6 Ekim 2026 Salı

BİR 9 EKİM DAHA...

 


BİR 9 EKİM DAHA...
İki yıl önce bugünlerde Facebook sayfamda “Laf Salatası” başlıklı bir yazı yazmıştım.
Özetle şunu söylemiştim:
Atatürk’ün Nazilli’yi ziyareti ve Basma Fabrikası’nı açış yıldönümü olan 9 Ekim’de, fabrikada Atatürk ve Sümerbank üzerine hamasi nutukların atıldığı, Gıdı Gıdı’ya binilip müzenin gezildiği, alışılmış tören programının tamamlandığı ve herkesin söylediklerini de yanına alıp gittiği bir tören yapılıyor.
Sonra koskoca bir yıl geçiyor.
Ve bir sonraki 9 Ekim’de aynı şeyler yeniden yapılıyor.
Bu yazım nedeniyle bazı yerlerden tepki de almıştım.
Bir 9 Ekim daha geldi.
Ve ne yazık ki geçen yıl söylediklerimin arkasındayım.
Çünkü yine bir şey değişmedi.
Desen arşivi hâlâ çekmecelerde bekliyor.
Tarihi binalar gün geçtikçe çürüyor.
Gıdı Gıdı bakımsızlıktan tekrar çalışamaz hâle geliyor.
Duvarlar yıkılıyor, sıvalar dökülüyor.
Tarihi değerlerimiz gözümüzün önünde yok olurken biz hâlâ her yıl 9 Ekim’de konuşuyoruz.
Konuşuyoruz...
Anlatıyoruz...
Atatürk’ü anıyoruz...
Sümerbank’ı anlatıyoruz...
Sonra tören bitiyor ve herkes evine dönüyor.
Bir sonraki 9 Ekim’e kadar yine sessizlik.
Artık şunu çok daha net anladım:
Nazilli Sümerbank, Sümerbanklılardan başka pek kimsenin umurunda değil.
Bunu anlamam biraz geç oldu.
Artık kendi adıma bir karar verdim:
Müspet, yani somut adımlar atılmadıkça; yalnızca vicdan rahatlatmak amacıyla yapılan hiçbir oluşumun içinde yer almayacağım.
Sümerbanklıların hatıralarından, duygularından veya özlemlerinden çıkar sağlamaya çalışan hiçbir kişi ya da kurumun yanında da olmayacağım.

Çünkü artık söz değil, iş görmek istiyorum.
Binaların gerçekten kurtarılmasını...
Fabrika arşivin gün yüzüne çıkarılmasını...
Gıdı Gıdının bakımlarının yapılmasını.
Tarihi değerlerin korunmasını...
Ve Nazilli Sümerbank'ın yılda bir gün konuşulan bir nostalji konusu olmaktan çıkarılmasını istiyorum.
9 Ekim, bir yıl boyunca yapılmayanların neden yapılmadığının, gelecek yıl için ne yapılacağının ortaya konduğu gün olmalı.
Yoksa her yıl aynı cümleleri kurmanın, aynı fotoğrafları paylaşmanın, aynı törenleri tekrarlamanın bir anlamı var mı?
Atatürk, 23 yıldır Sümerbank konusunda konuşmaktan başka bir şey yapmadığımızı bilseydi, yüzümüze bakar mıydı?
Ya da...
Biz onun yüzüne bakabilir miydik?
İlhan ÖDEN

17 Eylül 2026 Perşembe

FİLENİN SULTANLARI

FİLENİN SULTANLARI

Kadın milli voleybol takımımız ikinci kez Avrupa şampiyonu oldu. Araya bir de Akdeniz Oyunları şampiyonluğu soktu ki küçümsenecek bir başarı değildi.Akdeniz oyunlarındaki rakibi de ,Avrupa  şampiyonluğundaki rakibi de İtalya'ydı. Kadın voleybolu dünya klasmanında ilk sıradaki rakibini iki kere yenip şampiyon olup hepimizi bir kez daha gururlandırdılar.

