5 Şubat 2026 Perşembe

SİZE BİR MASAL ANLATAYIM.


1933 yılında, çalışkan bir adam vardı. Dedesinden kalan dört inekle hayvancılığa başlamaya karar verdi.Bahçesindeki portakallar olgunlaştığında satıp ödemek üzere borçlanarak iki inek daha aldı.

Ağılını kendi emeğiyle kurdu, hayvanlarının bütün ihtiyaçlarını kendi elleriyle karşıladı.
Zamanla emeğinin karşılığını fazlasıyla aldı.İneklerinin sayısı kırk bire, koyunlarının sayısı kırk üçe, tavukları ise dört yüz altmış sekize ulaştı.

Çalışkan adam köyünde sütünü, etini, yumurtasını satar; mutlu, huzurlu ve bereketli bir yaşam sürerdi.
Ancak bu durum, uzak diyarlarda yaşayan ve dünyadaki bütün ineklere, koyunlara, tavuklara sahip olmak isteyen hırslı ve kötü niyetli adamların hoşuna gitmedi.

Bir süre sonra, çalışkan adam öldü, işlerini çocukları devraldı.

Bunu fırsat bilen, her şeye sahip olmak isteyen adamlar, çiftliğin düzenini bozmak için çareler aramaya başladılar. Bu iş için köylüleri kullanmaya karar verdiler.

Önce muhtarı çağırıp,
“Bunlardan alışveriş yapmayın, biz size daha ucuz et, süt ve yumurta veririz,” dediler. Güzelce ağırlayıp, vaatlerde bulundular. Kendileriyle iş birliği yaparsa yardımların artacağını söylediler.

Bu sözler, sadece bugünü düşünen, yarını göremeyen muhtarın aklını çeldi.

Hemen ihtiyar heyetini topladı.
Uzak diyarlardaki zengin adamların teklifini kabul ederlerse nasıl zengin olacaklarını anlattı.
İtiraz edenler oldu ama muhtara inananlar çoğunluğu sağladı.

İlk kararları, çalışkan adamın çocuklarının köyde et, süt ve yumurta satmasını yasaklamak oldu.

Çocuklar çaresiz kaldı.
Bir süre, daha önce kazandıkları parayla kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalıştılar.
Başka pazarlarda satış yaparak ayakta kalmaya uğraştılar.

Ama muhtar, pazarlardaki görevlileri de kandırdı.
Onlar da çalışkan adamın çocuklarının pazarda satış yapmasını yasakladılar.

Artık elleri kolları bağlıydı.
Yine de uzun süre boyun eğmediler, elindeki imkânlari zorlayıp, direnmeye çalıştılar.
Sonunda hayvanları açlıktan olmesin diye tavukları satmaya karar verdiler.

Bütün hayvanlara sahip olmak isteyen zengin adamlar muhtara haber gönderdiler.
Muhtar, tavukları başkalarının satın almasını engelledi.
Çocuklara üç beş kuruş verip bütün tavuklara el koyup, yandaşlarına paylaştırdılar.

Çocukların eline geçen para kısa sürede tükendi.Hayvanlar yine aç kaldı.
Bu kez kötü adamlar, koyunların karşılığında yem vermeyi önerdiler.

Çalışkan adamın çocukları çok düşündü.
Belki koyunları verirsek inekleri kurtarırız, 
işlerimiz düzelirse yeniden koyunlar alırız,” diye düşündüler.

Koyunları verip, yemleri aldılar.
Aldıkları yemler ancak bir kaç ay idare etti,
İneklerin doğuracağını, yavruları satıp yeniden ayağa kalkacaklarını hesaplamışlardı...

Ama aradan çok zaman geçmiş, inekler yaşlanmış, artık doğuramaz olmuştu.
Borçlar büyüdükçe büyüdü, iyice çıkmaza girdiler.

Sonunda muhtar ve adamları, biriken borçlara karşılık, çocukların elinde kalan inekleri de aldılar.En yaşlı, ineklerden birini iyilik yapıyormuş gibi görünmek için bir okula bağışladılar.

