hediyenin konuklar önünde açılmasına gelir.

Deterjan kolisi büyüklüğünde kocman bir koli düğün masası önünde damat tarafından açılır, iç içe geçmiş onlarca paketin kağıtları yırtıldıkça içinden çıkan daha küçük kutularla devam eden sürpriz hediye açılışı, en küçük paketten çıkan kırmızı kordelalı bebek emziğinin damadın boynuna takılmasıyla sonuçlanırdı.

Önceki düğünlerde benzer şeyler yapıldığı için aslında herkes kutudan çıkacak şeyi az çok tahmin etse bile espri gülüşler ve alkışlarla taçlandırılırdı.

Postacılar kutlama telgraflarını düğün sırasında getirir, damattan bahşişini alır. Gelen telgraflar mikrofondan herkesin duyacağı şekilde okunurdu.

Düğünler, damat ve gelin hanımın harmandalı oyunuyla başlayıp, oğlan evi, kız evi, amca, dayı, kardeş, konu - komşu, bacanak... Oynamayan kimse kalmayıncaya, düğün sahiplerinin içlerinden "bir tatsızlık çıkmadan bitse bari" diye geçirdikleri. Orkestranın bol bol alatura topladığı, salon kapanıncaya kadar devam eden yöresel oyunlarla devam ederdi...

İşte böyle...
Özellikle televizyon yayınlarının henüz yaygınlaşmadığı o yıllarda, bugün TV. Showlarında izlediğimiz şeylerin öncülerini biz henüz 1970 yıllarında düğün salonlarında çoktan görmüştük.

Nazilli müzik geçmişinde iz bırakan müzisyenlerin, yaşayanlarına sağlık, aramızdan ayrılanlarına rahmetler diliyorum.
Mekanları Cennet olsun.

Beynimin kıvrımlarını yoklamaya, bulabildiklerimi, yazmaya değer bulduklarımı yazmaya devam edeceğim.

Belki, geçmişi merek eden ya da okumayı sevenlere birazcık yararı olur.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

10 Nisan 2026 Cuma

YOKLAMA



Takipçimiz Sadberk Daşar, bir paylaşımımın altına, İşçileri yoklama işleminin İzmir Sümerbank’ta da yapıldığını yazmış. Bu uygulamanın sadece Nazilli’ye özgü,bir uygulama olduğunu zannediyordum.

Şimdiye kadar genelde hep Nazilli Sümerbank’ın güzel yönlerini yazdım. Bu konuyu yazıp yazmama konusunda kararsız kalsam da, objektif olup, beğenmediğim yönleri de yazmam gerektiğini düşünerek anlatmaya karar verdim.

YOKLAMA

Bana göre Sümerbank’a yakışmayan, onur kırıcı bir uygulamaydı.

Askerliğimi Çorlu, 1019 Ağır Bakım Tamir Fabrikasında yaptım. Fabrikada yaklaşık 200 civarında sivil işçi ve  sivil memur çalışıyordu. Orada da yoklama yapılırdı ama bizim fabrikadaki gibi her gün değil. Bazen iki, üç ay yoklama yapılmadığı olur, kimsenin beklemediği bir gün aniden, ayrım yapılmadan tüm  personel aranırdı.

Bizde ise sadece işçiler yoklanıyordu.

Aslında yoklama ciddi yapılan bir uygulama değildi. Bekçiler, yoklama kapısından geçenlere “adet yerini bulsun” der gibi, istemeye istemeye hafifçe dokunurdu. Deneyimli bekçiler çalışanları zaten tanır, kimi arayacaklarını iyi bilirlerdi.

Kadınlar için yoklama kapısının yanında iki ya da üç metrekarelik küçük bir oda vardı. Odada bir kadın görevli bulunurdu. Kadınlar birer birer odanın ön kapısından girer, arka kapısından çıkardı.

Aslında,  üst aramaları anayasaya aykırıydı ve nasıl yapılması gerektiği kanunla belirlenmişti.

Kendimizden şüphemiz olmadığı için aranmayı sorun etmedik. Problem çıkarmadık. Kayda değer bir olay yaşandığını da, ne gördük, ne de işittik.

Eğer yoklama sırasında bazı yakalamalar olduysa da, güvenlik birimleri, gerekeni yapmış, sendika ve  ilgili personel dışındaki  çalışanlara duyurulmamış da olabilir.

Bazen fabrikada, alet ve makineler kullanarak yapmamız gereken, ufak tefek “özel” işlerimiz olurdu. Sabah işe girerken nizamiyeye uğrar, yapılacak iş hakkında güvenlik birimine bilgi verirdik. Bileme ve küçük tamir gibi işleri yapmamıza izin verilir, sorun çıkarılmazdı.