Yukarıdaki fotoğrafı ben renklendirdim. Orijinali siyah beyaz.Bu kızlar da Nazilli Sümerbank'ın "File Sultanları" kolay değil 1940 yıllarında erkek sporculara karşı, hem de büyük erkekler file yüksekliğinde voleybol oynamak.(2 metre 43 santim) 

Asıl kolay olmayan ise henüz ülkemizde federasyonu kurulmamış bir sporu, federasyon kurulmadan 20 yıl önce ve neredeyse bugün kullanılan spor malzemelerinin aynılarını kullanarak oynamak...

Sümerbank'ı çağ dışı geri kalmış bir kurum gibi gösterip kapattılar. 

Oysa;Sümerbank, sanayide, eğitimde, sanatta, sağlıkta, sporda, sosyal hayatta, çalışan haklarını korumakta. Her dalda öncü bir kurumdu...

Sıradan fabrika kategorisine sokup, "Zarar ediyor" diye kapattınız. Ülkenin sırtında kamburdu, kamburdan kurtuldunuz da ne oldu? 

Zaten,misyonunda para kazanmak olmayan bir kurum zarar eder mi? Bilemediniz...   İlhan Öden
 

13 Ağustos 2026 Perşembe

FABRİKA'NIN BORUSU VE BAYRAK TÖRENLERİ.

Fabrikanın Borusu ve Bayrak Törenleri

Fabrikamızın ilk yıllarında,Cumartesi günleri öğle saatlerinde İtfaiye Meydanı’nda fabrika bandosu tarafından çalınan İstiklal Marşı, işçi ve memurların hep birlikte söylemesiyle yankılanır, yapılan bayrak töreniyle haftalık mesai sembolik olarak sona erermiş.

Pazartesi sabahları yeni çalışma haftası, yine bayrak töreniyle başlar, vardiyalı çalışanlar bu törenlere katılmaz, resmî bayramlarda ve tatil günlerinde de bayrak törenleri mutlaka yapılırmış.

O yıllarda herkesin kolunda bir saat bulunmadığı için, çalışma düzeninin belirlenmesinde fabrikanın borusu önemli bir görev üstlenir, borunun sesi, vardiyanın başlayacağını veya sona erdiğini tüm Nazilli'ye duyururmuş.

Şehrin dört bir yanından duyulan bu güçlü ses, sabah işe başlama vaktini, vardiya değişimini ve mesainin sona erdiğini haber verirmiş.

O zamanlar, Nazilli Basma Fabrikası, Genç Cumhuriyet'in Nazilli'deki en önemli temsilcisiymiş. Fabrikada uygulanan bu törenler ve çalışma düzeni, Cumhuriyetin getirdiği disiplin, üretim ve birlik anlayışını çalışanlara ve Nazilli halkına hissettiriyormuş. İstiklal Marşı'nın hep birlikte söylenmesi, bayrağın göndere çekilmesi ve fabrikanın borusunun şehrin üzerinde yankılanması; milli duyguların güçlenmesine ve çalışma hayatının disiplinine uyum sağlanmasına önemli katkılar sunuyormuş.

1950li yıllarda borunun sesi kesilmiş, sadece 10 Kasımlarda 9.05 de Atatürk'ü anarken çalınır olmuş. Artık İtfaiye Meydanı'nda işçiler, memurlar da toplanmaz olmuş. Fabrika bandosu kaldırılıp, enstrumanları dağıtılmış...

Bana göre, fabrika borusu sıradan bir ses değilmiş. Nazilli'de sanayinin, üretimin, emeğin ve çalışma hayatının sembolüymüş. Bir zamanlar Nazilli'nin dört bir yanından işitilen o ses, binlerce insanın işe başladığı, ürettiği ve emeğiyle hayat kurduğu günler, Nazilli Sümerbank'ın şehrimize kazandırdığı disiplin, birlik, beraberlik ve Cumhuriyet ruhunun unutulmaz gelenekleriymiş. 

Artık hepsi, annelerimizin, babalarımızın anlattıklarında kaldı. Bana da size aktarmak düştü...  Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN

4 Temmuz 2026 Cumartesi

SÜMERSPOR FUTBOL ANILARIM.

 


1975 ile 1982 yılları arasında Sümerspor'da futbol oynadım. O zaman Nazillispor profesyonel liglerden düşmüş kulüp kapatılmıştı. Nazilli'de amatör futbolun tavan yaptığı yıllardı. Nazilli merkezinde sadece iki kulüp faaliyetteydi. Sümerspor ve Pamukspor.