Semiz, genç ve güzel olanları ise kendileri paylaştılar.
Acıktıkça kesip,kesip yediler... 

Böylece, dünyadaki bütün ineklere, koyunlara, tavuklara sahip olmak isteyen kötü adamların istediği olmuştu.

Hormonlu etlerini, sütlerini, yumurtalarını köylülere ucuz fiyattan satmaya başladılar.

Köylüler, ucuz etin, sütün ve yumurta almanın sevinciyle, çalışkan adamın mirasının çocuklarının  elinden alınmasına göz yumdular...

Masal burada bitti, "biz bu masaldan bir şey anlamadık" diyenlere bir iki ip ucu vereyim.

Çalışkan adam, sarı saçlı mavi gözlü, çok savaş yaşamış, eski bir askerdi. 

İneklerin yerine fabrikaları, koyunların yerine, banka şubelerini, tavukların yerine de satış mağazalarını koyarrsanız belki anlarsınız...

Yok "ben hala bir şey anlamadım" diyorsanız. Benden bukadar... Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN.

PAZAR FİLESİ

 


1970’lerden önce naylon poşet yoktu. Çarşıya, pazara sepetle ya da fileyle gidilirdi. File, kalınca pamuk ipinden örülmüş, minik karelerden oluşan, ağ gibi delikli bir torbaydı. Üst tarafında yine aynı ipten yapılmış, çanta sapını andıran tutamaçları olurdu. Boşken büyükçe bir mendil gibi katlanır, cepte ya da çantada taşınırdı.

Belediye otobüslerine sepetle binmenin yasak olduğu günlerde file, sepetin yerini almıştı. Hafifliği ve taşınabilirliği sayesinde sepet taşıma zahmetinden kurtarırdı insanı. Ekmek, meyve, patates, soğan gibi iri sebzelerle paketli bakkaliye ürünlerini taşımaya uygundu.

Marketlerde poşet parası alınmaya başlanınca file yeniden gündeme geldi ama bir daha eski günlerdeki kadar yaygınlaşamadı. Çünkü file, sadece bir eşya değil; bir dönemin alışkanlığıydı.

Haftalık pazar masraflarının beş lirayla karşılandığı günlerdi. Fileler dolu, yollar uzun, eller acılıydı. Ama file ağırsa ev bereketliydi. O günlerde Sümerbank, ağır file saplarının elleri acıtmaması için küçük bir aparat yaptırmış.


 Çocukluk yıllarımıza yetişmedi; kullananı da, aparatı da görmedim. Ama düşüncesi bile, Sümerbank’ın insanı önceleyen anlayışını anlatmaya yetiyor.

Bugün fileler var ama eskisi gibi dolu değil.Umarım herkesin alım gücü iyileşir, yine filelerin ağır olduğu günlere kavuşuruz. Sapları elimizi acıtsa da, dolu filelerle, mutlu ve huzurlu, evlerimize döneriz.Çünkü ağır file, yalnızca yük değil; bolluğun, umudun ve birlikte yaşamanın işaretidir.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

31 Ocak 2026 Cumartesi

ANTON DUVARDAN ATLADI.


 

Yıl 1976… Üniversite sınavını kazanıp İstanbul’a gitmiştim. Rumelihisarı’nda bir evde kalıyordum. Boş vakitlerimde, hemen boğazın kıyısındaki Rumelihisarı Spor Kulübü’nün lokaline giderdim. Lokalde langırt, bilardo gibi masa oyunları vardı. Benim yaşlarımdaki gençler oynar, ben de onları seyrederdim.

Bir gün Anton isimli, Ermeni asıllı bir delikanlı bana bilardo oynamayı teklif etti. Bilirsiniz, bilardoda kaybeden oyuncu masa kirasını ve içilen çay, gazoz gibi içeceklerin parasını öder. Anton aklı sıra, “Anadolu’dan gelmiş, saf, oyun bilmez bir delikanlı” diye beni gözüne kestirmiş, “Yer, içer hesabı da ödetirim” diye düşünmüş olmalıydı.