Ama yoklama, "onur kırıcı" bir uygulamaydı ve fabrika kapanıncaya kadar devam etti.

Sonuçta fabrika kapatıldı...

Çalışanlar, özel eşyalarını aldılar, ceketlerini giyip gittiler…

Bürolarda hesap makineleri, bilgisayarlar, yazı makineleri, antika telefonlar masaların üzerinde, çekmecelerde kaldı...
Kitaplar, duvarlardaki tablolar…
İşletmede kullandığımız takımlar, anahtarlar, matkaplar, canavar gibi el aletleri hepsi yerlerinde kaldı...
Lokalde, tabldotta, mutfakta, revirde, kreşte, kullanılan her şey olduğu yerde bırakıldı...

Ne bir tutanak tutuldu, ne de devir teslim yapıldı.

Antika dikiş makineleri, duvarlardaki saatler…
Hassas teraziler, ölçü aletleri…
Daha sayamadığım, aklınıza gelen her şey…

Fabrikayı yeniden çalıştıracağız diye gelen, uyanıklar ve yardakçılarına kaldı.

Dokuma ustalarının dolaplarındaki aletlerin, anahtarların sanayi sitesinde satıldığını duyduk.
Kahvede otururken makinelerin parçalanıp kamyonlara yüklenip götürüldüğünü gördük.
Enerji santralinin 50 metrelik, çevre ilçelerden, köylerden bile görülen dev bacalarını alıp götürdüler...

Beğendikleri her şeyi kapıştılar...
Gözümüz gibi baktığımız, koruduğumuz her şey darmadağın oldu, gitti...

Oysa biz...
Kendi işimizde çalışır gibi çalışmıştık.
Makinelere gözümüz gibi bakmıştık.
Karşılığında, her gün yoklandık…

Sonuç, onlar erdi muradına, biz çıkmadık kerevetine...

Sevgiyle kalın… İLHAN ÖDEN

6 Nisan 2026 Pazartesi

NAZİLLİ CAMBAZLARI. (Geçmiş Zaman Notları)

 


NAZİLLİ CAMBAZLARI.

Televizyon yayınlarının henüz başlamadığı 1960lı yıllarda yaz aylarındaki eğlencelerimizden biri de cambazlardı.