İki kulüp arasında müthiş rekabet vardı. O zamanlar şehir stadyumunda ortada beton tribün yanlarında portatif iki ahşap tribün vardı. Pamukspor-Sümerspor maçlarında stadyum tıklım tıklım dolardı. Toprak zemin üzerinde, kösele kramponların kullanıldığı, yağmurlu havalarda ayakkabıların 2 kilo, futbol topunun 5 kilo ağırlıklara ulaştığı, futbolun sert oynandığı kemik seslerinin tribünlerden duyulduğu günlerdi. İddialı maçlar oynanmasına rağmen ufak tefek tartışmalar dışında ne sahada ne de tribünlerde taraftarlar arasında kavga gürültü olmaz, kimse galip gelen takımın sevincinden rahatsız olmazdı. Zaten iki kulübün oyuncuları birbiriyle tanışan aynı ortamlarda yaşayan kişilerdi. O yıllarda takımlarda askerlik gibi gizli bir disiplin vardı. Kıdemli oyuncular, genç oyunculara ağabeylik yapardı. Maçlarda bile kafamıza göre oynayamazdık. Ben defansta oynuyordum ve orada oynamak pek hoşuma gitmiyordu. Okul takımlarında orta saha ve forvet oynadığımdan ne zaman kendimi kaptırıp ataklara katılmaya çalışsam çok geçmeden büyüklerden "Adamını bırakma" ya da "Yerini kaybetme" uyarıları gelir, hevesim kursağımda kalırdı. Verilen görevin dışında işlere kalkışmak pek kolay değildi.

Aynı disiplin rakip takımlara karşı da geçerliydi. Gol attığında, şimdiki gibi hoplayıp - zıplamak karşı takıma, seyirciye hareket çekmek, aşırı sevinmek bunlar ayıp şeylerdi. Genç oyuncuların rakip takımın kıdemli oyuncularına bacak arası yapması bile kendi takımının büyükleri ve hocalar tarafından hoş karşılanmazdı. Çok zorda kalmazsak kaleciye geri pas bile atamazdık, o zaman kaleciler geri paslarında topu elle tutabiliyorlardı o yüzden sıkışınca topu kaleciye atmak, korkaklık sayılırdı, seyirciler kaleciye geri pası yapanlara "yuh" çekerdi. Yerler zımpara gibi olduğundan golden sonra tribünlere koşup, kaymak falan zaten mümkün değildi.O dönemde ve bizden önceki dönemlerde futbol oynayan ağabeylerimiz anlattıklarımın çoğunu bizzat yaşamışlardır.

Amatördük diğer kulüpleri bilmem ama biz tam amatördük, harçlık verirlerse alırdık, pazarlık, para istemek yoktu. Duruma göre ihtiyacı olanlara hissettirilmeden yardım edilirdi. Bizim için Sümerspor en büyük kulüptü, 8-10 yaşlarından beri bir gün Sümerspor forması giymeyi hayal ettiğimiz için ilk on birde sahaya çıkmak, kaliteli forma, ayakkabı ve diğer malzemelere sahip olmak bile büyük lütuftu. Malzemelerimize gözümüz gibi bakardık, bir ayakkabıyla sezonu bitirirdik, 2. ayakkabı çok nadir alınırdı. Ayakkabı dedim de aklıma geldi. Kösele kramponlar Derby yapışkanla yapıştırılır, küçük çivilerle sağlamlaştırılırdı. Hiç unutmam bir gün antrenmanda benimle ikili mücadeleye girenlerin hepsi kan revan içinde kalmıştı. Hoca antrenmanı durdurdu ayakkabılar kontrol edildi. Benim kramponun burnuna yakın yerinden bir çivi çıkmış farkına varılıncaya kadar bütün takımı doğramışım. 
Her sene mutlaka şehir stadyumunda sezon açılışı yapardık, koç kesilir alnımıza kanı sürülür üstünden atlayıp sahaya çıkardık. Akşama kesilen koçun etinden kavurma yapılır, sporcular, yöneticiler hep beraber yerdik. Kısa da olsa Karacasu yaylası kamplarımız olurdu topla çalışmalara başlamadan önce yaylada kros yapardık, yine her yıl mutlaka Aydınspor'la hazırlık maçı yapardık. Amatör halimizle o yıllarda süper lig kapısından kıl payı dönen Aydınspor'a kafa tutardık.