Oyuna başladık. Ben onun aldığı sayılardan her defasında bir-iki sayı fazla yapıp yavaş yavaş arayı açmaya başladım. Yaklaşık yarım saat kadar oynadıktan sonra Anton tuvalete gitti. Ben de elimde bilardo iste­kasıyla masa kenarındaki sandalyeye oturup beklemeye başladım.

Beş dakika geçti, on dakika geçti… Anton hâlâ yoktu. Az sonra lokalin işletmecisi geldi ve bana:

— Delikanlı, sen neyi bekliyorsun? dedi.

Durumu anlattım. Gülerek:

— Boşuna bekleme, Anton arkadaki duvardan atladı gitti, dedi.

— Peki hesap ne olacak? diye sordum.

— Kuyumcunun yanında çalışıyor, parası yoktur, ondan kaçmıştır. Haftalığını alınca ondan alırım, dedi.

İkimiz de güldük.

Zavallı Anton… Nereden bilecekti Nazilli’de büyük bir fabrika olduğunu; lokallerinde, bahçesinde masa tenisi, langırt, bilardo masaları, mini golf sahaları, tenis kortları, basketbol ve voleybol sahaları bulunduğunu… Güreş, boks, bisiklet, paten ve hatta eskrim gibi pek çok sporun Sümerbanklı gençler ve çocuklar tarafından bilindiğini…

Nazilli Sümerbank işte böyle bir yerdi. Çalışanlarına ve ailelerine Avrupa standartlarında bir yaşam ortamı sunuyor, sosyal alanda bilgili, görgülü bireyler yetişmesine katkı sağlıyordu.

Biz Nazilli’de haftada üç kez fabrika sinemasında en yeni filmleri izlerken, İstanbul’da kaldığım süre içinde yalnızca bir kez sinemaya gidebildim. Rumelihisarı’nda sinema yoktu; en yakın sinemalar Taksim ve Beşiktaş’taydı. Bir kez gittim; film sona erdiğinde otobüs seferleri bitmiş, son otobüs gitmişti. Beşiktaş’tan Rumelihisarı’na kadar yürüyerek geldim. Taksi tutacak param yoktu (gece tarifesiyle). Böylece sinema defteri bir daha açılmamak üzere kapanmış oldu.

Anlattığım olaylar, benim yaşadığım küçük anılardan sadece biri. Kim bilir ablalarımız, ağabeylerimiz, kardeşlerimiz buna benzer neler yaşadılar… Belki bir gün onlar da yaşadıkları tatlı anılarını yazarlar, ben de sizlerle paylaşırım.

İşte böyle…

Nazilli Sümerbank’taki bu olanakların benzerleri diğer Sümerbank fabrikalarında da vardı. Boşuna demiyoruz:
“Sümerbanklı olmak ayrıcalıktır.” Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

28 Ocak 2026 Çarşamba

SARI 25 LİK.

 



Okula başladığımda harçlığım 25 kuruştu. İlkokulu bitirinceye kadar da hep 25 kuruş harçlık aldım. O zamanlar fiyatlar şimdiki gibi her gün değişmezdi.
25 kuruşla bir simit ve ayran ya da içinde ince dilim salatalık olan bir bardak turşu suyu alınırdı. Çubuk şekerle balık şekerin tanesi 5 kuruştu. Kısacası 25 kuruş iyi paraydı.

Okul önlerinde gün boyu seyyar satıcılar beklerdi. Teneffüs zili çaldığında, ya seyyar satıcıların arabalarının etrafında ya da okul kooperatifinin küçük penceresinin önünde toplaşırdık.

Okula, karşı komşumuz rahmetli Cimcim Ali (Ali Doyran) ile birlikte gidip gelirdik. Ali benden bir yaş büyük, bir sınıf öndeydi. O da her gün 25 kuruş harçlık alırdı. O yıllarda hem gümüş rengi parlak 25’likler hem de sarı 25’likler tedavüldeydi.