İlk cambaz gösterisini 6-7 yaşlarımdayken Nazilli belediye meydanında kurulan büyük cambazhanede izlemiştim. Sonradan izlediklerime göre kapladığı alan daha geniş, akrobat, dişiyle masa sandalye kaldıran adamlar, müzik grubu ve ses sanatçılarıyla takviyeli daha kapsamlı programları vardı.
Sanırım şehir şehir dolaşan büyük bir kumpanyaydı. Gruptan aklımda kalan en çok beğeni ve alkış alan gök mavisi balerin elbisesine benzer kıyafetiyle gösteri yapan Hediye Nadya isimli bir kız çocuğuydu.
Küçüktüm ve o gösteriyi sadece bir kere izlemiştim onun için pek detaylı anlatamayacağım ama size, ilk gösterilerini Nazilli Sümerbank lojmanlarındaki çocukluk günlerimde izlemeye başladığım son gösterilerini 1990 yıllarında yine her zamanki yerine kurulan ama bu kez çocuklarımla birlikte izlediğim “Nazilli Cambazlarını” anlatabilirim.
Nazilli cambazları aşağı Nazilli’de Sümer Camisi çevresindeki meydana kurulurdu. Cambazhane gösterilerine başlamazdan önce davul çalan bir tellal eşliğinde bacakları sopalarla uzatılmış dev gibi palyaço kıyafetli bir cambaz, arkasında meraklı çocuklardan oluşmuş bir alayla lojmanlar arasında dolaşır, gösterilerin yakında başlayacağının duyurusunu yaparlardı.
Cambazhane bir çadır ve alan ortasında gerili yaklaşık 6 metre yüksekliğinde, 10 metre kadar aralıkla dikilmiş, iki direk arasına gerilmiş, çelik halattan oluşuyordu. Bütün gösteriler bu direklerin üstünde ve altında yapılırdı.
Nazilli Cambazları, TRT’nin efsane dizisi "Bizimkiler" de "Kapıcı Cafer" rolünde oynayan, Ercan Yazgan’ın babası Dursun, oğlu Aziz, genç bir jonklör ve bayan yardımcılarından oluşan küçük bir gruptu. Baba Dursun, o sırada Nazilli Sümerbank yemekhanesinde çalışıyordu. Gösterilerdeki “Boncuk” ismiyle yer alır, oyun aralarındaki boşluklarda, para toplar, palyaço benzeri komiklikler yapar, arada bir poposundaki ampulü yakıp izleyicileri güldürürdü.
Oğlu Aziz ise Nazilli belediyesinde çalışıyordu. Gösterilerin en önemli oyuncusuydu. en çok alkışı alan, en tehlikeli gösterileri yapan, cambazhanenin bütün yükünü omuzlayan "yıldızı" desek yalan olmazdı. Elinde 5 metreye yakın uzunluktaki, denge sağlamakta kullandığı "terazi" denilen bir sırıkla ip üzerine çıkar, bazen gerçek bazen de numaradan düşecekmiş gibi hareketler yaparak seyircileri heyecanlandırarak gösterisini tamamlardı.
Cambaz gösterileri açık alanda yapıldığından giriş ücreti alınmazdı. Oynanan her bölüm sonrası izleyiciler arasında şapka dolaştırarak para toplanırdı. Program boyunca toplamda 4-5 kere para toplanır, isteyenler verir, istemeyen vermez ısrar edilmezdi.
Cambaz gösterileri programı bir ay kadar, her gün başka önemli bir ana gösteriyle devam ederdi. Her gün gösteri finalinde ertesi gün cambazhane programında neler yapılacağı hakkında bilgi verilirdi. Ana gösteri tahmin ettiğiniz gibi Cambaz Aziz’in gösterisiydi. İlk günlerde ip üzerinde köprü kurmak gibi nispeten kolay akrobatik hareketlerle başlayan gösteri günler ilerledikçe zorlaşarak devam ederdi.
İp üzerinde bisiklete binmek, ayaklarının altına gazoz şişesi bağlayarak ip üstünde yürümek, gözleri bağlı gaz tenekesi içine girip ip üzerinde sıçrayarak ilerlemek, bacaklarına bağlı su dolu 18 kiloluk yağ tenekeleriyle yürümek gibi Cambaz Aziz’e gerçekten zor anlar yaşatıp, aşırı terleten gösteriler son gün, boncuk rolündeki Cambaz Dursun’un gösteri sürecinde gömülü kaldığı, mezardan sağ salim çıktığı ve cambazın gerili ip üzerinde sırtında taşıdığı koyunu, tam ortada kestiği, herkesin heyecandan nefesini tuttuğu final sahneleriyle sonuçlanırdı.
Anlattığım bölüm sadece Sümer mahallesindeki gösterilerdendi muhtemelen aynı gösteriler Nazilli’nin başka mahallelerinde, belki de yakın köylerde aynı ekipten oluşan cambazhanede tekrarlanıyordu. Nitekim bu ekibin Şirinevler mahallesi civarında yaptığı birkaç gösteriyi de izlemiştim.
Nazilli Cambazları Dursun amca ve oğlu Aziz anılarımızda güzel izler bırakıp yıllar önce rahmetli oldular. İkisine de Allah rahmet eylesin.
Bu yazım da benden, eski Nazilli'ye dair, renkli bir hatıra olarak kalsın. Sevgiyle kalın...İLHAN ÖDEN.

4 Nisan 2026 Cumartesi

ÜRETİM YARIŞI



Sümerbank'ın ilk dokuma fabrikası Kayseri Bez fabrikası, ikinci açılan fabrika Ereğli Sümerbank fabrikasıdır. Bu iki fabrika sadece dokuma fabrikasıydı. Nazilli Basma fabrikası ise cumhuriyet döneminde açılan üçüncü Sümerbank fabrikasıdır. Hem dokuma hem de basma kabiliyetine sahip olduğu için "Kombina" olarak sınıflandırılmıştır.


Dışarıdan sadece hammadde ve yakıt alacak, diğer tüm ihtiyaçlarını kendi imkanlarıyla sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Elektriğini ve basma işlemlerinde kullanılacak buharı üretmek için, termik santrali, yeterli su kaynakları, makinaların yedek parça ve diğer aksamlarının yapımı ve tamiri için gelişmiş atölyeleri ve destek üniteleri vardı.

Atölyeler.
Dökümhane,Modelhane,Demirhane,Marangozhane,Tenekehane,Tarakhane,Kaynakhane ve Mekanik atölyeden oluşmaktaydı. Ayrıca atölye bünyesinde o günün şartlarında kullanılan en hassas ölçü aletleri ve mastarlara sahip bir de Takımhanesi mevcuttu. Bu atölyeler seferberlik ve savaş hallerinde ağır ve hafif silah üretebilecek şekilde en modern imalat makinalarıyla donatılmıştı...