Beton tiribün ,sıcak susuz soyunma odaları, kuruyken zımpara, ıslakken balçık tarlası sahalarda spor hayatımızın en güzel günlerini yaşadık. Şimdi gençler şanslı her kategoride takımlar var, sadece Nazilli'de birbirinden güzel 5-6 çim saha var. O günlerden hatırladıklarım bunlar. Kamplarda yaşadıklarımı, acı, tatlı diğer anılarımı, başka yazılara bırakayım.  Sevgiyle kalın.

Not: Hangi kulüpten olursa olsun aramızdan ayrılan sporcu arkadaşlarımızın, Nazilli futbol camiasında iz bırakan antrenör, hakem,maskot, amigo ve yönetici büyüklerimizin mekanları cennet olsun. O güzel günleri birlikte yaşamamıza vesile olan takım ve rakip takımlarda oynayıp halen dostluklarımız devam eden sporcu kardeşlerimize selamlar olsun. İLHAN ÖDEN

22 Haziran 2026 Pazartesi

GÜNDÖNDÜ

 


GÜNDÖNDÜ

Bizim çocukluğumuzda, Nazilli Sümerbank lojman bahçelerinin olmazsa olmazıydı Ayçiçekleri.
Herkes dikerdi; bazıları tepsi gibi kocaman olurdu.
Yazlık fabrika sinemasına gitmeden önce bir tanesini koparıp bıçakla üçgen dilimlere ayırır, arkadaşlarla bölüşürdük.
Çekirdeklerini, kelledeki yuvalarından tek tek çıkarır, çiğ çiğ yerdik. Kenardakiler dolgun olurdu, ortalara geldikçe tazecik, yumuşak.
Siyah olanlar dudaklarımızı, parmaklarımızı boyardı.
Ama en güzeli neydi bilir misiniz?
Sabahları doğuya dönerdi o dev çiçek kafaları, akşama kadar usul usul güneşi takip edip batıya dönerdi.
Belki de bu yüzden biz, onlara “Ayçiçeği” değil, Gündöndü derdik.
Çekirdekten öte, çocukluğumuzun aydınlığa bakan yüzüydü o… İlhan ÖDEN

20 Mayıs 2026 Çarşamba

NAZİLLİ SÜMERBANK MAHKEMESİ


FABRİKA İÇİ ADALET

YARGIÇLAR
Osman Kalfa (Dokuma ustası)
Mehmet Bayraktar (İplik)
Mehmet Yelkovan (Dokuma ustası)

(Osman Kalfa ile lojmanlarda yan yana oturduk. Mehmet Yelkovan ise yengemin babası olurdu.  Mehmet Bayraktar Lojmanlardan tanıyorum Öğretmen Ertürk Bayraktar'ın babası) Hepsi de yıllar önce rahmetli oldular.

SANIKLAR
Hüseyin Akçın - Cevdet Şigay - Sanık Balcıoğlu - Gani Yurduşen - H. Can - M. Uygunoğlu

SAVUNMA ŞAHİTLERİ
Celal Ülkü ve Muhlis Mete

SANIK ALEYHİNE ŞAHİT
Ali Usta

Mahkeme başkanı Osman Kalfa, yargılamanın “Yasalara göre değil, kalplerinde oluşacak hissiyata göre”, yani vicdanen yapılacağını belirterek oturumu açar.

Sanık Hüseyin Akçın’ın yüzüne sendika tüzüğünün ilgili maddeleri ve ihraç kararları okunur, ardından savunması istenir.

Hüseyin Akçın yazılı savunmasını okur ve sözlü olarak da kendisine yöneltilen suçlamaları kabul etmediğini ifade eder.

Daha sonra söz alan Ali Usta, bazı toplantılarda Ali Şigay’ın:
“Beni başkan seçin, ben onlar gibi Balkan ülkelerinden gelmedim.” dediğine şahit olduğunu anlatır.

Sanık lehine konuşan Muhlis Mete ise, Ali Şigay’ın sendikaya büyük emek verdiğini, onun kaybedilmesinin sendika için önemli bir eksiklik olacağını söyleyerek affedilmesi yönünde görüş bildirir.