Nedendir bilmem, Cimcim Ali mutlaka parlak 25’lik isterdi. Sarı 25’lik verirlerse almaz,“Parlak 25’lik vermezseniz okula gitmem!” diye ağlar, annesi Mürüvvet teyzeye eziyet ederdi. Onun gözünde parlak 25’likler nedense daha değerliydi.

O zamanlar haftanın altı günü okul vardı; cumartesi günleri yarım gün ders yapılırdı. Haftanın en az bir günü, sarı 25’lik yüzünden okula geç kalır, öğretmenlerimizden azar işitirdik.

Sonradan öğrendik ki, bazı dönemlerde basılan sarı 25’liklerin alaşımında az da olsa altın varmış. Alaşım değeri, üzerindeki rakamsal değerin üstündeymiş. Bu özellikteki sarı 25’likler kısa sürede ortadan kayboldu.

Cimcim Ali ve ailesi Şirinevler’deki yeni evlerine taşındılar… Böylelikle sarı 25’lik krizi de sona ermiş oldu.

(Evin büyük oğlu, Hava Astsubay Erdal Doyran ağabeyin şehadetinden sonra art arda gelen vefatlar, olaylar ve kazalar sonucu Doyran ailesinin tamamı aramızdan ayrıldı. Mekânları cennet olsun.)
Sevgiyle Kalın. İLHAN ÖDEN




ÖNCE AKBABALAR GİTTİ.

 


Çocukluğumuzda fabrikadan sonraki alana kömürlük derdik, fabrikanın yaktığı kömürlerden oluşan küçük cüruf tepeleriyle, adeta Amerikan filmlerinde Kızılderililerin kervanlara saldırdığı Arizona'daki Büyük kanyon gibi kızıl tepelerden oluşan alışılmadık bir manzarası vardı. Fabrika alanı dışında olmasına rağmen, Sümerbank arazisiydi.
rizona eyaletinde bulunan Büyük Kanyon
Orası  fabrikanın yemek artıklarının da dökülürdüğü büyük bir çöplüktü. Akbabalar kah o cüruf tepelerinin üzerine tüneyip, kah gökyüzünde daireler çizip dönerek, atık yemeklerin gelmesini beklerdi. Sadece akbabalar mı? Fabrikanın atıklarından, gözden kaçmış, bakır tel parçalarını, sarı metal kırıntılarını toplayanlar da vardı. Kısacası Fabrikamız, Nazilli'yi doyurduğu yetmezmiş gibi çöpleriyle bile çevresinde kurt, kuş ve hatta kim varsa onları da doyuruyordu. 

Bir süre sonra yemek artıkları fabrikamızın inşaatında usta olarak çalışan, rahmetli Galip İnç Amca'nın domuz çiftliğine satılmaya başlandı. Hergün saat 16,30 gibi arkasında, iki tekerlekli küçük bir romörk bağlı olan eski bir jeep yemekhanenin arkasına gelip, yemek artıklarını alıp götürüyordu.Galip Amca'nın yetiştirdiği domuzları İzmir'de bir gayrimüslime sattığı söylenirdi.

Yemekler gelmez, atıklar, çöpler de  dökülmez olunca, önce aç kalan akbabalar, arkasından fabrika atıklarından hurda toplayıp, ekmek parasını çıkaran garibanlar, karınlarını doyurabilecekleri başka diyarlara göçüp gittiler.  Maalesef sonunda sıra Sümerbanklılara da geldi.... 
Hikayemiz bu kadar... Sevgiyle kalın.  İLHAN ÖDEN

27 Ocak 2026 Salı

ÖZLEDİĞİM PAZAR SABAHLARI.

 


ZAMAN TÜNELİNDEN...