Balya ile fabrikaya giren pamuklar, çırçır makinalarında çekirdeklerden ayrılır, hallaç makinalarından sonra sırasıyla tarak,fitil... gibi bir dizi makinalarda işlenerek iplik halina getirilirdi. Bu iplikler daha sonra dokumada atkı ve çözgü iplikleri olacak şekilde işlemlerden geçirilip, tezgahlarda dokunur, kumaş haline getirilir,Basma ünitesinde desen basılıp,türlü terbiye işlemlerinden geçerek, meşhur "Nazilli basması" olarak satışa sunulurdu.

Fabrikamızın çalışma sistemini kısaca böyleydi.

Kayıtlarda açılış yıllarında fabrikada 3500- 4000 kişinin çalıştığı yazılır. Bu kadar çok kişinin çalıştırılmasının iki önemli sebebi vardı.

Birinci sebep. Tarım ülkesiydik, tarımda bile henüz makina kullanılmazken, tamamen gelişmiş makinalardan oluşan böyle bir kombinada çalışabilecek yeterli teknik elemanımız yoktu. Hemen her müracaat eden işe alınıyor, ilkokul çağındaki çocuklar hatta cezaevlerindeki mahkumlar bile fabrikada çalıştırılıyordu. Makina kullanma becerisine ve deneyimine sahip olmadıkları gibi çoğu okuma yazma bile bilmiyordu. Bu durumda işçilerden kısa vadede verim almak mümkün değildi.

Fabrikanın üretim yapabilmesi için "Az işi, çok kişiyle yapmak" dışında başka seçenek yoktu. İlk on yıl çalışanları eğitmek, okuma yazma öğretmek ve yapabilecekleri kadar işi öğretmekle geçmişti...

İkinci sebep ise başka vilayetlerde açılacak olan Sümerbank fabrikalarında çalışacak teknik kadroları yetiştirmekti. O yıllarda ülkemizde henüz meslek okulları yaygınlaşmamıştı.

Rusya da eğitim gören Dokuma şefi Mithat Ertana, Dokuma ustalığından, Teknisyenliğe geçen Şerif Erçiçek, Makina bakım şefi Cihat Piyancı ve Eğitim Uzmanı Hikmet Arat'ın bu konuda önemli katkılarının olduğunu gerek fabrika içi eğitimde, gerekse Eskişehir ve Denizli Sümerbank fabrikasından yetiştirilmek üzere Nazilli'ye gönderilen usta adaylarının sertifikalarındaki imzalarından ve kurs sonu çekilen hatıra fotoğraflarından anlıyoruz.

Eğitim çalışmalarıyla ve yeni işe alınan çalışanların eğitim seviyeleri yükseldikçe, verimlilik artmış, zamanla çalışan sayısı, olması gereken 1800-2000 seviyelerine düşürülmüştü.

Rahmetli babamın anlattığına göre 1960-75 yılları arasında dokuma ünitesinde verimliliği arttırmak için ilginç bir uygulama yapılıyormuş.

Dokuma salonu makina parkı, 48 tezgahtan oluşan "komple" denilen gruplardan oluşur. Her komplede bir usta iki dokumacı ve bir masuracı çalışır. Bunlar o komplenin üretim randımanına göre ekstra prim alırlar. Ne kadar çok üretim olursa o kadar çok prim maaşlarına eklenirmiş.

O yıllarda kompleler arasında yarışma düzenlenir, bir komplenin üç vardiyasının toplam randımanına göre haftanın en verimli komplesi "Salon birincisi" seçilirmiş. Birinciliği kazanan kompleye bayrak dikilir, üç vardiyada çalışan tüm personele normal primden başka ayrıca birincilik başarı pirimi ödenirmiş.

Birinci olan bayrağı kaybetmemek, diğerleri bayrağı kazanmak için çabaladıkça, birinci olamayanlar bile normal üretimlerinin üzerine çıktıkları için yine önceki dönemlere göre daha fazla para kazanırmış. Bu rekabet hem çalışanlara, hem de fabrikaya kazandırırmış.

Üretimi arttırmaya yönelik bu güzel uygulama, ne zaman sona erdi bilmiyorum. İşe başladığım 1983 yılında devam eden böyle bir uygulama yoktu. Bizden önceki jenerasyondan, dokumada çalışan ağabeylerimiz bu akıllıca uygulamanın detaylarını daha iyi bilirler. 

Böylece, Sümerbank'ın pek bilinmeyen güzel bir özelliğini daha kısaca anlatmış oldum...
Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

NOT: 
Yukarıda isimlerin yazdığım, Nazilli Sümerbank tarihinde, meslekleri dışındaki çalışmalarıyla da önemli izler bırakan, isimleri Sümerbankla özdeşleşmiş, büyüklerimizin hepsini saygı, minnet ve rahmetle anıyorum. Mekanları Cennet olur inşallah.