Celal Ülkü ise yaklaşık 45 dakika süren oldukça duygusal bir savunma yapar:
“Ali Şigay da herkes gibi fani bir insan. Düşünmeden hata yapmış olabilir. Ancak hatasını telafi edip arkadaşlarının sevgisini ve saygısını yeniden kazanabilir.”

Mahkeme kurulunda Ali Şigay’ın samimi olduğuna dair bir kanaat oluşsa da; çeşitli mazeretler ileri sürerek katılmayan sanık ve tanıkların da dinlenmesi gerektiği düşünülür ve duruşma, 26 Eylül 1948 Pazar günü saat 10.00’da yapılacak ikinci oturuma ertelenir.

Evet…
Fabrika sendikasının yayın organı olan SENDİKA YOLU gazetesinin 22 Eylül 1948 tarihli haberi o günleri, böyle anlatıyor.

Mahkemenin nasıl sonuçlandığını bilmiyorum.
Açıkçası sonucu benim için çok da önemli değil. Asıl önemli olan; insanların problemlerini kendi içlerinde, adil ve demokratik bir şekilde çözmeye çalışmaları.

Bu olay, NAZİLLİ SÜMERBANK tarihinin, başka bir özelliğini yansıttığı için paylaştım.
Nazilli Sümerbank'ın pek bilinmeyen,  ilklerinden biri…

Sevgiyle  kalın. İLHAN ÖDEN

13 Mayıs 2026 Çarşamba

MİLLİ BAYRAMLAR (Geçmiş zaman notları)

MİLLİ BAYRAMLAR

Eski Nazilli’de milli bayramlar, bu günlerdeki gibi sadece takvimdeki resmî tatil günü değildi. O gün geldi mi, şehir bir başka uyanır, sabahın erken saatlerinden itibaren sokaklar, caddeler, meydanlar kalabalıklarla dolardı. Bayram, izlenen bir tören değil; hep birlikte yaşanan bir şenlik, paylaşılan coşkuydu.

Şehir stadyumu daha tören başlamadan tıklım tıklım dolar, tribünlerde yer bulamayanlar ayakta beklerdi. Stadyumda yer bulamayan kalabalık, belediye meydanına doğru uzanır, stadyumla belediye meydanını bağlayan caddenin iki tarafında, Nazillililerden oluşan bir insan duvarı yükselirdi. Alkışlar, marşlar ve dalgalanan bayraklar eşliğinde kortej ilerlerken, şehrin tamamı tek yürek olur, atardı.

Bu kalabalığın içinde gönüllü çocuklar, boyunlarında asılı Türk Hava Kurumu kumbaralarıyla dolaşır, kuruma yardım toplarlardı. Kumbaraya para atanların yakasına küçük kâğıt rozetler iğnelenirdi. O rozet, yalnızca bir teşekkür işareti değil; dayanışmanın, katkı sunmanın ve cumhuriyet kurumlarına saygının ve bağlılığın simgesiydi.

Bayram yerinde  başka çocuklar da olurdu. Onlar ellerinde zor taşıdıkları toprak testilerle kalabalığın arasında dolaşır, susayanlara soğuk su satarak kendi harçlıklarını çıkarırlardı.

İlkokullar, Cumhuriyet bayramı ve 23 Nisan için bir hafta,10 gün önceden provalara, ortaokul ve liseler 19 Mayıs için aylar öncesinden hazırlıklara başlarlardı. Liselerin ve özellikle öğretmen okulunun insan kuleleri, ateş çemberinden atlama gösterileri, şimdi yazarken bile gözlerimde canlanıyor. 

Belediye bandosu eşiliğinde şehri dolaşan fener alayı, coşkuyu  geceye taşır, bayram şenliği tüm şehri kucaklar, tanıdık, tanımadık herkes aynı coşkunun parçası olurdu.

Milli bayramlar; bayraklar da asılmasa, bayram olduğunun bile farkında olmayacağımız, sıradan günlere dönüştü. 
Umarim çok geç olmadan, yitirdiğimiz değerlerin farkına varırız.

Sevgiyle kalın. İLHAN ÖDEN