Bir zamanlar fabrikanın önünde bugünkü gibi beton dubalar yoktu. Fabrikanın içi gibi önü de yemyeşildi; geniş çimenlikler, heybetli çam ağaçlarıyla çevriliydi.
Rahmetli babamın böyle üç-dört takım elbisesi vardı. O yıllarda cumartesiler hem çalışma günüydü hem de yarım gün okul olurdu. Fabrikadaki görevi ne olursa olsun, babalar tıraş olur, kravat takar, takım elbiselerini giyerdi. Anneler de en güzel kıyafetlerini kuşanırdı.
Pazar sabahları çocukların banyo ve bakım günüydü. Ardından gezmeler, ziyaretler yapılırdı. Sümerbank lojmanları, sanki siyah-beyaz Türk filmlerindeki eski İstanbul’a benzerdi… Pazar sabahlarını özlüyorum. İLHAN ÖDEN

24 Ocak 2026 Cumartesi

GAZOZ ve BUZ

1937 yılından, dönemin başbakan yardımcısı rahmetli Necmettin Erbakan’ın 1978 yılında temelini attığı yeni dokuma salonu ve yeni yemekhane binalarının inşaatları tamamlanıncaya kadar, fabrikanın işçi yemekhanesi; sinema ve balo salonunun bodrum katındaydı.

İşçi yemekhanesi, sosyal hizmetler bürosu, sinema salonu, tabldot bölümü, sinema makine dairesi, kulis ve lokallerin yer aldığı bu yapıya “Kantin Binası” denirdi. Kantin Binası; davetlerin, toplantıların, düğünlerin, baloların, sinema ve konser gibi kültürel etkinliklerin yapıldığı, fabrikanın gözdesi, adeta vitriniydi.

Bu binanın bodrumunda, sonradan “Müdür Köşkü” olarak bilinen eski Sümer Halkevi bölümünün tam altında, bugün hatırlayabilen pek az kişinin kaldığı küçük bir gazoz imalathanesi vardı.
Burada üretilen gazozların şişelerinde ve kapaklarında herhangi bir marka ya da işaret bulunmazdı. Gazozlar yalnızca fabrika bölümlerinde çalışanlar, fabrika bahçesi, sinema ve lokaller için üretilirdi.

Fabrikanın basmahane binasının, su santraline bakan köşesinde bir de buzhane bulunuyordu. Yere doğru uzanan, yaklaşık 1,5 metre uzunluğunda, 15x20 cm ebatlarında buz oluşturan kalıplar; bugün kullanılmaz hâlde olsalar da hâlâ yerlerindedir.

Burada üretilen buzlar, sıcak yaz aylarında fabrika sahasındaki içme sularının soğutulmasında; yemekhane, bahçe ve lokallerin ihtiyaçları için kullanılırdı. Ayrıca lojmanlarda oturanlara, küçük bir ücret karşılığında yarımşar kalıp buz verilirdi.Buzlar, yardımlaşma sandığının ön cephesindeki ve sonradan sandığın muhasebe bölümü olarak kullanılan odadan, mensupların çocukları ve ailelerine dağıtılırdı.

Okulların tatile girdiği, Nazilli’nin dayanılmaz yaz sıcaklarının bastırdığı günlerde; gazozlar ve buzlar, fabrika çalışanlarının çocuklarının kullandığı rulman tekerlekli küçük arabalarda buluşurdu.
Çocuklar hem fabrika bölümlerini dolaşarak sıcaktan bunalmış çalışanlara soğuk gazozları ulaştırır, hem de harçlıklarını kazanırlardı.

Bu uygulama, meşrubat şirketlerinin piyasaya hâkim olduğu 1970’li yıllara kadar devam etti. Bilinen “çok uluslu markalar”, reklam kampanyaları ve tekelleşme yoluyla sektörü ele geçirip her yere girince; bizim fabrika gazozhanesiyle birlikte şehirlerde üretilen yüzlerce yerel gazoz markası da birer birer yok olup gitti.

Çalışanlarının en küçük ihtiyaçlarını bile en ince ayrıntısına kadar düşünen bir fabrika düşünün…
Bir de bugün, iş başında meşrubat içtiği için çalışanına ceza kesilen işyerlerini…

Sümerbank kapatıldıktan 25 yıl sonra bile, onu neden hâlâ bu kadar çok sevdiğimizi sanırım şimdi daha iyi anlarsınız. Sevgiyle kalın.  İLHAN ÖDEN